Çoğunluk Her Zaman Haklı mıdır?
Kur’an, Zulüm, Takva ve Yönetim Üzerine
Kur’an’ı dikkatle okuduğumuzda insanlarla ilgili tekrar eden çok çarpıcı ifadelerle karşılaşırız:
İnsanların çoğu iman etmez.
Çoğu şükretmez.
Çoğu bilmez.
Çoğu akletmez.
Çoğu zanna uyar.
Bu ifadeler insanı ister istemez önemli bir soruyla karşı karşıya bırakıyor:
Eğer çoğunluk her zaman doğruyu bulmuyorsa, çoğunluğun tercih ettiği şey nasıl hakikatin ölçüsü olabilir?
Bu mesele yalnızca dini bir tartışma değildir.
Ahlaktan siyasete, ekonomiden aile hayatına, trafikten ticarete kadar hayatımızın tamamını ilgilendiriyor.
Kur’an’da Çoğunluk Neden Eleştiriliyor?
Yusuf Suresi’nde şöyle buyrulur:
“Sen ne kadar istesen de insanların çoğu iman edecek değildir.”
Başka ayetlerde insanların çoğunun şükretmediği, bilmediği veya zanna uyduğu ifade edilir.
En‘âm 116 ise meseleyi çok daha çarpıcı biçimde ortaya koyar:
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar…”
Burada çok temel bir ölçü ortaya çıkıyor:
Çoğunluk, hakikatin delili değildir.
Bir düşünceyi milyonlarca insanın kabul etmesi o düşünceyi doğru yapmaz.
Bir yanlışın toplumun tamamına yakınında normalleşmesi de onu doğru hâle getirmez.
Hak başka şeydir.
Kalabalık başka şeydir.
Peki İnsanların Çoğu Gerçekten Zalim mi?
Burada “zalim” kelimesini doğru anlamamız gerekiyor.
Zalim dediğimizde yalnızca katili, hırsızı veya büyük suçlar işleyen kişiyi düşünürsek Kur’an’daki zulüm kavramını oldukça daraltmış oluruz.
Zulüm, en temel anlamıyla:
Bir hakkı sahibine vermemek, bir şeyi olması gereken yerden çıkarmak, haddini aşmak ve başkasının hakkına zarar vermektir.
O hâlde zulüm sadece cinayet değildir.
Trafikte yüzlerce insan sırada beklerken emniyet şeridinden öne geçmek de bir haksızlıktır.
Arkadan sürekli selektör yaparak bir insanı rahatsız etmek…
Makas atarak insanların canını tehlikeye sokmak…
Sırada başkasının önüne geçmek…
İşyerinde kendi makamını korumak için başka birinin ayağını kaydırmak…
Miras paylaşımında kardeşinin hakkını yemek…
Bir çalışanın emeğinin karşılığını vermemek…
Hayvana eziyet etmek…
Çöpünü yere atmak…
Sigara izmaritini sokağa fırlatmak…
Komşusunu rahatsız etmek…
İnsanları küçümsemek…
İftira etmek…
Dedikodu yapmak…
Haset etmek…
İşi bitince insanları unutmak…
Verilen nimetin kıymetini bilmemek…
İsraf etmek…
Bütün bunlar farklı derecelerde başkasının hakkına, ortak yaşama veya insanın kendisine zarar veren davranışlardır.
Yani zulüm yalnızca mahkeme salonlarına giren suçlardan ibaret değildir.
Trafik Bazen İnsanın Gerçek Karakterini Gösteriyor
Bir insanı tanımak istiyorsanız bazen trafikteki davranışlarına bakmanız yeterlidir.
İnsan hiçbir yaptırım görmeyeceğini düşündüğünde nasıl davranıyor?
Önüne geçebileceği insanın önüne geçiyor mu?
Kimse görmediğinde kırmızı ışıkta duruyor mu?
Kendisinden daha yavaş gidene tahammül edebiliyor mu?
Bir insanın hayatını sırf birkaç dakika kazanmak için tehlikeye atabiliyor mu?
Bunlar basit trafik meseleleri değildir.
Aslında hepsinin altında aynı soru vardır:
Benim menfaatim mi daha önemli, başkasının hakkı mı?
Zulüm çoğu zaman tam burada başlıyor.
İnsanın kendi arzusunu başkasının hakkından üstün görmesinde.
Miras Kavgasında Ortaya Çıkan Gerçek
Bir baba vefat ediyor.
Geride birkaç ev, tarla veya para bırakıyor.
Bir süre sonra yıllarca aynı sofrada yemek yiyen kardeşler birbirine düşüyor.
Niçin?
Biraz daha fazla para için.
İnsan kardeşiyle bağını koparmayı göze alıyor.
Bazen hakkı olmadığı hâlde daha fazlasını almaya çalışıyor.
Bazen diğer kardeşinden mal kaçırıyor.
İşte burada çok ciddi bir soru sormamız gerekir:
İnsan birkaç metrekare toprak için kardeşinin hakkını yiyebiliyorsa, gerçekten ahiret hesabını ne kadar ciddiye alıyor?
Asıl Problem: Allah’tan Korkmamak
Buradaki “korku”yu da doğru anlamamız gerekiyor.
Allah’tan korkmak yalnızca:
“Cehenneme gider miyim?”
korkusu değildir.
Daha derin bir takva anlayışı vardır.
Ben bunu bir çocuğun anne babasıyla ilişkisine benzetiyorum.
Bir çocuk annesini seviyorsa onunla arasındaki bağın zarar görmesini istemez.
Babasını seviyorsa onu üzmek istemez.
Sadece “ceza yerim” diye değil:
“Aramızdaki sevgi zarar görmesin.”
diye dikkat eder.
Peki biz;
annemizle bağımız kopmasın istiyoruz,
babamızla bağımız kopmasın istiyoruz,
çocuklarımızla bağımız kopmasın istiyoruz,
eşimizle bağımız kopmasın istiyoruz.
Ama çok daha temel bir soru var:
Bizi, annemizi, babamızı, çocuklarımızı ve sahip olduğumuz her şeyi yaratan Allah ile bağımızın kopmasından ne kadar korkuyoruz?
Takva biraz da budur.
Cehennem Korkusundan Daha Büyük Bir Korku
İnsan şöyle düşünebilmelidir:
“Bu haksızlığı yaparsam Allah ile aramdaki bağa zarar verir miyim?”
“Bu insanın hakkını yersem Rabbimin razı olmadığı bir kul hâline gelir miyim?”
“Kimse görmese de Allah görüyor.”
Ama bunu yalnızca bir kamera korkusu gibi düşünmemeliyiz.
Daha güzeli şudur:
Sevdiğimiz Allah’ın sevgisini kaybetmekten çekinmek.
Bir çocuğun:
“Annem bana kızar.”
demesinden daha yüksek bir ahlak seviyesi:
“Annemi üzmek istemiyorum.”
demesidir.
İnsan ile Allah arasındaki ilişki de sadece ceza korkusuna indirgenmemelidir.
Asıl mesele:
O bağı kaybetmek istememektir.
İçimizdeki Bekçi Kim?
Kanun olduğu için dürüstsek ne kadar dürüstüz?
Polis olduğu için kurala uyuyorsak, polis yokken ne yapacağız?
Kamera varken çöp atmıyorsak kamera olmadığında ne olacak?
İnsan ahlakının gerçek sınavı çoğu zaman kimsenin görmediği yerde başlıyor.
Takva tam burada devreye giriyor.
İnsan:
“Kimse görmese de Allah görüyor.”
bilincine ulaştığında dışarıdaki yüzlerce kurala ihtiyaç azalır.
Çünkü insanın içinde bir ölçü oluşur.
Fakat hesap bilinci zayıfladığında insan şunu düşünmeye başlar:
“Yakalanmazsam sorun yok.”
İşte toplumdaki birçok problemin temelinde bu zihniyet vardır.
İnsanların Birbirine Güvenmemesi Tesadüf mü?
Bugün dünyanın birçok ülkesinde kişilerarası güven ciddi bir problem hâline gelmiştir.
İnsanlar sadece fiziksel zarar görmekten korkmuyor.
Kandırılmaktan korkuyor.
Dolandırılmaktan korkuyor.
Hakkının yenmesinden korkuyor.
Arkasından iş çevrilmesinden korkuyor.
Verdiği borcun geri gelmemesinden korkuyor.
Ortaklık yaparken aldatılmaktan korkuyor.
İşyerinde emeğinin çalınmasından korkuyor.
Bu bize bir şey anlatıyor.
Toplumdaki güven yalnızca ekonomik refahla kurulmaz.
Güven için ahlak gerekir.
Vefa gerekir.
Doğruluk gerekir.
Kul hakkı bilinci gerekir.
Asr Suresi İnsanlığın Durumunu Özetliyor
Kur’an’ın en kısa surelerinden biri belki de insanlığın en büyük problemlerinden birini anlatıyor:
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka.”
Burada çok önemli bir şey var.
Kur’an:
“İnsan iyidir, birkaç kötü insan bozuyor.”
demiyor.
Tam tersine başlangıç durumunu:
“İnsan hüsrandadır.”
diye tarif ediyor.
Sonra kurtuluşun şartlarını söylüyor:
İman.
Salih amel.
Hak.
Sabır.
Demek ki kurtuluş otomatik değil.
Kurtuluş bir mücadele istiyor.
Çoğunluk Hakikatin Ölçüsü Değilse Demokrasi Meselesine Nasıl Bakacağız?
Buradan siyaset açısından zor ama önemli bir soru çıkıyor.
Modern demokrasilerin önemli unsurlarından biri çoğunluk iradesidir.
Fakat Kur’an açısından baktığımızda çoğunluğun tercihi kendi başına bir ahlak ve hakikat ölçüsü değildir.
99 kişi yanlış bir şey istiyorsa ve bir kişi doğruyu söylüyorsa, sayı gerçeği değiştirmez.
Bu bakımdan çoğunlukçuluk eleştirisi ciddiye alınmalıdır.
Fakat buradan doğrudan:
“Demokrasi kötüdür, adı hilafet olan her yönetim iyidir.”
sonucuna gitmek de meseleyi fazla basitleştirebilir.
Çünkü Kur’an’ın üzerinde durduğu esas kavramlar sistemin isminden önce şunlardır:
Adalet.
Ehliyet.
Emanet.
Şura.
Hak.
Liyakat.
Zulümden kaçınmak.
Kur’an Yönetimde Neyi Öne Çıkarıyor?
Kur’an bize emanetlerin ehline verilmesini öğretiyor.
Bu çok önemli bir yönetim ilkesidir.
Yönetici olmak isteyen herkes yönetici olmamalıdır.
En çok konuşan…
En çok bağıran…
En çok taraftar toplayan…
En zengin olan…
En güçlü propaganda yapan…
otomatik olarak en ehil insan değildir.
Yönetimde asıl soru şudur:
Bu işi kim hakkıyla yapabilir?
Bunun yanında şura vardır.
Yani istişare.
Yönetici her şeyi tek başına bilen kişi değildir.
İşin ehline danışır.
Uzmanına danışır.
Bilgili insanlara danışır.
Farklı görüşleri dinler.
Sonra adaletle karar verir.
Peki Hilafet?
İslam tarihindeki hilafet düşüncesinin merkezinde ideal olarak adalet, şura, ehliyet ve ümmetin sorumluluğu bulunur.
Fakat burada tarih bize çok önemli bir ders verir.
Bir sistemin adının güzel olması tek başına onun adil olmasını garanti etmez.
İslam tarihinde “halife” unvanını taşıyan herkes Hz. Ebubekir veya Hz. Ömer gibi davranmamıştır.
Zaman içerisinde hilafet adı altında saltanatlaşan yönetimler de ortaya çıkmıştır.
Demek ki mesele sadece tabelada değildir.
Adı hilafet olan bir düzen de zalimleşebilir.
Adı demokrasi olan bir düzen de adalet üretmeyebilir.
Asıl soru şudur:
Hak ve adalet ayakta mı?
Bozuk Bir Toplumdan Adil Yönetim Çıkar mı?
İşte meselenin belki de en önemli noktası budur.
Biz toplum olarak;
trafikte birbirimizin hakkını yiyorsak,
ticarette birbirimizi kandırıyorsak,
miras için kardeşimizle savaşıyorsak,
çalışanımızın hakkını vermiyorsak,
başkasının başarısını çekemiyorsak,
torpil yapıyorsak,
emaneti ehline vermiyorsak,
kendi menfaatimizi adaletten üstün tutuyorsak,
sonra da:
“Niçin yöneticilerimiz adil değil?”
diye soruyorsak eksik bir yere bakıyor olabiliriz.
Çünkü yönetici gökten inmiyor.
Toplumdan çıkıyor.
Bizden biri oluyor.
Biz nasıl bir toplum oluşturuyorsak içimizden çıkan yöneticiler de büyük ölçüde o kültürün içinde yetişiyor.
Bu nedenle meseleyi yalnızca:
“Yönetim sistemi değişsin.”
seviyesinde görmek yetersiz kalabilir.
Önce insan değişmelidir.
Önce İnsan, Sonra Sistem
Adaletli sistem adaletli insan ister.
Şura sistemi fikir sahibi insan ister.
Ehliyet sistemi liyakate değer veren insan ister.
Hilafet takva sahibi yönetici ister.
Demokrasi bilinçli ve sorumluluk sahibi vatandaş ister.
Adı ne olursa olsun bir toplumda insanlar kul hakkını önemsemiyorsa sistem bir süre sonra o insanların zaaflarını yansıtmaya başlar.
Bu nedenle gerçek devrim tabelada değil, insanın içinde başlamalıdır.
Allah ile Bağı Güçlü İnsan Neden Daha Adil Olur?
Çünkü kimse görmediğinde de kendisini sorumlu hisseder.
Rüşvet teklif edildiğinde:
“Yakalanır mıyım?”
diye değil:
“Allah’ın huzuruna bununla nasıl çıkarım?”
diye düşünür.
Trafikte önüne geçebileceği insana bakıp:
“Kimse beni durduramaz.”
demez.
“Bu insanın hakkını niçin yiyeyim?”
der.
Miras paylaşırken:
“Nasıl daha fazla alabilirim?”
diye düşünmez.
“Allah’ın karşısına kardeşimin hakkıyla çıkmayayım.”
der.
İşte böyle bir insanın başına polis dikmek zorunda değilsiniz.
Çünkü içinde bir mizan vardır.
Mesele Korku Değil, Bağdır
Belki bütün konuyu tek cümlede burada özetleyebiliriz:
Takva, Allah ile aramızdaki bağı kaybetmekten korkmaktır.
İnsan Allah’la bağını korumak istiyorsa başka insanlarla ilişkisine de dikkat eder.
Çünkü bilir ki:
Kul hakkı Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Adalet Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Ticaret Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Trafik Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Aile Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Siyaset Allah ile ilişkisinden bağımsız değildir.
Hayatın tamamı bir bütündür.
Sonuç: Çoğunluk mu, Hakikat mi?
Kur’an’ın bize öğrettiği önemli derslerden biri şudur:
Hakikat sandıkta sayılmaz.
Çoğunluk yanılabilir.
Azınlık haklı olabilir.
Ama bunun tam tersi de mümkündür.
Bir düşüncenin az kişi tarafından savunulması da otomatik olarak onu doğru yapmaz.
Ölçü sayı değildir.
Ölçü:
Hak ve adalettir.
Bu nedenle bizim mücadelemiz yalnızca sistemi değiştirmek olmamalıdır.
İnsanı değiştirmeliyiz.
Kendimizden başlamalıyız.
Çünkü trafikte başkasının hakkını yiyen bir insanın yönetime geldiğinde adil olmasını beklemek çelişkidir.
Miras için kardeşini aldatan bir insanın devlet malına dokunmamasını beklemek zordur.
İşçisinin hakkını vermeyen insanın ülke yönetiminde adalet istemesi eksiktir.
Önce biz adil olacağız.
Önce biz güvenilir olacağız.
Önce biz emanete sahip çıkacağız.
Önce biz kul hakkından korkacağız.
Önce biz Allah ile bağımızı yeniden kuracağız.
Sonra nasıl bir yönetimin bizi adalete daha fazla yaklaştıracağını konuşacağız.
Çünkü adil toplum olmadan adil yönetimin kalıcı olması çok zordur.
Ve belki kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ailemle bağım kopmasın diye bu kadar çabalıyorum. Peki beni, ailemi ve sahip olduğum her şeyi yaratan Allah ile bağım kopmasın diye ne kadar çabalıyorum?
İşte takva burada başlıyor.
İşte adalet burada başlıyor.
İşte toplumun düzelmesi de burada başlıyor.

