Ey ateistler, deistler ve müslümanlar

Değerli dostlar,

Bugün sizlerle dinî bir tartışma kazanmak için değil, hepimizin ortak bir meselesi üzerine konuşmak için buradayım.

İster inançlı olalım, ister ateist, ister deist; hepimizin ortak bir sorusu var:

İnsan nasıl daha iyi bir hayat yaşar?

Bilim bize çok şey kazandırdı.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı.
Hastalıkların tedavisinde ilerledik.
Ulaşımda, iletişimde, üretimde, bilgide büyük mesafeler aldık.

Bugün insan, dünyanın bir ucundaki biriyle saniyeler içinde konuşabiliyor.
Uzaya araç gönderebiliyor.
Yapay zekâ geliştiriyor.
Atomun içine bakabiliyor.
Genleri inceleyebiliyor.

Bunlar küçümsenecek şeyler değildir.
Aksine, insan aklının ve emeğinin büyük başarılarıdır.

Ama burada sormamız gereken çok önemli bir soru var:

Bütün bu ilerleme insanı gerçekten daha huzurlu yaptı mı?

Daha çok bilgiye sahibiz.
Ama daha çok güveniyor muyuz birbirimize?

Daha hızlı iletişim kuruyoruz.
Ama birbirimizi daha iyi anlıyor muyuz?

Daha büyük şehirlerde yaşıyoruz.
Ama daha az yalnız mıyız?

Daha gelişmiş sistemler kurduk.
Ama daha adil miyiz?

Daha fazla konforumuz var.
Ama daha mutlu muyuz?

İşte ben burada şunu söylemek istiyorum:

Bilim ve teknoloji çok değerlidir; ama insanın ahlak sorununu tek başına çözmez.

Bilim bize “nasıl” sorusunun cevabını verir.
Ama “Bu bilgiyi ne için kullanmalıyım?” sorusu başka bir sorudur.

Bilim atomu parçalayabilir.
Ama atom bombasını yapıp yapmamaya karar veren şey bilim değildir; insanın ahlakıdır.

Teknoloji interneti kurabilir.
Ama interneti bilgi yaymak için mi, yalan yaymak için mi kullanacağımıza karar veren şey yine insanın karakteridir.

Yapay zekâ geliştirilebilir.
Ama bu yapay zekâ insanlığa hizmet mi edecek, yoksa insanları manipüle etmek için mi kullanılacak?

Bu sorunun cevabı teknik değil, ahlakîdir.

Burada mesele bilim karşıtlığı değildir.
Bilime karşı olmak büyük bir hata olur.

Mesele şudur:

Bilim bize güç verir. Ama o gücü nasıl kullanacağımızı ahlak belirler.

Eğer insanın içinde merhamet yoksa, bilgi tehlikeli olabilir.
Eğer adalet yoksa, teknoloji zulme dönüşebilir.
Eğer vicdan yoksa, ilerleme insanı kurtarmaz; sadece daha güçlü bir zalim yapabilir.

Bugün dünyanın birçok yerinde bunu görmüyor muyuz?

En gelişmiş silahları yapanlar da eğitimli insanlar.
En büyük ekonomik sömürü sistemlerini kuranlar da bilgili insanlar.
İnsanların verilerini toplayıp onları yönlendiren sistemleri kuranlar da teknolojiyi iyi bilen insanlar.

Demek ki bilgi tek başına insanı iyi yapmıyor.

Bir de şu gerçeği açıkça görmemiz gerekiyor:

Bugün teknolojiyi en çok üreten, bilimi en çok kullanan, dünyanın en güçlü ülkeleri; ne yazık ki çoğu zaman insanlığa en çok huzur getiren ülkeler olmadı.

Tam tersine, kimi zaman en büyük savaşları çıkaran, en gelişmiş silahları üreten, başka ülkelerin kaynaklarını sömüren, mazlum coğrafyalarda acılar yaşanmasına sebep olan ülkeler yine bu güçlü ülkeler oldu.

Demek ki teknolojiye sahip olmak, insanı otomatik olarak merhametli yapmıyor.
Bilimde ilerlemek, bir toplumu otomatik olarak adil yapmıyor.
Ekonomik ve askerî güç, insanlığa hizmet için kullanılmadığında zulmün aracına dönüşebiliyor.

Hatta daha da acı olan şu:

Bu ülkeler bazen dünyanın başka yerlerinde savaşlara, darbeye, sömürüye, açlığa ve göçe sebep olurken; kendi ülkelerindeki insanları bile yalnızlığa, evsizliğe, ekonomik baskıya, ruhsal çöküntüye ve güvensizliğe terk edebiliyor.

Yani mesele sadece dışarıya yapılan zulüm değil.
Kendi toplumlarının içindeki insanı da gerçekten mutlu, huzurlu ve güvende kılamıyorlar.

Bu bize çok net bir şey gösteriyor:

Bir ülke teknolojiyle süper güç olabilir; ama ahlakla büyümediyse insanlığa umut olamaz.

Bugün en gelişmiş ordular, en gelişmiş yapay zekâ sistemleri, en gelişmiş istihbarat ağları, en büyük ekonomik yapılar var.

Ama bütün bu güçler adaletle, vicdanla, merhametle birleşmediğinde insanlık için güven değil, tehdit üretiyor.

O yüzden tekrar sormamız gerekiyor:

Gerçek gelişmişlik nedir?

Sadece daha hızlı uçaklar yapmak mı?
Daha güçlü füzeler üretmek mi?
Daha büyük şirketler kurmak mı?
Daha fazla veri toplamak mı?
Daha zengin olmak mı?

Yoksa zayıfı korumak mı?
Mazluma sahip çıkmak mı?
Savaş yerine barışı büyütmek mi?
Kendi halkını yalnız bırakmamak mı?
İnsanın onurunu, emeğini, canını ve geleceğini korumak mı?

Eğer bir ülke teknolojide ilerliyor ama merhamette geriliyorsa, orada gerçek bir ilerlemeden bahsetmek zordur.

Çünkü bilgi güçtür; ama ahlaksız güç, çoğu zaman zulme dönüşür.

Bir toplum düşünün.

O toplumda en hızlı internet var.
En güzel binalar var.
En gelişmiş hastaneler var.
En modern arabalar var.
En güçlü teknolojiler var.

Ama insanlar birbirine güvenmiyor.
Kimse kimseye emanet bırakmıyor.
Zengin fakiri eziyor.
Güçlü zayıfı kullanıyor.
Aileler dağılıyor.
Gençler anlam boşluğuna düşüyor.
İnsanlar birbirine çıkar için yaklaşıyor.
Kimse kimsenin acısını umursamıyor.

Böyle bir toplum gerçekten gelişmiş midir?

Bence değildir.

Çünkü gelişmişlik sadece teknolojiyle ölçülmez.

Gelişmişlik biraz da şudur:

Bir çocuk güven içinde büyüyebiliyor mu?
Bir kadın kendini güvende hissedebiliyor mu?
Bir fakir ezilmeden yaşayabiliyor mu?
Bir insan doğru söylediğinde zarar görmeden ayakta kalabiliyor mu?
Bir genç hayatın anlamını sadece para, haz ve başarıdan ibaret görmeden yaşayabiliyor mu?

Eğer bunlar yoksa, o toplumun teknolojisi ilerlemiş olabilir; ama insanlığı gerilemiş demektir.

Benim inandığım vahiy de tam burada insana bir ayna tutuyor.

Kur’an’da Kasas Suresi’nde çok önemli bir mesaj var. Orada insanın sadece bilgisiz olduğu için değil, bazen kendi hevasına, yani arzusuna, çıkarına, egosuna uyduğu için hakikatten uzaklaştığı anlatılır.

Bu sadece inançsız insan için geçerli değildir.
İnançlı insan için de geçerlidir.

Bir Müslüman da hevasına uyabilir.
Bir ateist de uyabilir.
Bir deist de uyabilir.
Bir bilim insanı da uyabilir.
Bir din adamı da uyabilir.

Yani mesele etiket meselesi değildir.
Mesele insanın içindeki yön meselesidir.

İnsan kendine şu soruyu sormalıdır:

Ben gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa işime gelen şeyi mi savunuyorum?

Eğer bir insan sadece kendi çıkarına uygun olanı doğru kabul ediyorsa, orada problem vardır.

Eğer bir insan gücü varsa haklı olduğunu zannediyorsa, orada problem vardır.

Eğer bir insan başkasının acısını görmezden geliyorsa, orada problem vardır.

Eğer bir insan “Ben özgürüm” diyerek başkasına zarar vermeyi normal görüyorsa, orada problem vardır.

Bugün modern insanın en büyük yanılgılarından biri bence şudur:

Daha fazla imkânın, daha fazla mutluluk getireceğini zannetmek.

Ama insanın imkânları arttıkça huzuru otomatik olarak artmıyor.

Çünkü huzur, sadece sahip olmakla gelmez.
Huzur, doğru yaşamakla gelir.

Bir insan çok şeye sahip olabilir ama içi boş olabilir.
Çok kişi tarafından tanınabilir ama yalnız olabilir.
Çok para kazanabilir ama güvende hissetmeyebilir.
Çok eğlenebilir ama anlam bulamayabilir.

O yüzden insan sadece “Ne elde ettim?” diye sormamalı.
Aynı zamanda şunu da sormalı:

Ben neye dönüştüm?

Daha merhametli biri mi oldum?
Daha adil biri mi oldum?
Daha güvenilir biri mi oldum?
Daha dürüst biri mi oldum?
Daha faydalı biri mi oldum?

Çünkü insanın asıl kalitesi, sahip olduklarında değil, karakterinde ortaya çıkar.

Bir toplumun da asıl seviyesi gökdelenlerinde değil, zayıfa nasıl davrandığında belli olur.

Kur’an’daki Firavun örneği bu yüzden çok anlamlıdır.

Firavun cahil, güçsüz, imkânsız biri değildi.
Aksine gücü vardı.
Sistemi vardı.
Askeri vardı.
Sarayı vardı.
Yönetimi vardı.

Ama bütün bunlara rağmen zalimdi.

Çünkü güç vardı ama merhamet yoktu.
Düzen vardı ama adalet yoktu.
Otorite vardı ama hakikat yoktu.

Bugün de Firavun’u sadece geçmişte kalmış bir kral gibi görmemek gerekir.

Firavun bir zihniyettir.

Nerede güç, ahlakın önüne geçerse;
nerede insan, kendini sorgulanamaz görürse;
nerede zayıf olan ezilirse;
nerede çıkar hakikatin önüne geçerse;
orada Firavunî bir anlayış vardır.

İşte ben bu yüzden diyorum ki:

Teknoloji bizi güçlü yapabilir.
Bilim bizi bilgili yapabilir.
Ekonomi bizi zengin yapabilir.
Ama bunların hiçbiri bizi otomatik olarak iyi insan yapmaz.

İyi insan olmak başka bir meseledir.

İyi insan olmak için vicdan gerekir.
Merhamet gerekir.
Adalet gerekir.
Sorumluluk gerekir.
Kendini sorgulamak gerekir.
Ve bana göre insanın kendinden daha büyük bir hakikate yönelmesi gerekir.

Ben inançlı biri olarak buna Allah’a yönelmek diyorum.

Siz buna başka bir kelime kullanabilirsiniz:

Ahlak diyebilirsiniz.
Vicdan diyebilirsiniz.
İnsanlık diyebilirsiniz.
Evrensel değer diyebilirsiniz.

Ama adı ne olursa olsun, şu gerçeği görmezden gelemeyiz:

İnsan sadece zeki olduğu için iyi olmaz. İnsan sadece bilgili olduğu için güvenilir olmaz. İnsan sadece teknolojik olduğu için huzurlu olmaz.

Bir insanın elinde telefon olabilir ama dilinde merhamet yoksa o telefonla insanları incitir.

Bir insanın elinde bilgi olabilir ama kalbinde adalet yoksa o bilgiyle insanları ezer.

Bir insanın elinde güç olabilir ama vicdanı yoksa o güç felakete dönüşür.

Bu yüzden asıl soru şudur:

Biz sadece daha gelişmiş makineler mi yapmak istiyoruz, yoksa daha iyi insanlar mı olmak istiyoruz?

Çünkü daha iyi insanlar olmazsa, yaptığımız makineler de sorunlarımızı büyütebilir.

Benim çağrım şu:

Gelin, bilimi küçümsemeyelim.
Ama bilimi putlaştırmayalım da.

Teknolojiyi kullanalım.
Ama teknolojiye ruhumuzu teslim etmeyelim.

Aklı kullanalım.
Ama aklı, egomuzun hizmetçisi yapmayalım.

Özgürlüğü savunalım.
Ama özgürlüğü sorumsuzluk sanmayalım.

Eleştirel düşünelim.
Ama sadece başkalarını değil, kendimizi de eleştirelim.

Çünkü insanın en büyük imtihanı bazen dışarıdaki düşmanlar değildir.

İnsanın en büyük imtihanı kendi içindeki hırs, kibir, bencillik ve çıkar duygusudur.

Kasas Suresi’nin bana söylediği şey tam da budur:

İnsan eğer hakikatin peşinden gitmezse, sonunda kendi hevasının peşinden gider.

Ve hevasının peşinden giden insan, çok modern görünebilir.
Çok eğitimli olabilir.
Çok teknolojik olabilir.
Çok başarılı olabilir.

Ama içten içe kaybolabilir.

Ben burada kimseyi suçlamak için konuşmuyorum.

Çünkü bu uyarı hepimiz için geçerli.

Müslüman için de geçerli.
Ateist için de geçerli.
Deist için de geçerli.

Hepimiz kendimize sormalıyız:

Ben gerçekten iyi bir insan mıyım?
Bana güvenilebilir mi?
Benim elimden, dilimden, gücümden insanlar emin mi?
Ben doğruyu işime geldiğinde mi savunuyorum, yoksa her durumda mı?

Eğer bu sorulara dürüstçe cevap verebilirsek, belki o zaman gerçek ilerleme başlar.

Çünkü gerçek ilerleme sadece dış dünyayı değiştirmek değildir.

Gerçek ilerleme, insanın kendi iç dünyasını da düzeltmesidir.

Ve ben inanıyorum ki, insanın içi düzelmeden dünyanın dışı düzelmez.

Teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir