CANER’İN HİKÂYESİNE ANKEBÛT SURESİNDEN BAKMAK

Düşünün…

Bir evin tek erkek çocuğu.

Dört kız kardeşin ortasında büyüyen bir Caner…

Anne seviyor.

Baba seviyor.

Kız kardeşler seviyor.

El üstünde tutuluyor.

İstediği oluyor.

İtiraz eden az.

Bedel ödeten az.

Sorumluluk veren az.

Belki aile bunu sevgi zannediyor.

Ama burada Ankebût Suresi’nin daha ilk ayetlerinde verdiği çok önemli bir ölçüyü hatırlamak gerekiyor:

İnsan sadece sözle bırakılmaz.

İnsan denenir.

İnsan imtihan edilir.

Çünkü hayat insana şunu sorar:

“Sen gerçekten kimsin?”

Caner çocukluğunda yeterince sınanmadı.

Her istediğinin olması, onda güçlü bir bilinç değil; yanlış bir özgüven oluşturdu.

Burada çok önemli bir şey var:

Çocuğu korumakla çocuğun önündeki bütün engelleri kaldırmak aynı şey değildir.

Çünkü çocuk hiç bedel ödemezse hayatın mizânını öğrenemez.

Beklemeyi öğrenemez.

“Hayır” cevabını öğrenemez.

Kaybetmeyi öğrenemez.

Sınırı öğrenemez.

Haddini öğrenemez.

Sonra hayatın içine çıktığında herkesin de ona ailesi gibi davranacağını zanneder.

Ama hayat öyle değildir.

Ankebût Suresi işte daha başlangıçta bunu söylüyor:

İmtihansız olgunluk yoktur.

Bedelsiz gelişim yoktur.

Sadece “ben biliyorum”, “ben yaparım”, “ben seçerim” demek yetmez.

Hayat yaptığın seçimin sonucunu önüne getirir.

Caner büyüyor.

Evlilik çağına geliyor.

Ailesi uyarıyor.

Belki kız kardeşleri söylüyor.

Belki anne baba söylüyor.

Ama Caner dinlemiyor.

Çünkü çocukluğundan beri kararlarının önünde fazla sınır olmamış.

Bu defa kendi istediğini yapıyor.

Çiğdem’le evleniyor.

Burada Ankebût Suresi’nin çok temel bir mesajıyla karşılaşıyoruz:

İnsanın seçimi de imtihanıdır.

Biz bazen yaşadığımız her acıya:

“Bu benim kaderimmiş.”

diyoruz.

Hayır.

Bazen kader dediğimiz şey, dün yaptığımız tercihin bugünkü sonucudur.

Kaderi bahane edip sorumluluktan kaçamayız.

Caner bir tercih yaptı.

Bu tercih yanlış çıktı.

Evlilik zamanla ağırlaştı.

Huzur bozuldu.

Evde dil bozuldu.

Davranışlar bozuldu.

Saygı bozuldu.

Mizan bozuldu.

Ve mizan bozulduğunda ev sadece fiziksel olarak ayakta kalır.

İçeriden çökmeye başlar.

Ankebût Suresi’nde çok güçlü bir benzetme vardır:

Allah’tan başka dayanaklar edinenlerin durumu örümceğin evine benzetilir.

İşte burada Caner’in kurduğu ilk eve bakın.

Dışarıdan bir ev var.

Nikâh var.

Çocuk var.

Aile görüntüsü var.

Ama güven yoksa…

Adalet yoksa…

Merhamet yoksa…

Huzur yoksa…

O evin duvarları sağlam olsa ne olur?

İçindeki bağ örümcek ağına dönmüştür.

Çünkü ev dediğimiz şey beton değildir.

Ev güven demektir.

Ev huzur demektir.

Ev insanın kendisini emniyette hissettiği yerdir.

Eğer insan kendi evine girerken tedirgin oluyorsa, orada bina vardır ama gerçek anlamda yuva yoktur.

Caner bu evden kaçıyor.

Ve insan çoğu zaman bir yanlışın acısından kurtulmak isterken, düşünmeden ikinci yanlışa koşabilir.

İşte Feriha burada devreye giriyor.

Caner birinci yanlıştan ders çıkarmadan ikinci kapıyı açıyor.

Bu çok önemli.

Çünkü insan imtihanı anlamazsa imtihan şekil değiştirir ama devam eder.

İsim değişir.

Adres değişir.

Eş değişir.

Şehir değişir.

Ama insan değişmemişse aynı problem başka bir biçimde yeniden karşısına çıkar.

Ankebût Suresi insanı sadece dışarıdaki düşmana bakmaya çağırmaz.

İnsanı kendi içine de bakmaya çağırır.

Caner’in sorusu şu olmamalıydı sadece:

“Çiğdem bana ne yaptı?”

Şunu da sormalıydı:

“Ben neden bu seçimi yaptım?”

“Ben hangi işareti görmedim?”

“Ben hangi uyarıyı dinlemedim?”

“Neden tekrar aynı tür bir kapıya yöneldim?”

İşte insanın olgunlaşması burada başlıyor.

Çünkü sürekli başkasını suçlayan insan değişmez.

Kendi payını gören insan değişmeye başlar.

Feriha da Caner’i aldatıyor.

İkinci ev de yıkılıyor.

İki evlilik…

İki acı…

İki kız çocuğu…

Ama hikâye burada bitmiyor.

Çünkü Caner’in asıl imtihanı belki eşleri değil.

Asıl imtihanı, kaybetmekten korktuğu şeylere fazla bağlanması.

Birinci evlilikten Füsun var.

İkinci evlilikten Saadet var.

Caner bu çocukları kaybetmek istemiyor.

Bu anlaşılır bir şey.

Bir baba çocuğunu sever.

Ama Ankebût Suresi burada bize çok ince bir sınır öğretir:

Sevmek başka, dayanmak başka.

İnsan çocuğunu sever.

Ama çocuğunu hayatının mutlak merkezine koyarsa denge bozulur.

İnsan eşini sever.

Ama eşini mutluluğunun tek kaynağı yaparsa denge bozulur.

İnsan para kazanır.

Ama parayı güvenliğinin sahibi zannederse denge bozulur.

İşte Ankebût’taki örümcek evi tam burada tekrar karşımıza çıkıyor.

Caner sanki kızlarının sevgisini satın alabileceğini düşünüyor.

Veriyor.

Daha fazla veriyor.

Biraz daha veriyor.

Belki:

“Ben verirsem beni sever.”

diyor.

“Ben istediğini yaparsam benden kopmaz.”

diyor.

“Ben maddi olarak yanında olursam benim yanımda olur.”

diyor.

Ama sevgi böyle kurulmaz.

Para ilişki kurabilir.

Ama sadakat satın alamaz.

Hediye mutluluk verebilir.

Ama karakter inşa edemez.

Maddi imkân rahatlık verir.

Ama vefa üretemez.

Caner burada yine aynı hatayı yapıyor.

Çocukluğunda kendisine yapılanı çocuklarına yapıyor.

Onun önüne sınır konmadı.

O da kızlarının önüne sınır koymuyor.

O bedel ödemedi.

O da çocuklarına bedel ödetmiyor.

Her istediği karşılandı.

O da çocuklarının her istediğini karşılıyor.

Peki sonra ne oluyor?

Aynı karakter döngüsü tekrar üretiliyor.

İşte burada Ankebût Suresi’nin imtihan anlayışı çok önemli.

Çocuğu her imtihandan kurtarmaya çalışırsanız, çocuğun gelişimini de engelleyebilirsiniz.

Çünkü insan biraz beklemeyi öğrenmelidir.

Bir şey için çalışmayı öğrenmelidir.

Her istediğinin olmayacağını öğrenmelidir.

Kaybetmeyi öğrenmelidir.

Hayır cevabını öğrenmelidir.

Hatta bazen kendi yaptığı yanlışın sonucuyla yüzleşmelidir.

Çünkü sonuçla yüzleşmeyen insan sorumluluk geliştiremez.

Caner’in Füsun’la ilişkisinde mizan bozuluyor.

Bir taraf sürekli veriyor.

Bir taraf sürekli talep ediyor.

Bu sevgi değildir artık.

Bu bir alışverişe dönüşebilir.

“Bana verirsen seni görürüm.”

“Benim istediğimi yaparsan sana yaklaşırım.”

Bu noktada sevgi, şartlı bir ilişkiye dönüşür.

Peki Ankebût Suresi ne diyor?

İnsanların kurduğu her bağ sağlam değildir.

Bazı bağlar örümcek ağı gibidir.

Çıkar varsa vardır.

Para varsa vardır.

Rahatlık varsa vardır.

İlgi varsa vardır.

Fakat zor gün geldiğinde dağılır.

Gerçek bağ ise imtihanda belli olur.

İşte tam burada Caner’in dört kız kardeşine bakmak gerekiyor.

Bu kadınlar yıllardır Caner’in hayatında.

Sessizce durmuşlar.

Koşmuşlar.

Destek olmuşlar.

Belki evliliğinde yanında durmuşlar.

Belki çocuklarıyla ilgili sıkıntılarında yanında olmuşlar.

Belki maddi ve manevi yükünü çekmişler.

Onların sevgisinde büyük bir fark var:

Sürekli bir karşılık talebi yok.

Caner’in cebindeki paraya göre değişen bir sevgi yok.

Caner’in her dediğini yapmasına bağlı bir bağlılık yok.

Burada bedel var.

Ve benim derslerimde sürekli söylediğimiz gibi:

Bir şeyin kıymeti çoğu zaman onun için ödenen bedelle anlaşılır.

Sevgi de böyledir.

Vefa da böyledir.

Dostluk da böyledir.

İman da böyledir.

Ankebût Suresi bunun suresidir zaten.

“İman ettik.” demek kolay.

Ama iman için neyin bedelini ödedin?

“Seviyorum.” demek kolay.

Peki sevgin için ne yaptın?

“Ben aileme bağlıyım.” demek kolay.

Peki ailen zor durumdayken neredeydin?

Caner’in kız kardeşleri belki bunu yıllardır amel ile gösteriyor.

Caner ise bunu yeterince görmüyor.

Neden?

Çünkü insan bazen uzaktaki sevgiyi büyütür, yanındaki sevgiyi sıradanlaştırır.

Sahip olmadığı şeyin peşinde koşar.

Zaten sahip olduğu nimetin değerini unutur.

İşte burada Fatiha’daki “Elhamdülillah” bilinciyle Ankebût Suresi birleşiyor.

Nimeti görmek…

Nimeti vereni görmek…

Elindekinin değerini fark etmek…

Caner kızlarının sevgisini kazanmaya çalışırken, zaten onu seven insanların sevgisini ihmal ediyor olabilir.

Bu da bir şükür problemidir.

Çünkü şükür sadece:

“Elhamdülillah.”

demek değildir.

Şükür nimetin değerini bilmektir.

O nimete hakkını vermektir.

Peki Caner ne yapmalı?

Önce kendi hayatının sorumluluğunu almalı.

“İlk eşim böyleydi.”

“İkinci eşim şöyleydi.”

“Çocuklarım nankör.”

demeden önce:

“Ben bu hikâyede neyi yanlış yaptım?”

demeli.

İşte Ankebût Suresi’nin insanı olgunlaştıran tarafı burada.

İmtihan insanı suçlu bulmak için gelmez.

İmtihan insanı uyandırmak için gelir.

Caner şunu fark etmeli:

Ben seçimlerimde acele ettim mi?

Uyarıları neden dinlemedim?

Kendi arzumla hakikati birbirine karıştırdım mı?

İlk evliliğin yarasını iyileştirmeden ikinci ilişkiye mi girdim?

Çocuklarımı kaybetme korkusu yüzünden onların yanlışlarını mı besledim?

Sevgi zannettiğim şey aslında bağımlılık mı?

Bunları sormadan hayat değişmez.

Bir de burada çok önemli bir kavram var:

Haddini bilmek ve sınır koymak.

Caner çocuklarına:

“Sizi seviyorum ama yanlışınıza ortak olmam.”

diyebilmelidir.

“Sizi seviyorum ama sevgimi parayla satın almaya çalışmayacağım.”

diyebilmelidir.

“Sizi seviyorum ama beni kullanmanıza izin vermeyeceğim.”

diyebilmelidir.

Çünkü sınır koymak sevgisizlik değildir.

Tam tersine bazen gerçek sevgi sınır koyar.

Çocuğuna hiçbir sınır koymayan anne baba çocuğunu seviyor olabilir ama ona zarar da veriyor olabilir.

Nasıl?

Çünkü hayat bir gün o çocuğa sınır koyacak.

Ve sınır görmeden büyüyen insan hayatın sınırına çarptığında parçalanabilir.

Burada mizan devreye giriyor.

Caner kızlarını sevsin.

Ama kız kardeşlerinin hakkını da görsün.

Çocuklarına destek olsun.

Ama onları tembelliğe ve taleplere alıştırmasın.

Geçmişte yaptığı hatalar için kendisini ömür boyu cezalandırmasın.

Ama aynı hataları da tekrarlamasın.

İşte adalet budur.

Mizan budur.

Ankebût Suresi’nin sonundaki çok güçlü mesajı da Caner’in hikâyesine koyabiliriz:

“Bizim uğrumuzda çaba gösterenleri elbette yollarımıza ulaştıracağız.”

Demek ki çıkış var.

Caner’in hayatı bitmiş değil.

İki yanlış evlilik yapmış olabilir.

Çocuklarıyla ilişkisi bozulmuş olabilir.

Kardeşlerini ihmal etmiş olabilir.

Ama insan hatasını fark ettiği an yeni bir yol başlar.

Yeter ki çaba göstersin.

Ne çabası?

Önce gerçeği kabul etme çabası.

Sonra sınır koyma çabası.

Sonra adaleti yeniden kurma çabası.

Sonra bozulan ilişkilerde kendi payını düzeltme çabası.

Belki kızlarına ilk defa:

“Ben sizi seviyorum ama artık sevgimizi para üzerine kurmayacağız.”

diyecek.

Belki kız kardeşlerine:

“Yıllardır benim yanımda olduğunuzu göremedim.”

diyecek.

Belki kendi anne babasının onu büyütürken yaptığı hataları fark edecek ve aynı modeli çocuklarına aktarmaktan vazgeçecek.

İşte bu cihaddır.

İnsanın kendi nefsiyle mücadelesidir.

Çünkü bazen insan için en zor şey dışarıdaki düşmanla savaşmak değildir.

Kendi yanlışını kabul etmektir.

Caner’in en büyük imtihanı belki Çiğdem değildi.

Feriha da değildi.

Füsun da değil.

Saadet de değil.

Caner’in en büyük imtihanı kendi içindeki Caner olabilir.

Çocukluğundan beri:

“Benim istediğim olmalı.”

diyen Caner…

“Ben yanlış yapmam.”

diyen Caner…

Kaybetmekten korktuğu için sürekli veren Caner…

Sevilmek için kendisini tüketen Caner…

İşte asıl dönüşüm burada başlayacak.

Ankebût Suresi bize sürekli şunu anlatıyor:

Yanlış dayanakları bırak.

Örümcek ağlarını fark et.

Sahte güvenleri fark et.

İnsanları Allah’ın yerine koyma.

Parayı sevginin kaynağı zannetme.

Çocuğu hayatının ilahı hâline getirme.

Eşini hayatının mutlak merkezi hâline getirme.

Çünkü insana taşıyamayacağı bir makam verirsen hem onu bozarsın hem kendini.

İnsan insandır.

Çocuk çocuktur.

Eş eştir.

Kardeş kardeştir.

Para paradır.

Hiçbiri ilah değildir.

Hiçbiri mutlak güven kaynağı değildir.

Ve belki Caner’in bugün kendisine sorması gereken sorular şunlardır:

Ben çocuklarımı mı seviyorum, yoksa onları kaybetmekten mi korkuyorum?

Onlara verdiğim şey sevgi mi, yoksa sevgilerini satın alma çabası mı?

Ben kız kardeşlerimin yıllardır ödediği bedeli görüyor muyum?

Bana sadık kalanlarla, sadece menfaat olduğunda yanımda kalanları ayırt edebiliyor muyum?

Ben iki evlilikte de sadece karşı tarafın yanlışını mı gördüm?

Yoksa kendi seçimlerimi de sorgulayabiliyor muyum?

Çocukluğumda bana yapılan yanlış yetiştirme biçimini şimdi kendi çocuklarımda tekrar ediyor muyum?

Benim hayatımdaki örümcek ağı nedir?

Çocuklarım mı?

Geçmişim mi?

Param mı?

Yalnız kalma korkum mu?

İtibarım mı?

Ve en önemlisi:

Ben bundan sonra aynı Caner olarak mı devam edeceğim?

Yoksa bu imtihandan ders alıp başka bir insana mı dönüşeceğim?

İşte Ankebût Suresi Caner’in hikâyesine buradan bakar.

Mesele sadece iki kötü evlilik değildir.

Mesele bir insanın yıllar içinde kurduğu yanlış dayanaklardır.

Mesele sevginin ölçüsünün bozulmasıdır.

Mesele bedelsiz yetiştirmenin sonuçlarıdır.

Mesele hak ile batılı ayırt edebilme bilincidir.

Mesele insanı olması gereken yerden daha yukarı koymamaktır.

Ve sonunda mesele şudur:

İmtihan geldiğinde insan yıkılacak mı, yoksa uyanacak mı?

Çünkü Ankebût bize şunu öğretir:

Örümcek ağı yıkılabilir.

Ama insan ağı değil, hakikati tutarsa yeniden ayağa kalkabilir.

One Comment

  1. çocukluğumuzda karşılanmamış hangi duyguyu, bugün çocuklarımıza sınırsızca vererek hangi yoksunluğumuzu telafi etmeye çalışıyoruz? Bedel ödemeden büyümüşsek ve onlara da hiçbir bedel ödetmeden, istedikleri her şeyi veriyorsak; acaba onların ihtiyacını mı karşılıyoruz, yoksa kendi içimizde eksik kalan değer görme, yeterli olma ve koşulsuz sevilme duygusunu mu besliyoruz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir