Sofradaki Eksik Sandalye

Kapı Mehmet’in yüzüne kapanırken poşetin içindeki ilaç şişeleri birbirine çarptı.

Çıkan o ince cam sesi, merdiven boşluğunda uzun uzun yankılandı.

Mehmet kapının önünde kaldı. Bir elinde annesinin ilaçları, diğerinde hastaneden aldığı tahlil sonuçları vardı.

Kapının arkasında annesinin terlik sesini duydu.

Bir adım…

Sonra bir adım daha…

Annesi kapıya kadar gelmişti. Mehmet bunu biliyordu. Nefesini bile duyuyordu.

Başını kapıya yaklaştırdı.

“Ana…”

İçeriden cevap gelmedi.

Mehmet bir kez daha seslendi:

“Ana, ben geldim. İlaçlarını getirdim.”

Sessizlik…

Babası az önce gözlerinin içine bakarak:

“Bir süre bu eve gelme.”

demişti.

Mehmet hâlâ duyduklarına inanamıyordu.

“Baba, ne yaptım ben?”

diye sormuştu.

Babası yüzünü çevirmişti.

“Sen ne yaptığını biliyorsun.”

“Bilmiyorum baba! Bilsem niye sorayım?”

“Ananı babanı yük görüyormuşsun. Yaptığın üç kuruş yardımı da herkesin başına kakıyormuşsun.”

Mehmet’in yüzü bir anda kızarmıştı.

“Kim söyledi bunu?”

“Kimin söylediğinin önemi yok.”

“Var baba! Böyle bir şey söylemedim ben. Sadece ‘Biraz da siz yardım edin, tek başıma yetişemiyorum.’ dedim.”

Babası elini kaldırmıştı.

“Uzatma! Kardeşlerin her şeyi anlattı.”

Mehmet içeriye doğru bakmıştı. Annesi salon kapısının yanında durmuş, başını öne eğmişti.

“Ana, sen de mi böyle düşünüyorsun?”

Annesi cevap vermemişti.

Mehmet’in sesi titremişti:

“Ana, yüzüme bak. Ben seni ne zaman yük gördüm?”

Kadın başını kaldırmamıştı.

Mehmet’in içinde yıllardır tuttuğu ne varsa o anda kabarmıştı.

“Gece ateşin çıktığında seni hastaneye kim götürdü? Babam ameliyat olduğunda sabaha kadar kapıda kim bekledi? Evin borcu geldiğinde kim ödedi? Ben sizden ne istedim? Bir defa yoruldum dedim. Bir defa yardım istedim!”

Babası kapıya doğru yürümüş, öfkeyle:

“Yeter artık! Bağırıp çağırma. Çık evimden!”

demişti.

Mehmet o an babasının yüzüne bakıp donakalmıştı.

Kırk altı yaşındaydı. Saçlarına ak düşmüştü. Yıllardır kendi evinin yükünü taşıyor, bir yandan da anne babasına yetişmeye çalışıyordu.

Ama babasının karşısında yine küçük bir çocuk olmuştu.

“Baba…”

Sesi güçlükle çıkmıştı.

“Sen bana gerçekten ‘Çık evimden.’ mi dedin?”

Babası cevap vermemişti.

Mehmet annesine dönmüştü.

“Ana, bir şey söyle. Bir tek sen söyle. Ben sizi ne zaman yalnız bıraktım?”

Annesinin dudakları kıpırdamış ama sesi çıkmamıştı.

Babası kapıyı açmıştı.

“Git Mehmet. Biraz herkes sakinleşsin.”

Mehmet ilaç poşetini sıkıca tutmuştu.

“Ben sakinim baba. Ben sadece ne yaptığımı öğrenmek istiyorum.”

“Git dedim!”

Kapı yüzüne kapanmıştı.

Şimdi merdiven boşluğunda tek başına duruyor, kapının arkasındaki annesinin nefesini dinliyordu.

“Ana…”

Yine cevap gelmedi.

İlaç poşetini yavaşça kapının yanına bıraktı. Eğilirken dizlerinin bağı çözüldü. Duvara tutunmasa yere düşecekti.

Merdivenlerden inerken otuz yıl önce aynı basamaklarda kardeşlerinin ellerinden tutarak okula götürdüğü günleri hatırladı.

Mehmet evin en büyük çocuğuydu.

On yedi yaşındayken babası çalıştığı inşaattan düşmüş, aylarca yatağa bağlı kalmıştı. Mehmet o yıl okulunu bırakmış ve işe başlamıştı.

Annesi ağlayarak:

“Okuluna devam et oğlum.”

demişti.

Mehmet onun ellerini tutmuştu.

“Baba iyileşsin, sonra devam ederim ana.”

Bir daha dönememişti.

Sabah karanlığında evden çıkar, akşam yorgun argın dönerdi. Aldığı parayı annesinin avucuna bırakırdı. Kendisine yol parası kadarını ayırırdı.

Kız kardeşi Zeynep üniversiteyi kazandığında harç parasını Mehmet ödemişti. Zeynep’in düğününde takılan bileziklerden biri aslında Mehmet’in aylarca biriktirdiği paraydı.

Küçük kardeşi Murat dükkân açmak istediğinde bankadan kredi çekmişti. Murat’ın işi tutmamış, borcu yine Mehmet kapatmıştı.

Hiçbirini anlatmamıştı.

Çünkü ona çocukluğundan beri:

“Sen büyüksün, idare et.”

denilmişti.

O da idare etmişti.

Kırılmış, idare etmişti.

Yorulmuş, idare etmişti.

Haksızlığa uğramış, yine idare etmişti.

İnsanları kaybetmekten o kadar korkmuştu ki yavaş yavaş kendisini kaybettiğini fark etmemişti.

Her şey annesinin banyoda düşmesiyle başlamıştı.

Mehmet iş yerindeyken komşuları aramıştı. Koşarak eve gelmiş, annesini yerde bulmuştu. Ambulansı bekleyememiş, sırtına alıp arabaya taşımıştı.

Hastanede saatlerce beklemişlerdi.

Annesinin önemli bir şeyi yoktu ama bir süre yalnız bırakılmaması gerekiyordu.

Mehmet o gece aile grubuna şu mesajı yazmıştı:

“Annem artık yalnız kalmasın. Ben gündüz çalışıyorum. Günleri aramızda paylaşalım. Herkes elinden geldiği kadar yardım etsin.”

Zeynep hemen cevap vermişti:

“Biz annemizi düşünmüyor muyuz yani?”

Mehmet yazmıştı:

“Öyle demedim. Tek başıma yetişemiyorum.”

Murat araya girmişti:

“Yaptıklarını başımıza kakacaksan yapmasaydın.”

Mehmet’in parmakları titremişti.

“Ben neyi başınıza kaktım?”

Murat cevap vermişti:

“Her fırsatta ‘Ben yaptım, ben götürdüm.’ diyorsun.”

“Çünkü gerçekten ben götürüyorum Murat! Bir gün de sen götür diyorum. Bunun neresi başa kakmak?”

“Sen zaten kendini hepimizden üstün görüyorsun.”

Mehmet telefonu elinden bırakıp ayağa kalkmıştı. Salonun içinde gidip gelmişti.

“Üstün mü görüyorum?”

Kendi kendine konuşmaya başlamıştı.

“Senin borcunu kim ödedi? Zeynep’in düğününde kim koşturdu? Bir gün karşılığını mı istedim?”

Telefon yeniden çalmıştı. Arayan Zeynep’ti.

Mehmet açar açmaz Zeynep bağırmaya başlamıştı:

“Annemle babamın huzurunu bozma! Her şeyi mesele yapıyorsun.”

Mehmet de ilk defa sesini yükseltmişti:

“Ben mi huzurlarını bozuyorum? Yıllardır biriniz elinizi taşın altına koymadınız! Ben bir kere yoruldum dedim diye kötü evlat oldum, öyle mi?”

“Bak, yine yaptıklarını sayıyorsun!”

“Saymıyorum! Beni buna siz mecbur bırakıyorsunuz. Ben de insanım, Zeynep! Ben de yoruluyorum!”

Zeynep telefonu kapatmıştı.

Ertesi gün anne babasının evine gittiğinde kapı yüzüne kapanmıştı.

Mehmet, evine dönerken arabayı yol kenarına çekti.

Direksiyonu iki eliyle tuttu. Parmakları bembeyaz olmuştu.

Önce ağlamadı.

Camdan dışarı baktı. İnsanlar ellerinde ekmek poşetleriyle evlerine gidiyordu. Bir kadın küçük torununu elinden tutmuş, karşıdan karşıya geçiriyordu.

Mehmet’in gözünün önüne annesi geldi.

Çocukken hastalandığında annesi başucunda sabaha kadar beklerdi. Ateşini eliyle ölçer, terleyen saçlarını geriye doğru tarardı.

Şimdi aynı kadın, kapının arkasında durmuş ve tek kelime söylememişti.

Mehmet başını direksiyona koydu.

“Ana…”

dedi.

Bu defa gözyaşlarını tutamadı.

Omuzları sarsıla sarsıla ağladı.

İnsan bazen annesini kaybetmeden de annesiz kalabiliyordu.

Aradan iki hafta geçti.

Pazar sabahı telefonuna aile grubundan bir bildirim geldi.

Zeynep bir fotoğraf paylaşmıştı.

Annesi, babası, Murat, Zeynep ve yeğenleri uzun sofranın etrafında oturuyordu. Masada sıcak ekmek, peynir, zeytin, yumurta ve çay vardı.

Herkes gülümsüyordu.

Mehmet fotoğrafı büyüttü.

Önce annesinin yüzüne baktı. Annesi gülümsüyordu ama gözleri yorgundu.

Sonra babasına baktı.

Murat’ın eli babasının omzundaydı.

Mehmet sandalyeleri tek tek saydı.

Bir zamanlar kendisinin oturduğu yerde küçük yeğeni oturuyordu.

Fotoğrafı kapattı.

Bir dakika sonra yeniden açtı.

Bir daha baktı.

Sonra bir daha…

Sanki fotoğrafın bir köşesinde kendisine ait bir iz bulursa hâlâ o ailenin parçası olduğunu anlayacaktı.

Bulamadı.

Annesine özelden yazdı:

“Ana, beni gerçekten görmek istemiyor musun?”

Mesaj görüldü.

Cevap gelmedi.

Bir saat bekledi.

Sonra bir saat daha…

Akşam oldu. Ekranda hâlâ cevap yoktu.

Mehmet mutfağa gitti. Kendisine çay koymak istedi. Bardağı doldururken eli titredi. Birkaç damla masaya döküldü.

Telefonunu önüne koydu. Fotoğrafı yeniden açtı.

Birden ayağa kalktı.

“Ben size ne yaptım?”

diye bağırdı.

Sesi boş evin duvarlarına çarptı.

“Ne yaptım ben size!”

Elini masaya vurdu. Çay bardağı devrilerek yere düştü. Cam parçaları mutfağa yayıldı.

Mehmet duvara yaslandı.

Öfkesi bir anda sönüp yerini derin bir çaresizliğe bıraktı. Yere oturdu. Kırık camların arasında ellerini yüzüne kapattı.

“Ben sizin için ömrümü verdim…”

Sesi ağlamaktan boğulmuştu.

“Bir sandalyeyi mi çok gördünüz bana?”

O günden sonra Mehmet’in hayatı yavaş yavaş karardı.

Sabahları yataktan kalkamıyordu. İşe geç kalıyor, önceden hiç yapmadığı hatalar yapıyordu. Bir müşterinin siparişini yanlış hazırlayınca patronu onu odasına çağırdı.

“Neyin var senin?”

“Bir şeyim yok.”

“Mehmet, gözümün içine bak. Bir aydır burada değilsin sen.”

Mehmet başını eğdi.

“Biraz yorgunum.”

Patron sert bir sesle:

“Herkes yorgun! Kendini toparla. Burası dert dinleme yeri değil.”

dedi.

Mehmet odadan çıktı.

İnsanların arasında yürüdü ama kimseye görünmüyormuş gibi hissetti. Ailesinde fazlalıktı, iş yerinde yüktü, kendi evinde ise yalnızdı.

Akşam eve geldiğinde perdeleri açmadı.

Bazen yemek yemeyi unutuyor, bazen annesinin sevdiği bir şeyi görünce farkında olmadan iki tane alıyordu.

Bir gün fırından annesinin sevdiği çörekten aldı. Arabaya bindiğinde elindeki pakete baktı.

Eskiden her cumartesi bu çörekten alır, annesine götürürdü.

Paketi göğsüne bastırdı.

“Sen bunu çok severdin ana.”

dedi.

Sonra arabasında, kimse görmesin diye başını öne eğip sessizce ağladı.

O gece seccadesini serdi.

Dua etmek istedi ama kelimeler boğazına dizildi. Uzun süre öylece oturdu.

Sonunda alnını yere koydu.

“Allah’ım…”

Başka bir şey söyleyemedi.

Gözyaşları seccadenin üzerine damladı.

Bir süre sonra kapı çaldı.

Mehmet açmadı.

Kapı tekrar çalındı.

“Mehmet, benim. Aç kapıyı.”

Gelen iş arkadaşı Hasan’dı.

Mehmet güçlükle kalkıp kapıyı açtı. Hasan içeri girdiğinde evin karanlığına baktı. Masanın üzerinde günlerdir yıkanmamış bardaklar, yerde katlanmamış çamaşırlar vardı.

“Niye karanlıkta oturuyorsun?”

Mehmet cevap vermedi.

Hasan perdeleri açtı. Sonra elindeki çorba kabını masaya koydu.

“Otur, biraz ye.”

“Canım istemiyor.”

“İstemese de iki kaşık ye.”

Mehmet sandalyeye oturdu ama kaşığı eline almadı.

Hasan karşısına geçti.

“Anlat.”

“Anlatacak bir şey yok.”

“Var. İnsan böyle sessizce çökmez.”

Mehmet başını kaldırdı.

“Beni istemiyorlar Hasan.”

“Kim?”

“Annem… Babam… Kardeşlerim…”

Bunu söylediği anda sesi kırıldı.

“Bir insanı anası babası istemezse geriye neyi kalır?”

Hasan hemen cevap vermedi. Sandalyesini yaklaştırıp Mehmet’in omzuna elini koydu.

Mehmet yıllardır içinde tuttuğu her şeyi o gece anlattı. Kapının yüzüne kapanmasını, annesinin susmasını, sofradaki fotoğrafı, cevap verilmeyen mesajı…

Sonunda çocuk gibi ağlamaya başladı.

Hasan onu susturmaya çalışmadı.

“Geçer.”

demedi.

“Boş ver.”

demedi.

Sadece yanında oturdu.

Bir süre sonra:

“Bu yük ağır. Tek başına taşıma.”

dedi.

Mehmet gözlerini sildi.

“Ben deli değilim.”

“Kim dedi sana deli diye?”

“Doktora git diyorsun.”

Hasan önündeki çorbadan bir kaşık alıp Mehmet’e uzattı.

“Kolun kırılsa doktora giderdin. İçin kırılmış. Onun da yardımını arayacağız.”

Mehmet ilk görüşmesine giderken utandı. Kapıdan geri dönmeyi düşündü. Fakat Hasan dışarıda onu bekliyordu.

İyileşmesi kolay olmadı.

Bazı sabahlar yataktan kalktı, bazı sabahlar yine kalkamadı.

Bir gün perdeleri açtı. Ertesi gün yeniden kapattı.

Bazen kendisini güçlü hissetti. Sonra sokakta annesine benzeyen bir kadın gördü, bütün günü dağıldı.

Ama artık yalnız değildi.

Konuşuyordu.

Yaşadıklarını anlamaya çalışıyordu.

Kendisini sürekli suçlamayı yavaş yavaş bırakıyordu.

Aylar sonra gece yarısı telefonu çaldı.

Arayan Murat’tı.

Mehmet’in kalbi sıkıştı. Telefonu açtı.

“Ağabey, babamı hastaneye kaldırdık.”

Mehmet hiçbir şey sormadan giyindi. Arabasına binip hastaneye koştu.

Koridora girdiğinde annesini bir sandalyede ağlarken gördü. Yanına gidip çömeldi.

“Ana, babam nasıl?”

Annesi başını kaldırdı. Aylar sonra ilk defa oğlunun yüzüne baktı.

“Doktorlar içeride.”

Mehmet annesinin elini tutmak istedi. Kadın elini uzattı ama Murat araya girdi.

“Şimdi olay çıkarma ağabey.”

Mehmet yavaşça ayağa kalktı.

“Ne olayı?”

“Babamın tansiyonu zaten senin yüzünden yükseldi. Buraya gelip yine kavga çıkarma.”

Mehmet’in yüzü gerildi.

“Beni sen aradın Murat.”

“Aradım diye geçmişi açma.”

Mehmet aylardır içinde biriktirdiği öfkeyi daha fazla tutamadı.

“Yeter!”

Koridordaki herkes dönüp onlara baktı.

“Ben gelmeyince hayırsızım, gelince kavga çıkarıyorum. Para lazım olduğunda ağabeyim. Hastaneye adam lazım olduğunda evladım. Ama sofraya otururken fazlalığım, öyle mi?”

Murat:

“Sesini kes!”

diye bağırdı.

Mehmet onun üzerine bir adım attı.

“Sen keseceksin sesini! Yıllardır sustum. Hepiniz rahat edesiniz diye sustum. Siz benim susmamı iyilik değil, mecburiyet sandınız!”

Annesi ağlayarak ayağa kalktı.

“Yapmayın oğlum…”

Mehmet annesine döndü. Gözlerinden yaş akıyordu.

“Ben o kapının önünde sana ‘Ana’ diye seslendim. Sen içerideydin. Bir kelime söylemedin.”

Annesi ellerini yüzüne kapattı.

Mehmet’in sesi alçaldı ama sözleri daha da ağırlaştı:

“Ben o gün yetim kaldım ana. Siz ölmemiştiniz ama ben yetim kaldım.”

Koridorda derin bir sessizlik oldu.

Murat başını çevirdi.

Annesi Mehmet’e doğru bir adım attı ama Mehmet geri çekildi.

“Babam için buradayım. Ne gerekiyorsa yaparım. Ama artık kendimi çiğnetmeyeceğim.”

Babası o gece hastanede kaldı. Durumu ciddi değildi. Mehmet sabaha kadar koridorda bekledi, sonra kimseye bir şey söylemeden evine döndü.

Aradan bir hafta geçti.

Yağmurlu bir akşamdı. Mehmet evinde çay koyarken kapı çaldı.

Kapıyı açtığında annesini gördü.

Kadının omuzlarındaki şal ıslanmış, saçlarının kenarından yağmur damlaları süzülmüştü. Elinde, Mehmet’in o gün kapıya bıraktığı ilaç poşeti vardı.

Mehmet poşeti hemen tanıdı.

Uzun süre birbirlerine baktılar.

Annesi titrek bir sesle:

“İçeri girebilir miyim oğlum?”

diye sordu.

Mehmet kenara çekildi.

Annesi içeri girdi. Mutfağa kadar yürüdü. Mehmet ona havlu verdi. Kadın sandalyesine oturdu ama şalını çıkarmadı.

Mehmet karşısına geçti.

Annesi ilaç poşetini masanın üzerine bıraktı.

“Bunu atamadım.”

Mehmet’in gözleri doldu.

“Niye geldin ana?”

Kadın başını eğdi.

“Senden özür dilemeye geldim.”

Mehmet sustu.

Annesinin elleri titriyordu.

“O gün kapının arkasındaydım.”

“Biliyorum.”

“Sesini duydum.”

“Biliyorum ana.”

“Çıkmak istedim. Baban çok öfkeliydi. Ev daha çok karışmasın diye sustum.”

Mehmet başını iki yana salladı.

“Sen sustun da ev düzeldi mi ana?”

Kadının gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Düzelmedi.”

“Siz içeride kaldınız, ben dışarıda kaldım.”

“Biliyorum.”

“Hayır, bilmiyorsun. Ben o kapının önünde yalnızca evden kovulmadım. Çocukluğumdan kovuldum. Sana ‘Ana’ dedim. Bir kere kapıyı açsaydın… Bir kere ‘Benim oğlum kötü değildir.’ deseydin…”

Mehmet’in sesi kesildi. Arkasını döndü. Ağladığını annesi görmesin diye pencereye yürüdü.

Annesi sandalyesinden kalktı.

“Diyemedim.”

“Neden?”

“Korktum.”

Mehmet dönüp annesine baktı.

“Ben de korktum ana! Ama siz korkmayın diye çocukluğumdan beri hep ben öne çıktım. Babam düştüğünde ben çalıştım. Evde para kalmadığında ben koştum. Herkes rahat etsin diye ben sustum. Bir gün de siz benim için konuşsaydınız ne olurdu?”

Annesi oğlunun karşısında başını eğdi.

“Ben sana ana oldum ama o gün adil olamadım.”

Bu söz Mehmet’in içinde aylardır tuttuğu son duvarı da yıktı.

Yüzünü ellerinin arasına aldı.

“Ben seni çok özledim ana.”

Annesi ağlayarak ona sarıldı.

Mehmet önce kollarını kaldırmadı. Öylece durdu. Sonra yavaşça annesinin omuzlarına sarıldı.

İkisi de uzun süre konuşmadan ağladı.

Bir süre sonra masaya oturdular. Mehmet çay koydu.

Annesi bardağını iki eliyle tuttu.

“Baban da pişman.”

“Niye kendisi gelmedi?”

“Utanıyor.”

Mehmet acıyla gülümsedi.

“Ben kapının önünde utanmadım mı?”

Annesi cevap veremedi.

“Her şey hemen düzelmez ana.”

“Biliyorum oğlum.”

“Sizi seviyorum. Ama yaşadıklarımı unutmuş gibi yapamam.”

“Yapma.”

“İçimdeki kapı yavaş açılacak.”

Annesi elini Mehmet’in elinin üzerine koydu.

“Beklerim.”

Ertesi akşam Mehmet’in telefonu çaldı.

Ekranda “Babam” yazıyordu.

Bir süre baktıktan sonra açtı.

“Efendim baba?”

Karşı taraftan uzun süre ses gelmedi. Sonra babasının yorgun sesi duyuldu:

“Mehmet…”

“Buyur baba.”

“Annen geldi mi sana?”

“Geldi.”

Babası yine sustu.

“Ben sana ağır konuştum oğlum.”

Mehmet gözlerini kapattı.

“Çok ağır konuştun baba.”

“Biliyorum.”

“Kapıyı yüzüme kapattın.”

“Biliyorum.”

“Ben o kapının önünde senden bir açıklama bekledim. Sen bana bir kere bile ‘Oğlum, sen ne yaşadın?’ diye sormadın.”

Babası derin bir nefes aldı.

“Hata ettim.”

Mehmet’in gözünden bir damla yaş süzüldü.

Babası hayatı boyunca kolay kolay özür dilememişti.

“Yarın pazar…”

dedi babası.

“Biliyorum.”

“Gel de bir çay içelim.”

Mehmet hemen cevap vermedi.

Sonra sakin bir sesle:

“Çaya gelirim baba. Ama konuşacağız.”

Babası:

“Konuşuruz oğlum.”

dedi.

Biraz durduktan sonra ekledi:

“Bu defa ben susup seni dinlerim.”

Pazar sabahı Mehmet, yıllardır çıktığı merdivenleri ağır ağır çıktı.

Kapının önünde durdu. Birkaç ay önce ilaç poşetini bıraktığı yere baktı.

Zile basamadan kapı açıldı.

Babası karşısındaydı.

İkisi de bir süre konuşmadı.

Sonra babası kapının önünden çekildi.

“Gel oğlum.”

Mehmet içeri girdi.

Annesi sofrayı hazırlamıştı. Peynir, zeytin, sıcak ekmek ve Mehmet’in sevdiği demli çay masadaydı.

Bir sandalye boş bırakılmıştı.

Mehmet sandalyeye baktı.

Annesi ağlamaklı bir sesle:

“Senin yerin.”

dedi.

Mehmet oturmadı. Önce babasına döndü.

“Benim yerim yalnızca bu sandalye değil baba. Sizin gönlünüzde de bir yerim olduğunu bilmek istiyorum.”

Babasının çenesi titredi. Elini oğlunun omzuna koydu.

“Vardı oğlum. Ben öfkemle üstünü örttüm.”

Mehmet’in gözleri doldu.

Babası sıcak ekmeği ortadan böldü. Çocukken yaptığı gibi büyük parçayı Mehmet’in önüne koydu.

“Hakkını helal et.”

Mehmet ekmeğe baktı. Sonra babasının yaşlanmış ellerine…

Hemen “Helal olsun.” diyemedi.

Babasının elini tuttu.

“Önce birbirimizi dinleyelim baba.”

Babası başını eğdi.

“Dinleyelim oğlum.”

Mehmet sandalyesine oturdu.

Annesi çayını doldururken elleri titriyordu. Birkaç damla tabağa döküldü. Mehmet peçeteyi alıp tabağın kenarını sildi.

Hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Belki hiçbir zaman tamamen eskisi gibi olmayacaktı.

Ama o sabah ilk defa kimse ondan susmasını, idare etmesini veya bütün yükü tek başına taşımasını istemedi.

Mehmet konuştu.

Annesiyle babası dinledi.

Masadaki sıcak ekmek yavaş yavaş soğudu, çaylar birkaç defa tazelendi.

Pencerenin dışında gece boyunca yağan yağmur durmuştu. Islak dalların arasından güneş görünmeye başlamıştı.

Aylar önce bir fotoğrafa bakıp başka insanların sandalyelerini sayan Mehmet, o sabah kendi sandalyesinde oturuyordu.

Bu kez sofrada eksik olan bir sandalye değildi.

Yıllardır eksik kalan sözlerdi.

Onlar da yavaş yavaş söylenmeye başlamıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir