Allah Âdem’in hata yapacağını biliyorsa neden engellemedi?

Burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Allah, Hz. Âdem’in ne yapacağını bilmiyor muydu?

Elbette biliyordu.

İblis’in ona vesvese vereceğini de biliyordu. Âdem’in yasaklanan ağaca yaklaşabileceğini de biliyordu. İsteseydi İblis’i Âdem’e yaklaştırmayabilirdi. İsteseydi o ağacı oraya koymayabilirdi. İsteseydi Âdem’in yanlış tercih yapmasına fiilen engel olabilirdi.

Ama engel olmadı.

Neden?

Çünkü Allah’ın bir davranışın gerçekleşmesine imkân vermesi, o davranıştan razı olduğu anlamına gelmez.

Allah Âdem’e açıkça:

“Şu ağaca yaklaşmayın.”
A‘râf 19

dedi.

Yani yanlışın yanlış olduğunu bildirdi.

İblis’i de uyardı.

Fakat tercihi tamamen ortadan kaldırmadı.

Çünkü tercih ortadan kalkarsa imtihan da ortadan kalkar.

İnsan yalnızca doğruyu yapabilecek şekilde yaratılmış olsaydı, yaptığı doğrunun ahlaki anlamı ne olurdu?

Yalan söyleme imkânınız hiç yoksa doğru sözlü olmanızın sınavı olmaz.

Haksızlık yapma imkânınız yoksa adaletli olmanızın sınavı olmaz.

İsyan edemiyorsanız itaat etmenin sınavı olmaz.

İnkâr etme imkânınız yoksa iman etmenin tercihe dayalı yönü olmaz.

Kibirlenme imkânınız yoksa tevazunun değeri anlaşılmaz.

Yanlış yapma ihtimaliniz yoksa tevbenin anlamı da ortaya çıkmaz.

Kur’an bunun için insana yolu gösterdiğini fakat karşısında bir tercih bulunduğunu söyler:

“Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olur, ister nankör.”
İnsan 3

Ve yine:

“Biz ona iki yolu göstermedik mi?”
Beled 10

Demek ki insanın sınavının temelinde seçebilmek vardır.

Seçim varsa seçenek de olmalıdır

Bir insanın gerçekten seçim yapabilmesi için önünde farklı yolların bulunması gerekir.

Tek bir yol varsa aslında seçim yoktur.

Bir odada yalnızca tek kapı varsa:

“Ben bu kapıyı seçtim.”

demek çok anlamlı değildir.

Başka kapı yoktu zaten.

Ama önünüzde iki kapı varsa, işte o zaman seçim ortaya çıkar.

Kur’an’daki insan hayatı da böyledir:

Hak vardır, batıl vardır.

Doğru vardır, yanlış vardır.

Şükür vardır, nankörlük vardır.

İman vardır, inkâr vardır.

Tevazu vardır, kibir vardır.

Salih amel vardır, bozgunculuk vardır.

İnsan bunların arasında karar verir.

İşte bu yüzden Allah Âdem’i robot gibi yaratmadı.

Allah:

“Bunu yapmayacaksın ve yapma ihtimalin de olmayacak.”

demedi.

“Bunu yapma.”

dedi.

İkisinin arasında çok büyük fark vardır.

Birincisinde mecburiyet vardır.

İkincisinde sorumluluk vardır.

İblis neden vardı?

Burada İblis meselesi de anlam kazanıyor.

İblis zorlayıcı değildir.

İblis’in insan üzerinde mutlak bir gücü yoktur.

O teklif eder.

Vesvese verir.

Yanlışı güzel göstermeye çalışır.

Korkutur.

Vaatlerde bulunur.

Âdem’e de aynısını yaptı:

“Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?”
Tâhâ 120

Ama son kararı Âdem verdi.

İşte bu yüzden Âdem sonunda:

“Şeytan bana bunu yaptırdı.”

demedi.

“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.”
A‘râf 23

dedi.

Çünkü seçimi kendisinin yaptığını biliyordu.

Bu çok önemli.

İblisin varlığı insanın sorumluluğunu kaldırmıyor.

Nasıl ki bugün çevreniz size:

“Faize gir.”

diyebilir.

Bir arkadaşınız:

“Bir defadan bir şey olmaz.”

diyebilir.

Birisi:

“Herkes böyle yapıyor.”

diyebilir.

Ama sonunda imzayı atan sizsiniz.

Kararı veren sizsiniz.

Seçimi yapan sizsiniz.

Allah neden yanlışı tamamen ortadan kaldırmadı?

Çünkü o zaman insanın ahlaki yolculuğunun çok önemli bir bölümü ortadan kalkardı.

İnsan:

doğru ile yanlışı,

hak ile batılı,

itaat ile isyanı,

şükür ile nankörlüğü,

tevazu ile kibri

karşılaştırarak öğreniyor.

Burada sizin derslerde üzerinde durduğunuz zıtlık meselesi çok önemli.

Kur’an:

“Her şeyden çiftler yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.”
Zâriyât 49

buyuruyor.

Bunu her kavramın mutlaka birebir fiziksel bir “zıddı” vardır şeklinde değil; yaratılmış âlemde karşıtlıkların, çiftlerin, değişimlerin ve sınırların bulunduğunu gösteren büyük bir işaret olarak okumak daha doğru olur.

Biz birçok şeyi karşıtı sayesinde fark ediyoruz.

Geceyi gündüz sayesinde,

gündüzü gece sayesinde,

açlığı tokluk sayesinde,

hastalığı sağlık sayesinde,

fakirliği zenginlik sayesinde,

sıcağı soğuk sayesinde,

karanlığı aydınlık sayesinde,

inişi çıkış sayesinde

daha iyi anlayabiliyoruz.

Hatta nimetin değerini çoğu zaman nimetin yokluğunda fark ediyoruz.

Sağlıklı insan sağlığını çok düşünmüyor.

Hastalandığında sağlığın değerini anlıyor.

Tok insan ekmeğin değerini unutabiliyor.

Aç kaldığında lokmanın kıymetini anlıyor.

Bir insan sevdiğini kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında onun kıymetini daha fazla fark edebiliyor.

Âdem cennetin değerini de zıddıyla öğrendi

İşte Âdem açısından da çok çarpıcı bir taraf var.

Âdem cennetin içindeydi.

Her şey vardı.

Açlık yoktu.

Susuzluk yoktu.

Çıplaklık ve barınma problemi yoktu.

Bolluk vardı.

Ama insan bazen sürekli içinde bulunduğu nimetin değerini tam olarak fark etmeyebilir.

Sonra Âdem sınırı geçti.

Ve düşüş gerçekleşti.

Artık cennetin karşısındaki hayatı da görecekti:

Emek.

Açlık.

Mücadele.

Bedel.

Kaybetme.

Ölüm.

Yorgunluk.

Böylece nimet ile nimetin yokluğu arasındaki fark da görünür hâle geldi.

Bu açıdan bakınca hata iyi olduğu için değil; Allah o hatanın sonucunu da eğitime ve hidayete dönüştürebildiği için Âdem’in yolculuğunun bir parçası hâline geldi.

Bu ayrım önemli:

Allah yanlışı emretmedi.

Yanlışın yapılabilmesine imkân verdi.

Âdem yanlışı seçti.

Sonra Allah ona dönüş yolunu gösterdi.

İnsan düşmeden bazı şeyleri anlayamıyor

Bazen insan:

“Ben kibirli değilim.”

der.

Ama kendisine makam verildiğinde ne olduğu ortaya çıkar.

“Ben mala bağlı değilim.”

der.

Malını kaybetme ihtimali doğduğunda gerçek bağlılığı görünür.

“Ben Allah’a teslimim.”

der.

Ama istediği şey olmayınca isyan edip etmediği ortaya çıkar.

“Ben sözümün eriyim.”

der.

Ama verdiği sözü tutmak ona 100 bin lira kaybettirdiğinde gerçek karakteri ortaya çıkar.

İşte sınav böyle bir şeydir.

İnsan kendi içinde olanı çoğu zaman seçim anında görür.

Âdem de seçim yaptı.

Sonra yaptığı seçimin sonucunu gördü.

Ve çok önemli başka bir seçim daha yaptı:

Kibir mi?

Tevbe mi?

Suçu başkasına atmak mı?

Sorumluluğu almak mı?

Âdem’in ikinci seçimi birincisinden daha önemliydi

İlk seçiminde yanlış yaptı.

Ama ikinci seçiminde doğruyu yaptı.

İblis de yanlış yaptı.

Fakat ikinci seçiminde yine yanlış yaptı.

İblis:

“Ben hata yaptım.”

demedi.

Allah’a karşı gerekçe üretti.

Kendini üstün gördü.

Suçu dışarıya taşıdı.

Âdem ise:

“Biz kendimize zulmettik.”

dedi.

İşte insanın özgür iradesinin başka bir boyutu burada ortaya çıkıyor.

Sadece:

“Günah işleyeyim mi, işlemeyeyim mi?”

seçimi yok.

Bir de:

“Hata yaptıktan sonra ne yapacağım?”

seçimi var.

Özür mü dileyeceğim?

Kibir mi yapacağım?

Tevbe mi edeceğim?

Kendimi mi savunacağım?

“Ben yanlış yaptım.”

mı diyeceğim?

“Onun yüzünden oldu.”

mu diyeceğim?

İşte Âdem ile İblis’in yolları burada ayrılıyor.

Zıtlıklar bize sınırı öğretiyor

Bu konunun çok güzel başka bir tarafı daha var.

Yaratılmış olan her şey sınırlıdır.

Gece başlar ve biter.

Gündüz başlar ve biter.

Yağmur başlar ve biter.

Kuraklık başlar ve biter.

Çocukluk başlar ve biter.

Gençlik başlar ve biter.

Sağlık değişebilir.

Hastalık değişebilir.

Zenginlik gidebilir.

Fakirlik bitebilir.

Bir buğday tohumu toprağa düşer, filiz olur, başak olur, tekrar tohuma dönüşür.

Doğum vardır.

Ölüm vardır.

Bir hâlin bittiği yerde başka bir hâl başlar.

İşte bütün bu değişimler insana çok büyük bir hakikati gösteriyor:

Yaratılmış olan hiçbir şey mutlak değildir.

Hepsinin sınırı vardır.

Malın sınırı vardır.

Ömrün sınırı vardır.

Bedenin sınırı vardır.

Gücün sınırı vardır.

Aklın sınırı vardır.

Bilginin sınırı vardır.

İnsanın sınırı vardır.

Ve bütün bu sınırlı varlıklar içerisinde insan, sınırsız kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu anlamaya başlar.

Âdem’in daha önce konuştuğumuz hatası da burada yeniden anlam kazanıyor.

Şeytan ona ne vaat etmişti?

Ebedîlik.

Yani sınırlı olan yaratılmış bir nimeti sanki sınırsızlaştırabilecekmiş gibi gösterdi.

Oysa ebedîliğin gerçek sahibi Allah’tır.

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır.

Zıtlık aynı zamanda hareket oluşturuyor

Bir de zıtlıkların hayatın hareketiyle ilişkisi var.

Açlık olmasa insan yemek aramaz.

Susuzluk olmasa suya yönelmez.

Soğuk olmasa korunma ihtiyacı doğmaz.

Bilgisizlik olmasa öğrenme çabası ortaya çıkmaz.

Hata olmasa düzeltme ihtiyacı görülmez.

Günahın fark edilmesi tevbenin kapısını açar.

Kaybetmek, bazen nimetin kıymetini öğretir.

Gece dinlenmeye,

gündüz çalışmaya

zemin hazırlar.

Kur’an da gece ve gündüzün birbirini takip etmesini sürekli düşünmemiz gereken ayetlerden biri olarak önümüze koyar.

Yani hayat durağan değildir.

Değişim vardır.

Değişim hareket oluşturur.

Hareket süreç oluşturur.

Süreç bizim zaman dediğimiz şeyi yaşatır.

Ve bütün bu süreçlerin içinde insan sürekli seçim yapar.

O hâlde Allah neden izin verdi?

Şimdi ilk soruya tekrar dönelim.

Allah Âdem’in hata yapacağını biliyordu.

İblis’in vesvese vereceğini biliyordu.

Ama buna rağmen iradeyi ortadan kaldırmadı.

Çünkü Allah insanı sadece var olan bir canlı olarak değil, seçimlerinin sorumluluğunu taşıyan bir varlık olarak yarattı.

Kur’an:

“Hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”
Mülk 2

buyuruyor.

Sınav varsa seçim olmalıdır.

Seçim varsa farklı yollar bulunmalıdır.

Farklı yollar varsa insanın yanlış yolu seçme ihtimali de vardır.

Ama Allah insanı yalnız bırakmıyor.

Aklını veriyor.

Fıtratını veriyor.

Ayetlerini gönderiyor.

Peygamberleri gönderiyor.

Uyarıyor.

Doğruyu ve yanlışı gösteriyor.

Sonra:

“Şimdi seç.”

diyor.

Bunun için Allah’ın Âdem’in yanlış tercihine engel olmaması, Âdem’in yanlışını Allah’ın istediği anlamına gelmez.

Tam tersine Allah önceden:

“Yaklaşma.”

diyerek doğrunun hangisi olduğunu göstermişti.

Fakat insanın seçimini de gerçek bir seçim olarak bıraktı.

Ve Âdem düştüğünde ona dönüş kapısını da açtı.

Bence bu bölüm, yazının ana mesajını çok daha güçlü hâle getiriyor:

İnsan özgür olduğu için hata yapabilir.
Ama yine özgür olduğu için tevbe de edebilir.

İnsan yanlış ile doğru arasında seçim yapabildiği için yaptığı iyiliğin değeri vardır.

Ve Âdem kıssasının belki en güzel mesajlarından biri de budur:

Allah insanı hata yapamayacak bir varlık olarak yaratmadı.

Hatasını fark edip Allah’a dönebilecek bir varlık olarak yarattı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir