Allah’a Karşı Savaşmak Ne Demektir?

Maide Suresi 33. Ayet

Allah’a Karşı Savaşmak Ne Demektir?

Bismillahirrahmanirrahim.

Sevgili dostlar…

Bugün üzerinde duracağımız ayet, insanın tüylerini diken diken eden son derece ağır bir ifadeyle başlıyor:

“İnnemâ cezâüllezîne yuhâribûnallâhe ve resûlehû…”

Yani:

“Allah’a ve Resulüne karşı savaş açanların karşılığı…”

Şimdi duralım ve düşünelim:

Bir insan Allah’a nasıl savaş açabilir?

Allah sonsuz güç sahibidir. İnsanın Allah’a zarar vermesi mümkün değildir. O hâlde Allah’a savaş açmak, Allah’ın koyduğu hakikatlere, sınırlara, ölçülere ve insanı koruyan ilkelere savaş açmaktır.

Çünkü Allah’ın emirlerinin Allah’a bir faydası yoktur.

Allah’ın bizim namazımıza, infakımıza, dürüstlüğümüze veya adaletimize ihtiyacı yoktur.

Bütün bu kurallar bizim içindir.

İnsanın huzuru için…

Ailenin korunması için…

Toplumun ayakta kalması için…

Mazlumun ezilmemesi için…

Güçlünün zalimleşmemesi için…

Malın, canın, aklın ve neslin korunması için…

Dolayısıyla Allah’ın koyduğu ölçülere savaş açan insan, gerçekte Allah’a zarar vermez; insana, topluma ve kendi geleceğine zarar verir.

Allah’a savaş açmak, insanın mutluluğuna savaş açmaktır.

Çünkü Allah insanın yaratılışını bilir.

Bir cihazı üreten mühendis, o cihazın nasıl çalışacağını en iyi bilen kişidir. Kullanım kılavuzunda “Bu cihazı şu voltajda çalıştırın” diyorsa, siz:

“Ben özgürüm, istediğim voltajı veririm.”

diyebilirsiniz.

Özgürsünüz…

Fakat bunun bir sonucu olur.

Cihaz yanar.

Sonra da üreticiye:

“Niçin cihazımı korumadın?”

diyemezsiniz.

İşte Kur’an, insanın kullanım kılavuzudur.

Allah’ın koyduğu sınırlar, insanı hapsetmek için değil, insanın bozulmasını engellemek içindir.

Allah’a ve Resulüne savaş açmak

Allah’a ve Resulüne savaş açmak yalnızca:

“Ben Allah’ı kabul etmiyorum.”

demek değildir.

Allah’ın doğru dediğine yanlış demek de bu savaşın bir parçasıdır.

Allah’ın yanlış dediğini normalleştirmek…

Zalimi savunmak…

Mazlumu suçlamak…

Suçu özgürlük gibi göstermek…

Ahlaksızlığı çağdaşlık diye sunmak…

Kul hakkını ticaret diye meşrulaştırmak…

Faizi ekonomik zorunluluk diye savunmak…

İffetsizliği bireysel tercih diye kutsamak…

Aileyi değersizleştirmek…

İnsanın nefsini ve hevasını ölçü hâline getirmek…

Bütün bunlar Allah’ın koyduğu mizana karşı çıkmaktır.

Çünkü Allah’ın ölçüsü kaldırıldığında boşluk oluşmaz.

Allah’ın ölçüsünün yerini insanın hevası alır.

İnsan der ki:

“Bana göre doğru…”

“Ben böyle hissediyorum…”

“Benim hayatım…”

“Benim bedenim…”

“Benim param…”

“Benim özgürlüğüm…”

Peki, başkasının hakkı ne olacak?

Toplumun geleceği ne olacak?

Çocuğun hakkı ne olacak?

Ailenin hakkı ne olacak?

Mazlumun hakkı ne olacak?

İşte mizan bozulduğu zaman herkes kendi arzusunu hakikat ilan eder.

Böylece hakikat parçalanır.

Ardından ayet şöyle devam ediyor:

“Ve yes’avne fil ardı fesâden…”

“Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanlar…”

Dikkat edin, Allah’a ve Resulüne savaş açmanın hemen arkasından fesat geliyor.

Çünkü Allah’ın ölçülerine savaş açılan yerde fesat kaçınılmazdır.

Fesat, yalnızca sokakları yakmak veya insan öldürmek değildir.

Fesat, sağlam olan bir yapının bozulmasıdır.

Ailenin bozulması fesattır.

Adaletin bozulması fesattır.

Ticaret ahlakının bozulması fesattır.

Eğitimin bozulması fesattır.

Kadın ile erkeğin birbirine düşman hâle getirilmesi fesattır.

Çocukların anne babadan, anne babaların çocuklardan koparılması fesattır.

İnsanın nefsine esir edilmesi fesattır.

Gerçeğin sahte, sahtenin gerçek gösterilmesi fesattır.

Bugün toplumda yaşadığımız birçok sorun bir günde ortaya çıkmadı.

Önce küçük yanlışlar normalleştirildi.

Sonra yanlışlar savunuldu.

Ardından doğruyu söyleyenler suçlandı.

En sonunda fesat toplumun tamamına yayıldı.

Bir binadaki küçük bir çatlak zamanında onarılmazsa giderek büyür.

İlk gün bir avuç harçla düzeltilecek sorun, yıllar sonra bütün binanın yıkılmasına sebep olur.

Toplumlar da böyledir.

Yalan küçük görülür.

Kul hakkı küçümsenir.

Faiz normal görülür.

Zina sıradanlaştırılır.

İsraf başarı göstergesine dönüşür.

Anne babaya itaatsizlik özgürlük sayılır.

Çocuğa sınır koymamak modernlik kabul edilir.

Sonra insanlar sorar:

“Neden aileler dağılıyor?”

“Neden çocuklar mutsuz?”

“Neden insanlar birbirine güvenmiyor?”

“Neden gençler gelecekten ümitsiz?”

“Neden suç artıyor?”

Çünkü sebep ekilmiş, sonuç ortaya çıkmıştır.

Bizim derslerde sürekli söylediğimiz gibi:

Her şeyin bir bedeli vardır.

Doğrunun da bedeli vardır, yanlışın da…

Doğrunun bedeli başta ödenir, huzuru sonra gelir.

Yanlışın hazzı başta gelir, bedeli sonra ödenir.

İnsan faizden kısa süreli rahatlık bulabilir; fakat uzun vadede borcun, bağımlılığın ve bereketsizliğin bedelini öder.

İnsan yalanla kısa süreli bir çıkar elde edebilir; fakat güvenini kaybeder.

İnsan nefsinin istediğini sınırsızca yapabilir; fakat zamanla nefsinin kölesi olur.

Toplum da Allah’ın ölçülerini reddederek bir süre özgürleştiğini zannedebilir. Fakat bir müddet sonra suç, korku, güvensizlik ve yalnızlık içinde yaşamaya başlar.

Kimin yanında duruyoruz?

Sevgili dostlar…

Bu ayet bize çok açık bir taraf seçimi yaptırıyor.

Bir olay karşısında tarafsız kaldığımızı zannedebiliriz. Fakat bazen sessizlik bile bir taraftır.

Mazlum dövülürken susarsanız, zalimin işini kolaylaştırırsınız.

Kul hakkı yenirken:

“Beni ilgilendirmez.”

derseniz, hakkı yiyene alan açarsınız.

Suç normalleştirilirken:

“Herkesin kendi tercihi.”

derseniz, suçun yayılmasına katkı sağlarsınız.

O hâlde kendimize soracağız:

Ben kimin yanında duruyorum?

Hakkın mı, çıkarımın mı?

Mazlumun mu, güçlünün mü?

Adaletin mi, işime gelenin mi?

Gerçeğin mi, nefsimin mi?

Bazen insan namaz kılar, oruç tutar, Kur’an okur; fakat ticaretinde insanları aldatır.

Bazen dinî ifadeler kullanır; fakat mirasta kardeşinin hakkını yer.

Bazen Allah’tan söz eder; fakat işçisinin maaşını geciktirir.

Bazen ahlaktan bahseder; fakat kendi çocuğu suç işlediğinde onu korur.

İşte burada söz ile amel arasındaki fark ortaya çıkar.

Sıddık olmak, yalnızca doğruyu konuşmak değildir.

Doğrunun bedelini ödemektir.

Salih amel, yalnızca iyi niyet değildir.

Bozulmuş olanı düzeltmektir.

Allah’ın yanında olmak, sadece:

“Ben Müslümanım.”

demek değildir.

Hakkın yanında durmak, zulme engel olmak ve kendi nefsine karşı bile adil davranmaktır.

Ayetteki cezalar nasıl anlaşılmalı?

Ayetin devamında öldürülme, asılma, ellerin ve ayakların kesilmesi ve sürgün edilme gibi çok ağır sonuçlardan söz ediliyor.

Burada ayeti tek başına, bağlamından kopararak ve doğrudan bireysel bir cezalandırma emri gibi okumak ciddi sorunlar doğurabilir.

Çünkü Kur’an ayetleri cımbızlanarak değil; öncesi, sonrası, kullanılan fiiller ve Kur’an’ın bütünü dikkate alınarak okunmalıdır. Derslerimizde de sürekli vurguladığımız gibi, tek bir meal üzerinden hüküm vermek yerine ayetin kök kelimelerine, bağlamına ve sebep–sonuç ilişkisine bakmak gerekir.

Bu ayette kullanılan fiiller edilgen yapıdadır:

Öldürülürler…

Asılırlar…

Kesilir…

Sürülürler…

Bu nedenle ayet, yalnızca:

“Gidin ve bunları yapın.”

şeklinde bir emir olarak değil, yeryüzünde fesat çıkaranların sonunda karşılaşacağı ağır sonuçların tasviri olarak da okunabilir.

Yani suç, sahibini tüketir.

Şiddet üreten, şiddetin içinde yok olur.

İnsanları yurtlarından süren, bir gün kendi yurdundan sürülür.

Korku yayan, korku içinde yaşamaya başlar.

Başkasının can güvenliğini yok eden, kendi can güvenliğini de kaybeder.

Bunun örneklerini tarihte çok gördük.

Zulümle yükselen yönetimler, zulümle yıkıldı.

Kan dökerek iktidar kuranlar, kanlı sonlarla karşılaştı.

İnsanlara korku salanlar, en sonunda kendi en yakınlarından korkmaya başladı.

Bu bir sebep–sonuç yasasıdır.

Kur’an bize sadece ahireti anlatmaz.

Dünyadaki sonuçları da gösterir.

Ayet şöyle diyor:

“Zâlike lehüm hızyün fid-dünyâ…”

“Bu, onlar için dünyada bir rezillik ve aşağılanmadır.”

Ardından:

“Ve lehüm fil âhireti azâbün azîm.”

“Ahirette ise onlar için büyük bir azap vardır.”

Demek ki yanlışın iki bedeli vardır:

Birincisi dünyadaki bedeli…

İkincisi ahiretteki bedeli…

İnsan bazen yaptığı kötülüğün yanına kâr kaldığını zanneder.

“Kimse görmedi.”

der.

“Yakalanmadım.”

der.

“Param arttı.”

der.

“Gücüm devam ediyor.”

der.

Fakat kötülük önce insanın iç dünyasını bozar.

Vicdanını köreltir.

Merhametini azaltır.

Güvenini yok eder.

Korkusunu artırır.

Sonra ailesine yayılır.

Sonra çevresine…

Sonra topluma…

En sonunda insan yaptığı fesadın içinde kendisi de yaşamaya mahkûm olur.

Çünkü ateş yakan, sadece başkasını yakmaz.

Ateş büyüdüğünde yakanın evine de ulaşır.

Bugün bu ayet bize ne söylüyor?

Bu ayet bugün bize şunu söylüyor:

Allah’ın ölçülerini hayatınızdan çıkarırsanız, yerine daha merhametli bir sistem kuramazsınız.

İnsan kendi hevasına göre hüküm verdiğinde adalet değil, çıkar ortaya çıkar.

Güçlü kendi özgürlüğünü savunurken zayıfın özgürlüğünü yok eder.

Zengin daha fazla kazanırken fakirin hakkını unutur.

Yönetici kendi makamını korurken halkın hakkını ihmal eder.

Anne baba kendi rahatını düşünürken çocuğun eğitimini ihmal eder.

Çocuk özgürlük isterken anne babasının hakkını çiğner.

İşveren kârını düşünürken çalışanın hakkını yer.

Çalışan maaşını alırken işini düzgün yapmaz.

Herkes hakkını ister ama sorumluluğunu yerine getirmez.

İşte fesat böyle oluşur.

Fesat yalnızca kötü insanların yaptığı bir şey değildir.

İyi olduğunu söyleyen insanların görevlerini yapmamasıyla da büyür.

Bir doktor görevini ihmal ederse…

Bir öğretmen öğrencisini yetiştirmezse…

Bir hâkim adaletle hükmetmezse…

Bir iş insanı çalışanının hakkını vermezse…

Bir anne baba çocuğuna sınır koymazsa…

Bir evlat anne babasına karşı sorumluluğunu yerine getirmezse…

Herkes kendi alanında mizanın bozulmasına katkıda bulunur.

Bu nedenle ayeti yalnızca başkalarına okumayacağız.

Kendimize okuyacağız.

Ben bulunduğum yerde düzen mi kuruyorum, fesat mı çıkarıyorum?

İnsanların arasını mı düzeltiyorum, bozuyor muyum?

Hakkı mı savunuyorum, çıkarımı mı?

Bir sorunu çözüyor muyum, yoksa büyütüyor muyum?

İnsanların huzuruna mı katkı sağlıyorum, huzursuzluğuna mı?

Son söz

Sevgili dostlar…

Allah’a ve Resulüne savaş açmak, göğe doğru silah doğrultmak değildir.

Allah’ın insanı koruyan ölçülerine savaş açmaktır.

Adalete savaş açmaktır.

Merhamete savaş açmaktır.

Ahlaka savaş açmaktır.

Aileye savaş açmaktır.

İnsanın fıtratına savaş açmaktır.

Ve insan bunlara savaş açtığında aslında kendi huzuruna, kendi ailesine, kendi çocuklarına ve kendi geleceğine savaş açmış olur.

Allah’ın koyduğu mizan bozulursa, o boşluğu fesat doldurur.

Fesat büyüdüğünde de hiç kimse:

“Ben bu işin dışında kalırım.”

diyemez.

Çünkü gemide açılan delik yalnızca deliği açanı batırmaz.

Gemide bulunan herkesi batırır.

O hâlde bugün kendimize şu soruları soralım:

Ben bu geminin deliğini kapatanlardan mıyım, açanlardan mı?

Ben hakkı ayağa kaldıranlardan mıyım, çıkarım için hakkı eğip bükenlerden mi?

Ben insanları Allah’ın ölçülerine yaklaştıran bir vesile miyim, yoksa onları doğrudan uzaklaştıran bir fitne miyim?

Ben bulunduğum yerde düzen, güven ve huzur mu oluşturuyorum; yoksa sözlerimle ve davranışlarımla fesada mı katkı sağlıyorum?

Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak görüp ona uyanlardan, batılı batıl olarak görüp ondan uzaklaşanlardan eylesin.

Bizleri yeryüzünde fesat çıkaranlardan değil, bozulmuş olanı salih amellerle düzeltenlerden eylesin.

Mizanını koruyan, sınırlarını bilen, hakkın bedelini ödeyen, mazlumun yanında duran sıddık ve salih kullarından eylesin.

Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir