Rûm 35: Sultânın Ne?
Ayet, Heva, Fitne ve Hayatın Bize Söylediği Gerçekler
Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.
İnternet var.
Sosyal medya var.
Yapay zekâ var.
Herkes araştırıyor.
Herkes bir şey okuyor.
Herkes bir konuda fikir sahibi oluyor.
Fakat buna rağmen insanların birbirini dinlemesi kolaylaşmadı. Tam tersine, çoğu zaman herkes kendi bildiğini anlatmak istiyor.
Birisi:
“Ben böyle düşünüyorum.”
diyor.
Bir başkası:
“Biz hep böyle bildik.”
diyor.
Bir diğeri:
“Herkes böyle yapıyor.”
diyor.
Ama Kur’an başka bir soru soruyor:
“Sultânınız ne?”
Rûm Suresi’nin 35. ayetinde şöyle buyrulur:
“Yoksa onlara bir sultân mı indirdik de o, onların şirk koşmalarını doğruluyor?”
Buradaki sultân kelimesi hükümdar anlamında değildir.
Burada sultân;
güçlü delil, sağlam dayanak, hüccet, ispat, yetki ve otorite
anlam alanına sahiptir.
Yani ayetin bize sordurduğu soru şudur:
“Bunu neye dayanarak söylüyoruz?”
Bir şeyi çok savunmamız onun doğru olduğunu göstermez.
Çok kişinin inanması da onu hakikat yapmaz.
Bir düşünceyi yıllardır taşıyor olmamız da onun doğru olduğunun ispatı değildir.
Önemli olan şudur:
Sultânımız ne?
İlk 34 Ayet Delil Gösteriyor, 35. Ayet Delil Soruyor
Rûm Suresi’nin 35. ayetini anlamak için önceki ayetlere bakmak gerekir.
Sure daha başta bize tarihten bir örnek verir.
Rumlar yenilmiştir.
İnsanlar:
“Bitti.”
diye düşünür.
Ama Allah birkaç yıl içinde durumun değişeceğini bildirir.
Burada ilk ders verilir:
Bugün gördüğümüz tabloyu hakikatin tamamı zannetmemeliyiz.
Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir.
Bugün yenilen yarın ayağa kalkabilir.
Bugün zengin olan yarın fakirleşebilir.
Bugün alkışlanan yarın unutulabilir.
Sonra 7. ayette çok çarpıcı bir teşhis gelir:
“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler.”
Yani problem her zaman bilgisizlik değildir.
İnsan çok şey bilebilir ama sadece dış yüzü biliyor olabilir.
Bir evin değerini biliyoruz ama içinde huzur var mı bilmiyoruz.
Bir insanın kazancını biliyoruz ama o servetin onu neye dönüştürdüğünü bilmiyoruz.
Bir çocuğun sınav notunu biliyoruz ama gece ne düşündüğünü bilmiyoruz.
Demek ki bilgi sahibi olmak başka, doğru okumak başka.
Rûm 20–27: Hayatın İçindeki Ayetler
Rûm Suresi 20’den 27’ye kadar insanın önüne sürekli “ayetler” koyar.
İnsanın yaratılışı…
Eşler…
Sevgi ve merhamet…
Dillerin ve renklerin farklılığı…
Uyku…
Gündüz çalışmak…
Şimşek…
Yağmur…
Ölü toprağın yeniden dirilmesi…
Göklerin ve yerin düzeni…
Ve tekrar tekrar:
“Bunda ayetler vardır.”
denilir.
Ayet sadece mushafın içindeki cümle değildir.
Ayet aynı zamanda işaret demektir.
Yani hayatın içinde de işaretler vardır.
Tarihte işaret vardır.
İnsan ilişkilerinde işaret vardır.
Sebep-sonuçlarda işaret vardır.
Allah’ın yaratılışta koyduğu düzenlerde işaret vardır.
Fakat mesele bu işaretleri görebilmektir.
Hayat Bazen Bize Bir Şey Söylüyor
Bir insan sürekli kibirli davranıyor.
Kimseyi dinlemiyor.
Özür dilemiyor.
Herkesi küçümsüyor.
Bir süre sonra insanlar ondan uzaklaşıyor.
Sonra:
“Kimse kıymet bilmiyor.”
diyor.
Belki gerçekten kıymet bilmeyen insanlar vardır.
Ama aynı davranış sürekli aynı sonucu doğuruyorsa bir yerde durup sormamız gerekir:
“Bizim davranışımızın bunda payı var mı?”
Haset de böyledir.
Bir başkasının başarısı bizi huzursuz ediyorsa…
Kardeşimizin kazancı içimizi daraltıyorsa…
Başkasının takdir edilmesi bizi rahatsız ediyorsa…
Sonra:
“Niçin huzurlu değiliz?”
diye soruyorsak, belki huzurumuzu bozan başkasının nimeti değildir.
Bizim içimizde büyüttüğümüz hasettir.
Kin de böyledir.
Bir insan bize gerçekten haksızlık yapmış olabilir.
Biz haklı olabiliriz.
Ama yıllarca aynı öfkeyi içimizde taşıyorsak başka bir soru daha vardır:
Bu kin kimi cezalandırıyor?
Karşı tarafı mı?
Bizi mi?
Adalet başka şeydir.
İnsanın yıllarca kendi içini zehirlemesi başka.
İşte bazen hayatın sonucu da bize bir şey anlatır.
Heva: “Hak Ne?” Değil, “Ben Ne İstiyorum?”
Rûm 29’da şu teşhis yapılır:
“Zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular.”
Heva sadece bir istek değildir.
Heva bazen insanın yanlışını ona doğru gibi gösterir.
Kibir yaptığımızda:
“Sen daha üstünsün.”
der.
Özür dilememiz gerektiğinde:
“Sen niye özür dileyeceksin?”
der.
Hakkı vermemiz gerektiğinde:
“Sen daha çok hak ettin.”
der.
Affetmemiz gerektiğinde:
“Unutma.”
der.
Bir süre sonra insan kendi iç sesini hakikat zannetmeye başlar.
İşte burada sultân ile heva karşı karşıya gelir.
Heva der ki:
“Ben böyle istiyorum.”
Sultân sorar:
“Delilin ne?”
Heva der ki:
“Ben haklıyım.”
Sultân sorar:
“Neye dayanarak?”
Heva der ki:
“Ben böyle hissediyorum.”
Sultân sorar:
“Sonuç ne gösteriyor?”
Meseleyi “Sen” Değil, “Biz” Diye Okumak
Bu konuyu sadece bireysel okumak doğru olmaz.
Çünkü insanlar yalnız kendilerine zarar vermez.
Biz birbirimize de zulmedebiliriz.
Kardeş kardeşe zulmedebilir.
Eşler birbirine zulmedebilir.
Bir aile başka bir aileye haksızlık edebilir.
Patron çalışana, çalışan patrona haksız davranabilir.
Gruplar birbirine zulmedebilir.
Ve bazen en tehlikelisi olur:
Birlikte yanlış yaparız.
Bireysel heva, grup hevasına dönüşür.
“Ben haklıyım.”
yerine:
“Biz haklıyız.”
gelir.
Rûm 32 tam burada uyarır:
“Dinlerini parçalayıp gruplara ayrılanlardan olmayın; her grup kendi elindekine sevinmektedir.”
Kendi grubumuzdan biri yanlış yaptığında:
“Bir açıklaması vardır.”
deriz.
Karşı taraftan biri aynı şeyi yaptığında:
“Bunlar zaten böyle.”
deriz.
Fiil aynıdır.
Ama hüküm değişmiştir.
Neden?
Çünkü ölçü hak değil, taraf olmuştur.
İşte mizan burada bozulur.
Salât: Hakkı Ayağa Kaldırmak
Rûm 31’de:
“Allah’a yönelin, takvalı olun ve salâtı ikame edin.”
buyrulur.
Salâtı yalnızca namazla sınırlı düşünmemek gerekir.
Namaz salâtın merkezindeki büyük ibadettir.
Ama salâtın hayatın içine taşan yönü de vardır.
Hakka destek vermek.
Adaleti ayakta tutmak.
Doğruyu desteklemek.
Sorumluluğu taşımak.
Salih amel üretmek.
Kul hakkından sakınmak.
Aileyi ve kardeşliği ayakta tutmak.
Bu yüzden salâtın amacı:
“Ben haklı çıkayım.”
değil,
“Hak ayakta kalsın.”
olmalıdır.
Bir kardeş gerçekten haksız olabilir.
Diğer kardeş mağdur olabilir.
Burada adalet gerekir.
Ama sorun yıllarca büyüyüp çocuklara kadar taşınıyorsa artık şu soru da sorulmalıdır:
Hak nasıl yeniden ayağa kalkacak?
İşte salât burada toplumsal bir anlam kazanır.
Fitne: İçimizde Ne Olduğunu Ortaya Çıkaran Sınav
Fitne kelimesinin Kur’an’daki anlam alanlarından biri imtihan ve sınamadır.
Nasıl altın ateşe konduğunda gerçek değeri ortaya çıkıyorsa, insan da imtihanda kendisini gösterir.
Para gelir.
Fitne.
Makam gelir.
Fitne.
Miras meselesi çıkar.
Fitne.
Bir haksızlığa uğrarız.
Fitne.
Öfkeleneceğimiz bir olay olur.
Fitne.
Ve her seferinde aynı soru çıkar:
Biz neye bağlıyız?
Hakka mı?
Hevaya mı?
Paraya mı?
Kibre mi?
Grubumuza mı?
Allah’ın ölçüsüne mi?
Ayetleri bilmek bizi imtihandan tamamen çıkarmaz.
Peygamberler de imtihan edilmiştir.
Fakat ayetleri bilen insan, imtihan geldiğinde neye tutunacağını daha iyi bilir.
Öfkeliyken:
“Dur.”
der.
Haset geldiğinde:
“Bu ses doğru değil.”
der.
Çıkar devreye girdiğinde:
“Sultânım ne?”
diye sorar.
Her Dert “Allah Sevdiği Kula Dert Verir” Diye Açıklanamaz
Burada önemli bir denge vardır.
Her hastalık insanın kendi yanlışından değildir.
Her fakirlik günah sonucu değildir.
Her musibet bir ceza değildir.
İyi insanlar da imtihan edilir.
Peygamberler de ağır sıkıntılar yaşamıştır.
Bazen bir insan gerçekten başkasının zulmüne uğrar.
Ama bunun tersi de yanlıştır.
Her yaşadığımız kötü sonucu:
“Allah sevdiği kula dert verir.”
deyip geçemeyiz.
Kur’an aynı zamanda şunu da söyler:
“Allah insanlara zulmetmez; insanlar kendilerine zulmederler.”
Ve:
“Başınıza gelen bazı musibetler kendi ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir.”
Yani bazen yaşadığımız sıkıntının içinde bizim de payımız olabilir.
Yıllarca kibir yapmış olabiliriz.
Özür dilememiş olabiliriz.
Kardeşimize haksızlık etmiş olabiliriz.
Haset etmiş olabiliriz.
Öfkemizi büyütmüş olabiliriz.
Hakkı değil tarafımızı savunmuş olabiliriz.
Sonra bütün sonucu Allah’a yüklemek doğru değildir.
Belki bazen şu soruyu sormamız gerekir:
“Biz bu derdin ne kadarını birlikte ürettik?”
Âdem’in Büyük Dersi: “Biz Kendimize Zulmettik”
Âdem kıssası burada çok önemlidir.
Allah Âdem’e öğüt verdi.
Sınırı bildirdi.
İblis vesvese verdi.
Âdem ve eşi hata yaptı.
Ama sonra ne dediler?
“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik.”
Dikkat edelim.
“İblis bizi yoldan çıkardı.”
deyip sorumluluğu tamamen dışarı atmadılar.
“Biz…”
dediler.
İşte dönüş burada başladı.
Bugün de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri budur:
Ortak muhasebe.
Biz nerede kibir yaptık?
Biz nerede hak yerine tarafı savunduk?
Biz nerede özür dilemedik?
Biz nerede birbirimize zulmettik?
Biz nerede konuşmamız gerekirken sustuk?
Biz nerede susmamız gerekirken konuştuk?
Herkes sadece karşı tarafı suçlarsa kimse değişmez.
Sultân: Bazen Çok Konuşmadan da Konuşan Delil
Rûm 35’te çok dikkat çekici bir ifade vardır.
Sultân adeta konuşan bir şey gibi anlatılır:
“Bir sultân mı indirdik de o konuşuyor?”
Bu bize önemli bir ders verir.
Gerçekten güçlü delil varsa bazen çok konuşmaya gerek kalmaz.
Delilin kendisi konuşur.
Tarih konuşur.
Sonuç konuşur.
Hayat konuşur.
Ayet konuşur.
Bu yüzden insanlara sürekli:
“Sen yanlışsın.”
demek yerine bazen şu sorular daha etkili olabilir:
“Bu davranış bize ne kazandırdı?”
“Bu öfke neyi düzeltti?”
“Bu kin aileyi nereye götürdü?”
“Bu kibir bizi yükseltti mi, yalnızlaştırdı mı?”
“Bu haset bize huzur verdi mi?”
“Bu tarafgirlik bizi hak üzerinde birleştirdi mi?”
Ve en sonunda:
“Sultânımız ne?”
İşte burada artık biz fazla konuşmuyoruz.
Delil konuşuyor.
Ayet, Sultân, Heva ve Fitne
Bütün bu kavramları bir araya getirdiğimizde çok net bir tablo çıkar:
Ayet
Bize yolu gösteren işaret.
Sultân
Bu yolun güçlü delili ve dayanağı.
Heva
Bizi hakikatten kendi arzu ve çıkarımıza çeken yön.
Fitne
Gerçekte hangisine bağlı olduğumuzu ortaya çıkaran imtihan.
Zulüm
Hevaya uyduğumuzda birbirimize veya kendimize yaptığımız haksızlık.
Tevbe
“Biz nerede yanlış yaptık?” diyerek yönü düzeltmek.
Salât
Hakkı yeniden ayağa kaldırmak ve desteklemek.
Sonuç: Bizim Sultânımız Ne?
Bugün bilgi çağında yaşıyoruz.
Ama belki aynı zamanda zan çağında yaşıyoruz.
Herkes konuşuyor.
Herkes çok emin.
Herkes karşı tarafın yanlışını görüyor.
Ama Kur’an’ın sorusu değişmiyor:
“Sultânınız ne?”
Bir tartışmada…
Bir kırgınlıkta…
Bir aile meselesinde…
Bir dini konuda…
Bir karar verirken…
Bir grubun yanında dururken…
Kendimize şu soruyu sormalıyız:
Delilimiz ne?
Hak gerçekten nerede?
Hevamız mı konuşuyor, hakikat mi?
Ve ikinci soru:
Bu yol bizi nereye götürüyor?
Eğer aynı yol yıllardır kin, haset, kırgınlık, zulüm ve ayrışma üretiyorsa, bir yerde durup o yolu yeniden sorgulamak gerekir.
Âdem’in duasını hatırlamak gerekir:
“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik.”
Bu söz yenilgi değildir.
Bu söz toparlanmanın başlangıcıdır.
Çünkü ortak muhasebe başladığında tevbe başlar.
Tevbe başladığında yön değişir.
Yön değiştiğinde de hak yeniden ayağa kalkabilir.
Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey:
Daha az heva.
Daha sağlam sultân.
Daha doğru mizan.
Ve hak üzerinde yeniden “biz” olabilmektir.
