Dini az bir pahaya satmak
Bugün konuşacağımız üç kavram var: Ümmiyyûn – Ütopya – Uydurma Din. Ve bunların karşısında duran gerçek sorumluluk, sahih bilgi ve temiz kalp…
1. Ümmiyyûn: Okuma yazması olmayandan çok daha derin bir kavram
Ayet bize “Onlar kitabı bilmezler” derken, sadece alfabe bilmemeyi kastetmiyor. Çünkü asıl cehalet, kalemle değil, vicdanla ölçülür.
“Ümmî” üç anlam taşır:
- Cahil, gafil, hakikati işitmeyen kişi.
- Anadan doğduğu gibi tertemiz olan, zihni putlardan ve kültürel önyargılardan arınmış olan.
- Kendisine kitap verilmemiş topluluk.
Bakın bu nasıl bir ince ayar:
Kur’an’da peygambere “ümmi” denir; çünkü o zihnini şirk kültürüyle kirletmemiş, vahyi alabilecek berraklıkta biridir.
Ama bu ayetlerde bahsedilen “ümmi topluluk” tertemiz değil; hakikate kulak vermeyen, rehbersiz bırakıldığı halde rehber aramayan, kulaktan dolma dinle yetinen topluluk.
Ve bu noktada ayetin vurduğu asıl damar şudur:
“Kitabı bilmezler; sadece kuruntularla yaşarlar.”
Ne büyük bir ifade.
İnsan hakikati bilmediği zaman onu gerçekle doldurmaz; mutlaka zanla, zannetmeyle, hurafeyle, toplumsal efsanelerle, kendi kendine uydurduğu bir dinle doldurur.
Bugün de aynısı değil mi?
Sosyal medya şeyhleri, kulaktan dolma hadisler, “abi ben duydum ki” ile başlayan din tasavvurları…
Hepsi “emaniyy” yani ütopik inançlar kategorisine giriyor.
2. Emaniyy: Ütopyaların dini
Ümmetin en zayıf tarafı budur:
Gerçek sorumluluğu bırakır, ütopyaya tutunur.
Ayetin kelimesi “emaniyy”dir.
Bu kelimenin kökü “ütopya” ile aynı yere çıkar: olmayan bir ülke, gerçekleşmeyecek bir hayal.
Ve şeytanın tuzaklarından biri Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Onları emaniyy ile oyalayacağım.”
Yani:
“Onlara sahte umutlar vereceğim.”
Bugün bu ayetin karşılığı nedir biliyor musun?
– “Abi biz Müslümanız, bizi Allah affeder.”
– “Cehennem bize işlemez.”
– “Allah sevdiğini sınarmış, o yüzden ben yanlışıma devam ederim.”
– “Allah kerim, nasıl olsa bir yolunu buluruz.”
İnsan sorumluluğu elinin tersiyle itince geriye ütopya dini kalır.
3. Kendi yazdıklarını “din” diye satmak: En tehlikeli tahrif
- ayet bu noktada çok sert konuşur.
Öyle sert ki, Kur’an’da üç kez üst üste “veyl” (yazıklar olsun) geçer.
Bu insanlar ne yapıyor?
Allah’ın kitabı yerine kendi yazdıklarını dine dönüştürüyorlar.
Ve dikkat et:
Kur’an onların Tevrat’ı satmadığını söylüyor…
Kendi yazdıklarını Allah’ın sözü gibi satıyorlar.
Düşün…
– Önce bir açıklama yazıyorlar,
– sonra o açıklama kutsallaşıyor,
– ardından o açıklamanın açıklaması geliyor,
– en sonunda insanlar Allah’ın kelamına değil, insanların kaleme aldığı üç-dört katman yoruma bakıyor.
Bugünün karşılığı nedir?
– Allah demediği halde, “Bu dinde böyledir” demek.
– Kitapla ilgisi olmayan gelenekleri din diye sahiplenmek.
– Mezhep kitaplarını Kur’an’ın önüne geçirmek.
– Kişisel fetvaları vahiy gibi sunmak.
İşte semantik tahrif budur:
Metni değiştirmeden anlamı çarpıtmak.
Kur’an metni bugün korunmuştur fakat anlam tahrifinden korunmayı Müslümanların kendisine bırakmıştır.
Ve biz bugün işte tam bu alanda imtihandayız.
4. Sayılı gün ütopyası: “Nasılsa affediliriz” inancı
- ayette Yahudilerin bir inancından bahsedilir:
“Bize sadece birkaç gün cehennem dokunur.”
Bu nedir biliyor musun?
Tarih boyunca insanların en tehlikeli hastalığı: kendini özel sanmak.
Sanki Allah’ın adalet terazisi ırka göre, kimliğe göre, pasaporta göre değişecekmiş gibi.
Bugün Müslümanlarda da benzeri bir yanılsama var:
– “Biz Allah’ın seçilmiş ümmetiyiz.”
– “Günah işleriz ama Peygamber şefaat eder.”
– “Biz Müslümanız ya, yeter.”
Ayet soruyor:
“Allah’tan özel bir söz mü aldınız?
Eğer böyle bir söz yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
İşte Kur’an, insanı kendi kendine kurduğu efsanelerden uyandırmaya çalışıyor.
5. Günahın duvarı: Hataların insanı kuşatması
- ayetin içindeki metafor ise bir kalbin anatomisini anlatıyor.
“Ve ehatat bihi hatîatuhu”
Yani:
Günah insanı çepeçevre sararsa…
Hata, kişinin etrafına bir duvar örerse…
Her günah bir tuğladır.
O duvar yükselir, yükselir, yükselir…
Bir gün gelir insan sesleri duyamaz.
Vicdanın sesini duyamaz.
Aklın sesini duyamaz.
Vahyin sesini duyamaz.
Bu noktada Peygamber’in şu hadisi devreye girer:
“Günah işleyen kimsenin kalbinde siyah bir nokta belirir.
Tövbe ederse silinir, etmezse nokta büyür, kalbi kaplar.”
Bu kalp artık aynalık vasfını kaybeder.
Ne hakikati yansıtabilir, ne hakikati görebilir.
İşte Kur’an’ın “kalp katılığı”, “pas bağlama”, “kararma” dediği şey budur.
6. Bu ayetlerin bugünkü karşılığı: Ütopya ile yaşayan Müslüman profili
Bugün ümmetin önemli bir kısmı hâlâ şu üç yanlış tasavvurla yaşıyor:
-
Zanla din anlayışı
Duyduğunu din sanmak.
Gördüğünü hakikat zannetmek. -
Acısız sorumluluk dini
Her şeyi Allah’a havale edip hiçbir sorumluluk almamak. -
Uydurma fetvalara dayanmak
Kur’an’dan uzak, kültürel din.
Bu ayetler bize şunu haykırıyor:
Eğer kitabı bırakır, insanların yazdıklarına tutunursanız;
eğer vahyi bırakır, zanla yaşarsanız;
eğer sorumluluk yerine ütopyayı seçerseniz;
ateş dokunmaz değil, ateş kuşatır.
7. Bu ayetlerin insana söylediği şey net:
“Beni anlamazsan, başkası seni yönetir.
Benim kitabı bırakır, insanların kitaplarına sarılırsan;
hakikati değil, yorumu yaşarsın.
Sorumluluğu bırakır, hurafeye tutunursan da
üzgünüm ama ateş sana gelmez… sen ateşe yürümüş olursun.”
bu ayetlerin asıl hikmeti budur.
Cümle cümle, kelime kelime bir insanın zihnini çevirip kalbine yönelten bir uyarıdır.
En büyük düşman cehalet değil;
cehaletini bilmeden kendini bilgi sahibi sanan zihindir.
En büyük tehlike hata değil;
hataların etrafında duvar örüp içeri ışık sızdırmayan bir kalptir.
Ve en büyük yıkım günah değil;
günahlarını “Allah affeder” diye süsleyen sahte dindir.
Allah bizi kitabı terk edenlerden değil,
kendi yazdığı ütopyalarla kendini kandıranlardan değil,
duvarsız, berrak, pırıl pırıl bir kalple yaşayanlardan eylesin.
