Ankebût Suresi 17–18. Ayetler Rızkı Yanlış Kapılarda Arayan İnsan ve Apaçık Tebliğin Sınırı
Kıymetli kardeşlerim, değerli dostlarım…
Bugün Ankebût Suresi’nin 17 ve 18. ayetleri üzerinde duracağız. Ama bu iki ayeti sadece kelime kelime açıklayıp geçmeyeceğiz. Bir insanın iç dünyasına gireceğiz. Bugünün insanını, evinde oturan babayı, sabaha kadar düşünen anneyi, borçla boğuşan esnafı, çocuğunun geleceği için kaygılanan aileyi, işini büyütmeye çalışan tüccarı, insanların ne diyeceğinden korkan genci, rızkını yanlış kapılarda arayan kalbi konuşacağız.
Çünkü Kur’an sadece geçmişte yaşamış kavimlere anlatılmış bir tarih kitabı değildir. Kur’an bugün bizim evimize girer. Masamıza oturur. Hesap defterimize bakar. Kredi dosyamıza bakar. Telefon konuşmalarımıza bakar. Çocuğumuza ne söylediğimize bakar. Eşimize nasıl davrandığımıza bakar. İş yerinde müşteriye ne anlattığımıza bakar. Kalbimizde neyi büyüttüğümüze bakar.
Ankebût Suresi’nin başından beri bize bir hakikat tekrar tekrar hatırlatılıyor:
İman ettim demek yetmez.
İnsan imtihan edilir. Doğru ile sahte ayrılır. Söz ile amel karşı karşıya gelir. Kalpte saklanan niyet, hayatın içindeki tercihlerle görünür olur.
Bir insan “ben Allah’a inanıyorum” der. Ama rızık konusu açılınca ne yapacak?
Bir insan “ben ahirete inanıyorum” der. Ama ev almak için, iş büyütmek için, borcu kapatmak için Allah’ın sınırıyla karşılaşınca ne yapacak?
Bir insan “ben dürüstüm” der. Ama yalan söylemeden işi alamayacağını düşündüğünde ne yapacak?
Bir insan “ben Allah’a kulluk ederim” der. Ama insanların beğenisi, makam, para, eş, çocuk, anne baba, toplum baskısı karşısına dikildiğinde ne yapacak?
İşte bugün konuşacağımız 17. ayet tam bu noktadan insanın kalbine giriyor.
Ayetin Kapısında Duran İnsan
Bir insan düşünelim.
Gece herkes uyumuş. Ev sessiz. Çocuklar odasında. Eşi uyumuş. Ama o uyuyamıyor.
Masada faturalar var. Kredi kartı borcu var. İş yerinden gelen ödeme listesi var. Bir yanda “ev almalıyım” düşüncesi var. Bir yanda “işi büyütmeliyim” baskısı var. Bir yanda “insanlar ne der” korkusu var. Bir yanda çocukların geleceği var.
Telefonu eline alıyor. Sosyal medyada herkes güzel evlerde, güzel arabalarda, güzel tatillerde. Herkes başarılı gibi. Herkes kazanmış gibi. Herkes mutlu gibi. Sonra kendi hayatına bakıyor. İçinden bir ses yükseliyor:
“Ben de yapmalıyım.”
“Ben de almalıyım.”
“Ben de büyümeliyim.”
“Ben de görünmeliyim.”
“Ben de geride kalmamalıyım.”
Tam o anda başka kapılar açılıyor.
Banka diyor ki:
“Gel, sana kredi vereyim.”
Piyasa diyor ki:
“Biraz yalan söylemeden olmaz.”
Arkadaş diyor ki:
“Bu kadar hassas olma, herkes böyle yapıyor.”
Akraba diyor ki:
“Çocukların için yapacaksın, mecbursun.”
Nefis diyor ki:
“Bir kere yap, sonra düzeltirsin.”
Şeytan diyor ki:
“Allah affeder.”
Toplum diyor ki:
“Bu devirde böyle yaşanmaz.”
İnsan orada yalnız kalıyor. İşte imtihan orada başlıyor.
Kur’an o yalnız masaya, o sessiz geceye, o daralan kalbe geliyor ve İbrahim Peygamber’in sesiyle konuşuyor:
“Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara kulluk ediyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah’ı bırakıp kulluk ettikleriniz size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.”
Bu ayet sadece İbrahim’in kavmine söylenmiş bir söz değildir. Bu ayet bugün bize de söyleniyor.
Put Sadece Taştan Olmaz
Kardeşlerim…
İbrahim Peygamber’in kavmi putlara tapıyordu. Taştan, tahtadan, kendi elleriyle yaptıkları varlıklara kutsallık yüklüyorlardı. Onlardan yardım bekliyorlardı. Onlardan güç bekliyorlardı. Onlardan rızık bekliyorlardı. Onların önünde eğiliyorlardı.
Bugün bizim evlerimizde taştan putlar olmayabilir. Ama kalplerimizde putlaşan şeyler olabilir.
Para putlaşabilir.
Ev putlaşabilir.
Araba putlaşabilir.
İş putlaşabilir.
Makam putlaşabilir.
Eş putlaşabilir.
Çocuk putlaşabilir.
Anne baba putlaşabilir.
İnsanların beğenisi putlaşabilir.
Sosyal medya putlaşabilir.
Güzellik putlaşabilir.
Diploma putlaşabilir.
Marka putlaşabilir.
Tatil putlaşabilir.
Haz putlaşabilir.
Bir şey ne zaman putlaşır?
İnsan onu sevdiği zaman mı? Hayır.
Sevmek putlaştırmak değildir.
İnsan evini sevebilir.
Eşini sevebilir.
Çocuğunu sevebilir.
Anne babasını sevebilir.
İşini sevebilir.
Rızkını kazanmayı sevebilir.
Ama bir şey Allah’ın önüne geçerse, insan onun için Allah’ın sınırını çiğnerse, onu kaybetmemek için doğruyu terk ederse, onu elde etmek için harama girerse, işte orada sevgi bağımlılığa dönüşür. Bağımlılık kulluğa dönüşür. Kulluk da sahte ilahlara kapı açar.
Bir insan:
“Bu ev olmazsa ben biterim.”
diyorsa, ev sadece ev olmaktan çıkmıştır.
Bir insan:
“Bu iş olmazsa hayatım biter.”
diyorsa, iş sadece iş olmaktan çıkmıştır.
Bir insan:
“Eşim giderse ben yaşayamam.”
diyorsa, eş artık emanet olmaktan çıkıp kalpte aşırı büyümüştür.
Bir insan:
“Çocuğum başarısız olursa ben mahvolurum.”
diyorsa, çocuk emanet olmaktan çıkıp kişinin kendi egosunun projesine dönüşmüştür.
Bir insan:
“İnsanlar beni beğenmezse ben değersizim.”
diyorsa, insanların beğenisi artık onun sahte mabedi olmuştur.
Kur’an bize şunu öğretir:
Emaneti sev ama emanet sahibini unutma.
Eş emanettir.
Çocuk emanettir.
Para emanettir.
İş emanettir.
Makam emanettir.
Beden emanettir.
Zaman emanettir.
Emanet sevilir ama ilah edinilmez.
“Yalan Uyduruyorsunuz”
Ayetin ilk kısmında çok sarsıcı bir ifade var:
“Yalan uyduruyorsunuz.”
İnsan sadece yanlış yapmakla kalmaz. Yanlışına bir hikâye uydurur. Günahına bir gerekçe bulur. Harama bir isim değiştirir. Batılı süsler. Nefsinin istediği şeyi makul göstermeye çalışır.
Eskiden insanlar putlara tapmak için yalan uyduruyordu. Bugün insan kendi modern putlarına tapmak için yalan uyduruyor.
“Faiz değil, finansman desteği.”
“Yalan değil, ticari taktik.”
“Hile değil, piyasa kuralı.”
“İsraf değil, hayat standardı.”
“Kibir değil, özgüven.”
“Haset değil, gerçekçilik.”
“Zina değil, özel hayat.”
“Aldatma değil, duygusal boşluk.”
“Kul hakkı değil, aile meselesi.”
“Boykot gereksiz, beni ilgilendirmez.”
“Herkes yapıyor.”
“Devlet izin veriyor.”
“Bu devirde böyle.”
“Başka türlü olmaz.”
“Günahı benim boynuma.”
İşte bunlar modern zamanın uydurmalarıdır.
İnsan önce haddi aşar. Sonra haddi aşmasına isim bulur. Sonra o ismi yayar. Sonra başkalarını da rahatlatır. Böylece günah sadece işlenmez; normalleşir.
Ankebût 12–13. ayetlerde bunu konuşmuştuk. Birileri diyordu ki:
“Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim.”
Allah da diyordu ki:
Hayır, onlar sizin günahlarınızdan hiçbir şeyi yüklenemezler. Onlar yalancıdırlar. Hatta kendi yükleriyle beraber başka yükler de taşıyacaklar.
Bugün 17. ayet aynı çizgiyi devam ettiriyor:
Yalan uyduruyorsunuz.
Yani batıl, insanı sadece günaha çağırmaz. Günaha kılıf da üretir.
Rızık Meselesi: İnsan En Çok Burada Sınanır
Ayetin devamında İbrahim Peygamber kavmine şöyle sesleniyor:
“Allah’ı bırakıp kulluk ettikleriniz size rızık veremezler.”
Bu cümle üzerinde çok durmalıyız.
Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri rızık imtihanıdır.
İnsan aç kalmaktan korkar.
Yoksul kalmaktan korkar.
Ev alamamaktan korkar.
İşini kaybetmekten korkar.
Çocuğuna yetememekten korkar.
Toplumun gerisinde kalmaktan korkar.
Müşteri kaybetmekten korkar.
Makam kaybetmekten korkar.
Bu korkular insana çok şey yaptırır.
Bazen insan yalan söyler.
Bazen faiz kapısına gider.
Bazen hile yapar.
Bazen iftira atar.
Bazen rakibini düşürür.
Bazen kul hakkına girer.
Bazen haramı “mecburiyet” diye savunur.
Ama ayet bize diyor ki:
Rızık bu kapılardan gelmez.
Rızık Allah’ın katındadır.
Bu ne demektir?
Bu, çalışmayın demek değildir.
Bu, ticaret yapmayın demek değildir.
Bu, ev almayın demek değildir.
Bu, iş büyütmeyin demek değildir.
Hayır.
Çalışacaksın.
Emek vereceksin.
Ter dökeceksin.
Plan yapacaksın.
Üreteceksin.
Ticaret yapacaksın.
Ailene bakacaksın.
Çocuklarına imkân hazırlayacaksın.
Ama bütün bunları Allah’ın sınırları içinde yapacaksın.
Çünkü rızık sadece para değildir. Bereket de rızıktır. Huzur da rızıktır. Ailede güven de rızıktır. Gönül rahatlığı da rızıktır. Helal lokma da rızıktır. İyi evlat da rızıktır. Sağlık da rızıktır. Gece yastığa başını koyduğunda vicdanının rahat olması da rızıktır.
Faizle alınan ev büyüyebilir ama kalp daralabilir.
Yalanla alınan iş kazandırabilir ama güveni öldürebilir.
Hileyle büyüyen şirket para getirebilir ama bereketi götürebilir.
Kul hakkıyla kazanılan mal sofraya gelir ama gönle huzur vermez.
İnsan bazen rızık zannettiği şeyle imtihan edilir.
“Rızkı Allah Katında Arayın”
Ayet şöyle devam ediyor:
“O halde rızkı Allah katında arayın.”
Ne kadar güzel bir cümle.
Rızkı bankanın faiz kapısında değil, Allah katında ara.
Rızkı yalanın içinde değil, Allah katında ara.
Rızkı kul hakkının içinde değil, Allah katında ara.
Rızkı haram ilişkinin içinde değil, Allah katında ara.
Rızkı insanların alkışında değil, Allah katında ara.
Rızkı makamın gölgesinde değil, Allah katında ara.
Rızkı patronun iki dudağında zannetme.
Rızkı müşterinin cebinde zannetme.
Rızkı eşinin sevgisinde zannetme.
Rızkı çocuğunun başarısında zannetme.
Rızkı sosyal medyanın beğenisinde zannetme.
Rızkı Allah katında ara.
Ama bu cümle tembellik cümlesi değildir. Bu cümle tevekkül cümlesidir. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Tevekkül, doğru yolda emek verip sonucu Allah’a bırakmaktır.
Çalışırken Allah’a güvenmek.
Kaybederken Allah’a güvenmek.
Kazanınca Allah’a şükretmek.
Olmayınca haddi aşmamak.
Gecikince harama sapmamak.
Darlıkta yalan söylememek.
Bollukta kibirlenmemek.
İşte rızkı Allah katında aramak budur.
“O’na Kulluk Edin”
Ayetin devamı:
“O’na kulluk edin.”
Burada çok derin bir bağ var.
Rızık ile kulluk birlikte anılıyor. Çünkü insan rızık konusunda kime güveniyorsa, kalbi ona yönelir.
Rızkı patronundan bilirse patrona kul olur.
Rızkı müşteriden bilirse müşteriye kul olur.
Rızkı bankadan bilirse borca kul olur.
Rızkı yalandan bilirse yalana kul olur.
Rızkı güzelliğinden bilirse bedenine kul olur.
Rızkı takipçilerinden bilirse insanların bakışına kul olur.
Rızkı makamdan bilirse koltuğa kul olur.
Ama rızkı Allah’tan bilirse Allah’a kul olur.
İşte özgürlük burada başlar.
Gerçek özgürlük, istediğini yapmak değildir. Gerçek özgürlük, Allah’tan başkasına kul olmamaktır.
Paran olur ama paraya kul olmazsın.
İşin olur ama işe kul olmazsın.
Eşin olur ama eşine kul olmazsın.
Çocuğun olur ama çocuğunu ilah edinmezsin.
Makamın olur ama makamın kölesi olmazsın.
İnsanlar seni sever ama onların sevgisine bağımlı olmazsın.
Çünkü bilirsin:
Beni yaratan Allah.
Bana rızık veren Allah.
Bana sevgiyi veren Allah.
Beni sevilebilir kılan Allah.
Bana aklı veren Allah.
Bana imkânı veren Allah.
Bana kapıyı açan Allah.
Kapıyı kapatırsa başka kapı açacak olan yine Allah.
İşte kulluk budur.
“O’na Şükredin”
Sonra ayet diyor ki:
“O’na şükredin.”
Şükür sadece dilde “Elhamdülillah” demek değildir. Elbette dil ile şükür güzeldir. Ama asıl şükür nimeti yerli yerinde kullanmaktır.
Allah sana dil verdi. Şükrü nedir?
Doğru konuşmak.
Allah sana mal verdi. Şükrü nedir?
Helalde kullanmak.
Allah sana evlat verdi. Şükrü nedir?
Onu Allah’ın emaneti bilmek, kendi egonun projesine çevirmemek.
Allah sana eş verdi. Şükrü nedir?
Sadakat, merhamet, adalet.
Allah sana iş verdi. Şükrü nedir?
Hile yapmamak, çalışanına hakkını vermek, müşteriyi kandırmamak.
Allah sana bilgi verdi. Şükrü nedir?
Kibirlenmemek, insanları ezmemek, bilgiyi ıslah için kullanmak.
Allah sana makam verdi. Şükrü nedir?
Zulmetmemek, adaletli olmak, insanları küçük görmemek.
Şükür nimeti Allah’ın sınırları içinde kullanmaktır.
Eğer nimet seni Allah’a yaklaştırıyorsa şükür vardır. Eğer nimet seni Allah’tan uzaklaştırıyorsa, nimet artık imtihana dönüşmüştür.
Para seni infaka götürüyorsa nimettir.
Para seni kibre götürüyorsa imtihandır.
Eş seni sadakate götürüyorsa nimettir.
Eş seni Allah’ın sınırını çiğnemeye götürüyorsa imtihandır.
Çocuk seni merhamete götürüyorsa nimettir.
Çocuk seni haksızlığa götürüyorsa imtihandır.
İş seni helal kazanca götürüyorsa nimettir.
İş seni yalana, faize, hileye götürüyorsa imtihandır.
“Sonunda O’na Döndürüleceksiniz”
Ayetin sonunda insanı sarsan cümle geliyor:
“Sonunda O’na döndürüleceksiniz.”
Bütün mesele burada düğümleniyor.
İnsan bunu unutunca her şey bozuluyor.
Allah’a döneceğini unutunca dünyayı kalıcı sanıyor.
Dünyayı kalıcı sanınca nimetleri büyütüyor.
Nimetleri büyütünce onların sahibini unutuyor.
Sahibini unutunca emaneti ilah edinmeye başlıyor.
Emaneti ilah edince de harama mazeret üretiyor.
O yüzden ayetin sonu bir uyarı değil sadece; bir uyanış cümlesidir.
Dönüş Allah’adır.
Banka dosyaları kalacak.
Ev tapuları kalacak.
Arabalar kalacak.
Şirket tabelaları kalacak.
Sosyal medya hesapları kalacak.
Alkışlar kalacak.
Makam koltukları kalacak.
İnsanların övgüleri kalacak.
Ama insan Allah’a dönecek.
O gün “bu devirde böyleydi” diyemeyecek.
“Herkes yapıyordu” diyemeyecek.
“Patron söyledi” diyemeyecek.
“Eşim istedi” diyemeyecek.
“Çocuklarım için yaptım” diyemeyecek.
“Günahı onun boynuna” diyemeyecek.
Çünkü herkes kendi yüküyle gelecek.
İşte Ankebût 17. ayet insanı tam burada uyandırıyor:
Rızkı Allah katında ara. O’na kulluk et. O’na şükret. Çünkü sonunda O’na döndürüleceksin.
18. Ayet: Tebliğin Sınırı
Şimdi 18. ayete geçelim.
Allah şöyle buyuruyor:
“Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Peygambere düşen yalnızca apaçık tebliğdir.”
Bu ayet, önceki ayetin ağırlığını tamamlıyor.
İbrahim Peygamber kavmine hakikati anlattı:
Allah’a kulluk edin.
Takvalı olun.
Putlara tapmayın.
Yalan uydurmayın.
Rızkı Allah katında arayın.
O’na şükredin.
Sonunda O’na döndürüleceksiniz.
Ama sonra 18. ayet diyor ki:
Eğer yalanlarsanız, sizden öncekiler de yalanlamıştı.
Yani hakikat ilk defa yalanlanmıyor.
Nuh’u da yalanladılar.
İbrahim’i de yalanladılar.
Musa’yı da yalanladılar.
Peygamberleri de yalanladılar.
Bugün de hakikati yalanlayanlar olacak.
Bu çok önemli.
Çünkü insan bazen doğruyu anlatır, karşılık görmeyince yıkılır.
Bir anne çocuğuna doğruyu anlatır, çocuk dinlemez. Anne üzülür.
Bir baba evladını uyarır, evlat yanlış yola gider. Baba kendini suçlar.
Bir hoca ders anlatır, insanlar değişmez. Hoca yorulur.
Bir dost arkadaşını uyarır, arkadaşı alay eder. İnsan kırılır.
Bir insan çevresine faizi, yalanı, haramı, kul hakkını anlatır; çevresi “abartıyorsun” der. İnsan yalnızlaşır.
İşte 18. ayet burada bize görevimizin sınırını öğretiyor:
Peygambere düşen yalnızca apaçık tebliğdir.
Tebliğ Etmek, Zorla Değiştirmek Değildir
Kardeşlerim…
Bu ayet çok büyük bir denge öğretir.
Doğruyu anlatacağız. Ama insanları zorla değiştiremeyiz.
Hakkı söyleyeceğiz. Ama kalpleri zorla çeviremeyiz.
Çocuklarımıza öğreteceğiz. Ama onların yerine iman edemeyiz.
Eşimize nasihat edeceğiz. Ama onun yerine salih amel işleyemeyiz.
Kardeşimizi uyaracağız. Ama onun yerine tövbe edemeyiz.
Öğrenciye anlatacağız. Ama onun yerine akledemeyiz.
Bir insanı ikaz edeceğiz. Ama onun yerine karar veremeyiz.
Burada da mizan var.
Tebliğ var ama zorbalık yok.
Nasihat var ama tahakküm yok.
Uyarı var ama hakaret yok.
Sabır var ama haddi aşmak yok.
Merhamet var ama hakikati gizlemek yok.
Peygamber bile kalpleri zorla değiştirmekle görevli değilse, biz hiç değiliz.
Bu insanı rahatlatır.
Çünkü bazen insanlar başkalarının değişmemesinin yükünü kendi omzuna alıyor.
Anne diyor ki:
“Çocuğum değişmedi, demek ki ben mahvoldum.”
Baba diyor ki:
“Evladım yanlış yolda, bütün suç bende.”
Hoca diyor ki:
“İnsanlar değişmiyor, demek ki ben başarısızım.”
Dost diyor ki:
“Ben anlattım ama dinlemedi, ne yapacağım?”
Ayet diyor ki:
Senin görevin apaçık tebliğdir.
Anlatacaksın.
Güzel anlatacaksın.
Yaşayarak anlatacaksın.
Sabırla anlatacaksın.
Mizanla anlatacaksın.
Haddini aşmadan anlatacaksın.
Sonucu Allah’a bırakacaksın.
Apaçık Tebliğ Nasıl Olur?
Ayet “tebliğ” demiyor sadece. “Apaçık tebliğ” diyor.
Apaçık tebliğ, karışık, kapalı, korkutucu, ezici, kibirli bir anlatım değildir.
Apaçık tebliğ; hak ile batılı net ayırmaktır.
Faiz yanlışsa yanlış diyeceksin.
Yalan kötüyse kötü diyeceksin.
İftira haramsa haram diyeceksin.
Aldatma ihanetse ihanet diyeceksin.
Kibir hastalıksa hastalık diyeceksin.
Haset kalbi yakıyorsa bunu anlatacaksın.
Çocuğu ilahlaştırmak yanlışsa bunu söyleyeceksin.
Anne babayı Allah’ın önüne koymak yanlışsa bunu açıklayacaksın.
Ama bunu söylerken insanı ezmeyeceksin.
Çünkü amacın insanı kırmak değil, uyandırmak.
Amacın mahcup etmek değil, düşündürmek.
Amacın üstünlük kurmak değil, hakikate çağırmak.
Amacın kendi nefsini tatmin etmek değil, Allah’ın mesajını apaçık ulaştırmak.
Apaçık tebliğ sadece sözle olmaz. Hayatla olur.
Bir baba çocuğuna doğruluğu anlatır ama kendisi yalan söylerse, çocuk söze değil hayata bakar.
Bir hoca tevazuyu anlatır ama kibirli davranırsa, dersin etkisi kırılır.
Bir esnaf helali anlatır ama müşteriyi kandırırsa, söz boşa düşer.
Bir anne sabrı anlatır ama her imtihanda öfkeyle yıkarsa, çocuk sabrı sözde duyar ama evde göremez.
Bu yüzden apaçık tebliğ, söz ile amelin birleşmesidir.
Nuh’tan İbrahim’e, İbrahim’den Bize
Ankebût 14–15. ayetlerde Nuh Peygamber anlatıldı.
Nuh uzun süre sabretti. Kavmini uyardı. Onlar yalanladı. Sonunda tufan geldi. Allah Nuh’u ve gemi halkını kurtardı.
Sonra İbrahim geldi.
İbrahim kavmine putları, yalanları, sahte rızık kapılarını, Allah’a dönüşü anlattı.
Bu iki kıssa bize beraber şunu öğretir:
Nuh gibi sabredeceksin.
İbrahim gibi aklı kullanacaksın.
Sahte ilahları fark edeceksin.
Yalan mazeretlere kanmayacaksın.
Rızkı Allah katında arayacaksın.
Tebliğ edeceksin ama zorbalık yapmayacaksın.
Sonucu Allah’a bırakacaksın.
Bugün bizim de tufanlarımız var.
Faiz tufanı.
Yalan tufanı.
İftira tufanı.
Haset tufanı.
Kibir tufanı.
Sosyal medya tufanı.
Haz tufanı.
Aldatma tufanı.
Dünya hırsı tufanı.
Aile baskısı tufanı.
“Bir şey olmaz” tufanı.
“Herkes yapıyor” tufanı.
Bu tufanların içinde insanın bineceği gemi nedir?
İman.
Salih amel.
Mizan.
Sabır.
Takva.
Şükür.
Allah’a dönüş bilinci.
Rızkı Allah’tan bilmek.
Sahte ilahlardan kurtulmak.
Modern İnsanın İç Konuşması
Şimdi biraz durup bugünün insanının iç sesini dinleyelim.
Bir adam sabah dükkânını açıyor. İçinden diyor ki:
“Bugün doğru konuşursam müşteri kaçar mı?”
Bir kadın evde çocuğunun sınav sonucuna bakıyor. İçinden diyor ki:
“Ben bu çocuğu seviyor muyum, yoksa onun başarısıyla kendimi mi ispatlıyorum?”
Bir genç telefon ekranına bakıyor. İçinden diyor ki:
“Ben gerçekten özgür müyüm, yoksa insanların beğenisine mi yaşıyorum?”
Bir baba bankanın önünden geçiyor. İçinden diyor ki:
“Ben bu krediyi çekmezsem geride mi kalırım?”
Bir çalışan patronunun yalan söylemesini istediği cümleyi düşünüyor. İçinden diyor ki:
“Rızkımı Allah mı verecek, patron mu?”
Bir eş, eşine sadakatsizlik kapısında duruyor. İçinden diyor ki:
“Kimse görmezse gerçekten kimse görmemiş mi olur?”
Bir insan başkasının başarısını görüyor. İçinden diyor ki:
“Ben Allah’ın ona verdiğine razı mıyım?”
İşte Kur’an o iç konuşmanın tam ortasına iner.
Ve der ki:
Rızkı Allah katında ara.
O’na kulluk et.
O’na şükret.
Sonunda O’na döndürüleceksin.
Dersin Kalbi
Bu dersin kalbi şudur:
İnsan rızık korkusuyla Allah’ın sınırını aşmamalı.
İnsan sevgi adına bağımlılığa düşmemeli.
İnsan nimetleri ilah edinmemeli.
İnsan günahına mazeret uydurmamalı.
İnsan doğruyu anlatmalı ama zorbalık yapmamalı.
İnsan sabretmeli ama haddi aşmamalı.
İnsan çalışmalı ama harama girmemeli.
İnsan sevmeli ama kulluğunu unutmamalı.
İnsan kaybetmekten korkmalı ama Allah’a hesap vermekten daha çok korkmalı.
Çünkü sonunda dönüş Allah’adır.
Kapanış: Dinleyiciye Sorgulayıcı Sorular
Kıymetli kardeşlerim…
Şimdi dersi bitirirken size cevap vermeyeceğim. Size sorular bırakacağım. Çünkü bazen insanın kalbini cevaplar değil, doğru sorular uyandırır.
Bu soruları dersten çıktıktan sonra düşünmenizi istiyorum. Belki arabada, belki evde, belki iş yerinde, belki gece herkes uyuduktan sonra…
Kendimize soralım:
Ben rızkı gerçekten Allah katında mı arıyorum, yoksa yalanın, faizin, hilenin, insanların onayının içinde mi arıyorum?
Benim hayatımda putlaşan bir şey var mı?
Kaybetmekten en çok korktuğum şey ne?
Eğer onu kaybetmemek için Allah’ın sınırını çiğniyorsam, onu kalbimde nereye koymuşum?
Ben hangi günahı “bu devirde böyle” diyerek normalleştiriyorum?
Kime “bir şey olmaz” dedim?
Kime yanlış bir yolu kolaylaştırdım?
Kime “herkes yapıyor” diyerek vicdanını susturmasını öğrettim?
Benim dilim insanları Allah’a mı çağırıyor, yoksa dünyaya mı bağlıyor?
Çocuğuma başarıyı mı öğretiyorum, yoksa ahlakı mı?
Eşime sevgiyi mi gösteriyorum, yoksa bağımlılığı mı?
Anne babama hürmet ederken Allah’ın hududunu koruyor muyum?
İşimi büyütürken ruhumu küçültüyor muyum?
Para kazanırken bereketimi kaybediyor muyum?
İnsanların gözünde büyümek için Allah katında küçülüyor olabilir miyim?
Ben şükrediyor muyum, yoksa sadece daha fazlasını mı istiyorum?
Bana verilen nimetler beni Allah’a mı yaklaştırıyor, yoksa benden Allah’ı mı uzaklaştırıyor?
Ben tebliğ ederken insanları eziyor muyum, yoksa hakikati apaçık ve merhametle mi anlatıyorum?
Birinin değişmemesinin yükünü gereğinden fazla omzuma alıp kendi haddimi aşıyor muyum?
Ben gerçekten Allah’a döneceğimi hatırlayarak mı yaşıyorum?
Bugün ölsem, peşinden koştuğum şeyler bana şahit mi olur, yük mü olur?
Ve en son şunu soralım:
Benim gemim ne?
Bugünün tufanları içinde beni ne kurtaracak?
Param mı?
Makamım mı?
İnsanların alkışı mı?
Ailem mi?
Çocuğum mu?
İşim mi?
Yoksa imanım, salih amelim, mizanım, şükrüm, takvam ve Allah’a dönüş bilincim mi?
Rabbim bizi rızkı yanlış kapılarda arayanlardan değil, rızkı Allah katında arayanlardan eylesin.
Rabbim bizi sahte ilahların peşinde tükenenlerden değil, yalnız O’na kulluk edenlerden eylesin.
Rabbim bizi nimeti ilah edinenlerden değil, nimetin sahibine şükredenlerden eylesin.
Rabbim bizi zorbalık yapanlardan değil, apaçık, merhametli ve hikmetli tebliğ edenlerden eylesin.
Rabbim bizi dünyada kaybolanlardan değil, dönüşün Allah’a olduğunu unutmayanlardan eylesin.
Âmin.
