Sâmirî’den Günümüze: Zalim Lider, Zalim Düzen ve Aldatılan Toplum
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Kur’an kıssaları yalnızca geçmişte yaşanmış olayları anlatmaz.
Kur’an insanı anlatır.
Nefsi anlatır.
Kibri anlatır.
Güç tutkusunu anlatır.
Toplumların nasıl kandırılabileceğini, insanların korkularının nasıl kullanılabileceğini ve yanlışın nasıl doğruymuş gibi gösterilebileceğini anlatır.
Tâhâ Suresi’nde geçen Sâmirî kıssası bunun çok güçlü örneklerinden biridir.
Hz. Musa kavminden bir süre ayrıldığında Sâmirî ortaya çıkar.
İnsanların kafa karışıklığından yararlanır.
Onların zaaflarını kullanır.
Bir buzağı meydana getirir ve ona özel bir anlam yükler.
İnsanların algısını değiştirir.
Sonunda bir toplum, daha kısa süre önce Allah’ın büyük ayetlerine şahit olmuş olmasına rağmen hakikatten uzaklaşmaya başlar.
Burada önemli olan sadece altın buzağı değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir insan, bir toplumun korkularını, inançlarını, geçmişini ve zaaflarını kullanarak onları hakikatten ne kadar uzaklaştırabilir?
Bu kıssayı bugün okuduğumuzda karşımıza sadece geçmişin Sâmirî’si çıkmıyor.
Çağımızda da zalim liderler vardır.
Zulmü politika hâline getiren yönetimler vardır.
Kendi halkının korkularını kullanarak başka toplumlara yapılan haksızlığı meşrulaştırmaya çalışan devlet düzenleri vardır.
İşte Sâmirî kıssası bize bu zihniyeti tanımamız için bir ölçü verir.
“Ey Sâmirî! Senin Derdin Neydi?”
Tâhâ Suresi 95. ayette Hz. Musa şöyle sorar:
“Ey Sâmirî! Senin derdin neydi?”
Arapça ifade şöyledir:
فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
Bu soru son derece güçlüdür.
Hz. Musa yalnızca:
“Ne yaptın?”
diye sormuyor.
Sanki daha derine iniyor:
“Seni bunu yapmaya iten neydi?”
“Amacın neydi?”
“Bu toplumu neden saptırdın?”
İşte bugün de zalim bir lidere sorulması gereken soru budur:
Senin derdin ne?
Neden sürekli korku üretiyorsun?
Neden bir halkı bütünüyle düşmanlaştırıyorsun?
Neden çocukların ölümünü bile siyasi hedeflerin arasında görünmez hâle getiriyorsun?
Neden barış ihtimalinden çok savaşı büyütüyorsun?
Neden toplumuna sürekli:
“Düşman kapıda.”
diyorsun?
Gerçekten mesele yalnızca güvenlik mi?
Yoksa iktidar mı?
Toprak mı?
İdeoloji mi?
İntikam mı?
Üstünlük duygusu mu?
Siyasi varlığını devam ettirme arzusu mu?
Kur’an bize yalnız eylemi değil, eylemin arkasındaki zihniyeti de sorgulamayı öğretiyor.
Sâmirî İnsanların Zayıf Anını Kullandı
Hz. Musa yoktu.
Toplum belirsizlik içerisindeydi.
İnsanlar ne yapacağını tam olarak bilmiyordu.
İşte Sâmirî tam o anda ortaya çıktı.
Bu bize insan psikolojisi hakkında çok önemli bir şey anlatıyor:
Korkan insan daha kolay yönlendirilir.
İnsan sürekli tehdit altında olduğuna inandırılırsa zamanla normal şartlarda kabul etmeyeceği şeyleri kabul etmeye başlayabilir.
Önce insanlara bir düşman gösterilir.
Sonra:
“Bu düşman sizi yok edecek.”
denilir.
Ardından:
“Ben olmazsam sizi koruyacak kimse yok.”
denilir.
Sonra yapılan her şey:
“Güvenliğimiz için.”
diye açıklanmaya başlanır.
Bir süre sonra insanlar şu soruyu sormayı bırakır:
“Bu doğru mu?”
Onun yerine:
“Başka çaremiz var mı?”
demeye başlar.
İşte tehlike burada başlar.
Zalim Liderin En Büyük Silahlarından Biri Korkudur
Bir toplum sürekli korku içinde tutulduğunda liderin gücü büyür.
Düşman korkusu…
Yok olma korkusu…
Toprak kaybetme korkusu…
Terör korkusu…
Gelecek korkusu…
Tarihî acıların yeniden yaşanacağı korkusu…
Bütün bunlar gerçek tehditlerin yanında siyasi araçlara da dönüştürülebilir.
Korku insanın düşünmesini zorlaştırır.
Öfke ise sorgulamayı azaltır.
İnsan korku ve öfkeye teslim olduğunda karşı taraftaki insanı artık insan olarak görmemeye başlayabilir.
İşte zulüm çoğu zaman burada normalleşir.
“Ben Onların Görmediklerini Gördüm”
Sâmirî Tâhâ Suresi 96. ayette şöyle der:
“Ben onların görmediklerini gördüm…”
Ne kadar ilginç bir ifade.
Sâmirî kendisini diğer insanlardan farklı bir yere koyuyor.
Sanki:
“Sizin bilmediğinizi ben biliyorum.”
diyor.
Bu psikoloji çağımızın bazı liderlerinde de görülebilir.
“Ben devlet sırlarını biliyorum.”
“Tehdidin boyutunu siz anlayamazsınız.”
“Ben olmazsam ülke çöker.”
“Ben bu halkın tek koruyucusuyum.”
Böylece lider kendisini sorgulanamaz bir konuma taşımaya başlar.
Eleştiren insan hain olur.
Soru soran düşman olur.
Barış isteyen zayıf olur.
Vicdan çağrısı yapan kişi karşı tarafın destekçisi olmakla suçlanır.
İşte hakikat böyle yavaş yavaş kaybolabilir.
Zalim Bir Devlet Nasıl Oluşur?
Burada “zalim devlet” derken o ülkede yaşayan her insanı kastetmiyoruz.
Bir toplumun içerisinde adil insanlar da olabilir.
Savaşa karşı çıkanlar olabilir.
Zulme itiraz edenler olabilir.
Kendi hükümetini eleştirenler olabilir.
Çünkü Kur’an’ın adaleti bize bir milleti veya halkı topluca suçlamayı öğretmez.
Burada sözünü ettiğimiz şey:
zulmü sistematik hâle getiren devlet politikasıdır.
Bir devlet;
masum insanların yaşam hakkını önemsemiyorsa,
sivil ölümlerini normalleştiriyorsa,
başka bir halkın evlerini ve hayat alanlarını sürekli olarak yok ediyorsa,
insanları topluca cezalandırıyorsa,
gücü adaletin önüne koyuyorsa,
kendisine yapılan her eleştiriyi düşmanlık olarak görüyorsa,
orada artık yalnızca tek tek hatalardan değil, zulüm üreten bir düzenden söz etmek gerekir.
Zulmün En Tehlikeli Hâli: Ona Güzel Bir İsim Vermek
İnsan çoğu zaman yaptığı kötülüğe:
“Ben kötülük yapıyorum.”
demez.
Ona güzel bir isim verir.
İntikama:
“Adalet.”
der.
Saldırganlığa:
“Savunma.”
der.
Toplu cezalandırmaya:
“Güvenlik.”
der.
Toprak arzusuna:
“Tarihî hak.”
der.
Sivillerin ölümüne:
“Kaçınılmaz zarar.”
der.
Ve kelimeler aracılığıyla vicdanını sakinleştirir.
İşte Tâhâ 96’daki şu söz burada çok önemlidir:
“Nefsim bana bunu böyle güzel gösterdi.”
İnsan yanlışını süsleyebilir.
Zalim de zulmünü süsleyebilir.
Devlet de kendi yanlışına güzel isimler verebilir.
Ama isim değiştirmek hakikati değiştirmez.
Bir Çocuğun Ölümü Hangi Kelimeyle Hafifletilebilir?
Bir çocuk öldüğünde ona:
“Operasyon sonucu.”
demek ölümü değiştirmez.
Bir anne çocuğunu kaybettiğinde:
“Güvenlik tedbiri.”
demek acısını azaltmaz.
Bir ev yıkıldığında:
“Askerî hedef.”
demek o evde yaşanmış hayatı ortadan kaldırmaz.
Bir halk yerinden edildiğinde:
“Stratejik gereklilik.”
demek yapılanı otomatik olarak adil hâle getirmez.
İşte Kur’an’ın bize kazandırdığı mizan burada devreye girer:
Kelimeye değil, sonuca bak.
Propagandaya değil, hakka bak.
Tarafa değil, adalete bak.
Mazlumu Suçlu, Zalimi Kahraman Göstermek
Propagandanın en etkili yöntemlerinden biri rollerin değiştirilmesidir.
Mazlum saldırgan gösterilir.
Zalim mağdur gösterilir.
Siviller görünmez hâle getirilir.
Karşı taraf tamamen şeytanlaştırılır.
Böylece toplumda şu psikoloji oluşur:
“Onların başına geleni hak ediyorlar.”
İşte insanlığın kaybolduğu nokta budur.
Çünkü bir toplumu topyekûn suçlu ilan ettiğiniz anda çocukla askerin, suçluyla masumun, savaşanla sivillerin arasındaki fark ortadan kalkmaya başlar.
Kur’an ise adaleti tam burada korumamızı ister.
Düşmanımıza karşı bile.
Tarihî Acılar Yeni Zulümlere Ruhsat Vermez
Bir toplum geçmişte çok ağır zulüm yaşamış olabilir.
Katliama uğramış olabilir.
Sürülmüş olabilir.
Soykırıma uğramış olabilir.
Bütün bunların hatırlanması ve mağdurların acısına saygı gösterilmesi gerekir.
Fakat geçmişte zulüm görmek, bugün başka bir topluma zulmetme hakkı vermez.
Tam tersine.
Büyük acılar yaşamış bir toplumun:
“Biz bu acıyı yaşadık; başkasına yaşatmayacağız.”
demesi beklenir.
Mazlumluk kalıcı bir kimlik değildir.
Dün mazlum olan bugün güç kazanıp zalim olabilir.
Dün güçlü olan yarın mazlum olabilir.
Bu yüzden Kur’an kimliğe değil adalete bakar.
Güç İnsanın Gerçek İmtihanıdır
İnsan güçsüzken:
“Adalet istiyorum.”
diyebilir.
Asıl imtihan güç eline geçtiğinde başlar.
Silah sende.
Para sende.
Teknoloji sende.
Ordu sende.
Medya sende.
Siyasi güç sende.
Peki şimdi ne yapacaksın?
İşte insanın gerçek ahlakı burada ortaya çıkar.
Gücün olduğu hâlde sınır koyabiliyor musun?
İntikam alabilecek durumdayken adaleti tercih edebiliyor musun?
Karşındaki insanı yok edebilecekken yaşam hakkına saygı duyabiliyor musun?
Gerçek güç budur.
Sâmirî’nin Başarısı Buzağı Yapmak Değildi
Sâmirî’nin yaptığı buzağı tek başına önemli değildi.
Asıl mesele insanların ona inandırılmasıydı.
Bir nesne yapıldı.
Sonra ona anlam yüklendi.
Sonra o anlam kutsallaştırıldı.
Sonra insanlar onun peşinden sürüklendi.
Bugün de insanlar bazen kavramların peşinden sürükleniyor.
Güvenlik.
Vatan.
Toprak.
Tarih.
Din.
Milli çıkar.
Bunların hepsi kendi yerinde değerli kavramlardır.
Ama bir zalimin eline geçtiğinde zulmü örtmek için kullanılabilir.
Bu nedenle bir kavramın güzel olması, o kavram adına yapılan her şeyi güzel yapmaz.
Devlet Putlaştırılırsa Ne Olur?
Sâmirî bir buzağı yaptı ve insanlar ona kutsallık yükledi.
Bugünün insanı altından buzağıya tapmayabilir.
Ama başka şeyleri mutlaklaştırabilir.
Devleti…
Milleti…
Toprağı…
Lideri…
Ordusunu…
Partisini…
İdeolojisini…
Bir insan:
“Devletim yaptıysa mutlaka doğrudur.”
demeye başladığı anda tehlikeli bir yere yaklaşır.
Çünkü devlet kutsal değildir.
Lider kutsal değildir.
Ordu kutsal değildir.
Millet kutsal değildir.
Mutlak olan yalnız Allah’tır.
Her yönetici sorgulanabilir.
Her devlet yanlış yapabilir.
Her ordu zulmedebilir.
Her toplum sapabilir.
Ölçü değişmez:
Hak ve adalet.
“Nefsim Bana Güzel Gösterdi”
Bu söz sadece Sâmirî’ye ait bir cümle değildir.
Hepimizin aynasıdır.
Nefis bize de yanlışımızı süsler.
Kibrimizi:
“Onur.”
diye gösterir.
İntikamımızı:
“Adalet.”
diye gösterir.
Cimriliğimizi:
“Tedbir.”
diye gösterir.
Korkaklığımızı:
“Akıllılık.”
diye gösterir.
Hasetimizi:
“Eleştiri.”
diye gösterir.
Zulmümüzü:
“Mecburiyet.”
diye gösterir.
Bu yüzden Sâmirî kıssasını yalnız zalim liderlere okumamalıyız.
Kendimize de okumalıyız.
Bugünün Sâmirî’si Bazen Bir Sistemdir
Geçmişte Sâmirî bir kişiydi.
Bugün ise Sâmirî zihniyeti çok daha büyük mekanizmalar içerisinde ortaya çıkabilir.
Bir lider…
Bir medya sistemi…
Propaganda kuruluşları…
Sosyal medya…
Algoritmalar…
Siyasi danışmanlar…
Ekonomik çıkar çevreleri…
Silah lobileri…
Bunların tamamı insanların korkularını sürekli besleyen bir sistemin parçası hâline gelebilir.
Bir yalan milyonlarca kez tekrarlandığında insanlara gerçekmiş gibi görünebilir.
Bir toplum her gün aynı düşman görüntüsünü izlediğinde bir süre sonra o düşmanın da insan olduğunu unutabilir.
Çağımızın altın buzağısı bazen metalden değil,
algıdan yapılmaktadır.
Bir Toplum Nasıl Zulme Razı Edilir?
Önce korkutulur.
Sonra öfkelendirilir.
Sonra karşı taraf değersizleştirilir.
Sonra lider kurtarıcı hâline getirilir.
Sonra savaş zorunlu gösterilir.
Sonra ölen siviller görünmez olur.
Sonra itiraz edenler susturulur.
Ve sonunda normal şartlarda vicdanın kabul etmeyeceği şeyler normalleşmeye başlar.
İşte Kur’an’ın sürekli:
“Akletmez misiniz?”
demesinin önemi burada ortaya çıkıyor.
Çünkü propaganda karşısındaki en önemli savunmalardan biri akletmektir.
Kur’an Neden Sâmirî’yi Anlatıyor?
Sadece geçmişte İsrailoğullarının yaptığı bir hatayı öğrenelim diye mi?
Hayır.
Kur’an bize:
“Aynı şeyi siz de yapabilirsiniz.”
diye uyarıyor.
Bu yüzden bugün şu soruları sormalıyız:
Kim toplumunu korkuyla yönetiyor?
Kim kendi menfaatini toplumun menfaati gibi gösteriyor?
Kim zulmü süslüyor?
Kim kendisini vazgeçilmez gösteriyor?
Kim:
“Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.”
diyor?
Kim liderini sorgulanamaz hâle getiriyor?
Kim devletini kutsallaştırıyor?
Kim karşı tarafı insan olmaktan çıkaran bir dil kullanıyor?
İşte bunların olduğu yerde Sâmirî zihniyetinin izlerini aramak gerekir.
“Ey Zalim Lider! Senin Derdin Ne?”
Hz. Musa’nın Sâmirî’ye yönelttiği soruyu çağımızın zalim yöneticilerine de sorabiliriz:
Senin derdin ne?
Toprak mı?
İktidar mı?
İntikam mı?
Korku mu?
Üstünlük arzusu mu?
Tarihe geçmek mi?
Siyasi hayatını korumak mı?
Bir ideolojiyi gerçekleştirmek mi?
Çünkü binlerce insanın hayatını etkileyen kararların arkasındaki niyetleri ve çıkarları sorgulamak insanların hakkıdır.
Yönetici hesap vermek zorundadır.
Güç hesap vermekten muafiyet değildir.
Tam tersine:
Güç arttıkça sorumluluk artar.
Fakat Sadece Zalim Lidere Bakmak Yetmez
Bir zalim tek başına büyük bir düzen kuramaz.
Onu alkışlayanlar vardır.
Yalanını yayanlar vardır.
Zulmünü meşrulaştıranlar vardır.
Menfaat sağlayanlar vardır.
Sessiz kalanlar vardır.
“Bana dokunmuyor.”
diyenler vardır.
İşte Sâmirî kıssasında da tek problem Sâmirî değildir.
İnsanlar buzağıya yönelmiştir.
Bu nedenle mesele sadece:
“Zalim lider neden zalim?”
sorusu değildir.
Bir başka soru daha vardır:
Bir toplum neden zalimin peşinden gider?
Sonuç: Sâmirî Bir Kişiden Çok Bir Zihniyettir
Kur’an’da Sâmirî tarihsel bir kişidir.
Ama onun davranış biçiminde bütün çağlara yönelik bir uyarı vardır.
Korkuları kullanmak…
Kendini özel göstermek…
İnsanları yönlendirmek…
Yanlışa kutsallık kazandırmak…
Nefsin süslediği şeyi hakikat diye sunmak…
Toplumun zaaflarından yararlanmak…
Bunlar yalnızca geçmişte kalmış davranışlar değildir.
Bugün de zalim bir lider aynı yöntemleri kullanabilir.
Zulüm üreten bir devlet düzeni de aynı psikolojiyi kullanabilir.
Bir toplum da korkuya ve propagandaya teslim olarak bu düzene ortak olabilir.
Bu yüzden Hz. Musa’nın sorusu bugün hâlâ canlıdır:
“Senin derdin neydi?”
Ve Sâmirî’nin cevabı da insanlığın önünde hâlâ büyük bir uyarı olarak duruyor:
“Nefsim bana bunu böyle güzel gösterdi.”
İşte mesele budur.
İnsan bazen zulmeder.
Sonra zulmüne güzel bir isim verir.
Bazen işgal eder, güvenlik der.
Bazen intikam alır, adalet der.
Bazen çocukların ölümünü görmezden gelir, zorunluluk der.
Bazen liderini kutsallaştırır, vatanseverlik der.
Bazen kendi tarafının zulmünü savunur, sadakat der.
Kur’an ise bütün bu süslemelerin üzerinden perdeyi kaldırır.
Ve bize yeniden sorar:
Hak nerede?
Adalet nerede?
Masumun hakkı nerede?
Allah’ın mizânı nerede?
Çünkü isimler değişir.
Liderler değişir.
Devletler değişir.
Bayraklar değişir.
Ama hak ile batıl arasındaki mücadele değişmez.
Kibir aynı kibirdir.
Nefis aynı nefistir.
Zulüm aynı zulümdür.
Ve insanın görevi, kendi tarafı yapıyor olsa bile zulme:
“Bu zulümdür.”
diyebilmektir.
İşte Kur’an’ın bizden istediği adalet budur.
En doğrusunu Allah bilir.

