Lokman Suresi ilk 5 ayet

Bir ayeti okuyunca hayatımızda ne değişiyor?

Mesela biraz sonra biri bizi kızdırdığında, sabah okuduğumuz ayetin o konuşmada bir payı oluyor mu? Bir alışveriş yaparken, bir iş teslim ederken, çocuğumuzla konuşurken öğrendiğimiz şeyler bize eşlik ediyor mu?

Bunu hepimiz kendimize sorabiliriz. Çünkü bazen bir konuyu çok iyi biliyoruz ama tam ihtiyacımız olan anda bildiğimizi unutuyoruz. Sabır üzerine konuşuyoruz; eve gidince küçük bir meselede sesimiz yükseliyor. Kul hakkının önemini anlatıyoruz; kendi çıkarımız söz konusu olunca meseleyi başka türlü değerlendirmeye başlayabiliyoruz.

Sonra da içimizden, “Ben bunu zaten biliyordum,” diyoruz.

Evet, biliyorduk. Peki o bilgi kararımıza nasıl katılacak?

Lokman suresinin ilk beş ayetini biraz da bu soruyla okuyalım. Bu ayetlerde kitap var, hikmet var, hidayet var, rahmet var. Ardından namaz, zekât ve ahirete kesin inanış geliyor. Sonunda da kurtuluş.

Yani önümüze bir yol açılıyor. Biz de kendi hayatımızın içinden bakarak bu yolu anlamaya çalışacağız.

Sure, “Elif Lâm Mîm” diye başlıyor.

Bunlar ayrı ayrı okunan harfler. Anlamları hakkında farklı açıklamalar yapılmış. Kesin olarak şu anlama geliyor, diyebileceğimiz ortak bir açıklama yok.

Burada kendimiz için de bir düşünme payı bırakalım: Bilmediğimizi kabul edebilmek.

Bugün bunu yapmak bazen zor geliyor. Bir haber görüyoruz, hemen yorum yapıyoruz. Aile grubuna bir mesaj düşüyor, hemen hüküm veriyoruz. Bir yakınımız bizi aramamış, daha sebebini sormadan kararımız hazır: “Bize değer vermiyor!”

Belki bir sıkıntısı var. Belki kendisi de birinin onu aramasını bekliyor.

Biraz durup, “Ben bunun tamamını bilmiyorum,” diyebilsek, ardından bir telefon açıp halini sorsak… Belki günlerce büyüteceğimiz bir kırgınlık, birkaç dakikalık konuşmayla çözülecek.

Bazen öğrenmeye başlamak için kendi kararımıza biraz ara vermemiz gerekiyor.

Ardından ikinci ayet geliyor:

“Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir.”

Buradaki “ayet” kelimesinin anlamları arasında işaret ve delil var. Bu cümlede kitabın ayetlerinden söz ediliyor. “Kitap” kelimesi de yazmak, kaydetmek anlamındaki kökten geliyor. Burada Kur’an vahyi kastediliyor.

Bir de kitabın nasıl tanıtıldığına bakalım: Hakîm.

Hikmet, hüküm, hakem… Bunlar aynı kök ailesinden kelimeler. Burada kitap, hikmetli olarak tanıtılıyor.

Peki hikmeti günlük hayatımızda nasıl düşünebiliriz?

Bir baba düşünelim. Çocuğunun ders çalışması gerektiğini biliyor. Çalışmazsa zorlanacağını da biliyor. Fakat bunu anlatırken sofrada, herkesin içinde, “Sen zaten hiçbir şeyi beceremiyorsun,” diyor.

Şimdi çocuk neyi duyacak? Ders çalışması gerektiğini mi, babasının gözünde beceriksiz olduğunu mu?

O baba biraz sakinleşip, “Nerede zorlanıyorsun? Gel bir bakalım,” dese başka bir kapı açılabilir.

Hikmet üzerinde düşünmek, bildiğimiz doğruyu nasıl, ne zaman ve hangi dille uygulayacağımızı da düşünmemizi sağlıyor.

Hepimizin elinde telefon var. Yeni bir özellik gelince bakıyoruz, araştırıyoruz, nasıl kullanılacağını öğreniyoruz. Bazen telefonun bir ayarı için yarım saat uğraşıyoruz. Ama aynı evde yaşadığımız insanın neden üzüldüğünü anlamaya beş dakika ayırmakta zorlanabiliyoruz.

Bunu fark edince insan kendi kendine biraz gülümsüyor: Telefonun hafızasında yer açmak için bu kadar uğraşıyorum; şu evde birbirimizi dinleyecek bir vakit de açabilirim.

İşte hikmetli bir kitaptan yararlanmayı böyle somut yerlerde düşünebiliriz. Okuduğumuz ayet, bir kararımızı daha düşünerek vermemize yardımcı olabilir.

Üçüncü ayet, bu kitabın muhsinler için hidayet ve rahmet olduğunu söylüyor.

Hidayet, doğru yolu gösterme; rehberlik etme anlamını taşıyor. Rahmette ise merhamet, şefkat anlamları var.

İkisini birlikte düşünelim.

Bir öğretmen öğrencisinin yanlışını görüyor. Öğrenci zaten çekinerek tahtaya çıkmış. Öğretmen, “Kaç defa anlattım, hâlâ anlamadın mı?” dediğinde çocuk daha da kapanabilir.

“Şu adımı birlikte bir daha yapalım,” dediğinde ise öğrenci denemeye devam edecek bir alan bulabilir.

Yanlış gösterildi. Nasıl düzeltileceği de anlatıldı. Üstelik çocuğun onuru korundu.

Biz de hidayet ve rahmet birlikteliğini kendi ilişkilerimize böyle taşımaya çalışabiliriz. Eşimizle, çalışanımızla, kardeşimizle konuşurken hem meseleyi açıkça söylemek hem karşımızdakinin halini gözetmek mümkün.

Bazen kendimizi, “Ama ben doğruyu söyledim,” diye savunuyoruz.

Bir de şu soruyu ekleyelim: Söyleyiş biçimim, o insanın doğruyu anlamasına yardımcı oldu mu?

Belki sesimizi biraz alçaltmamız gerekiyordu. Belki baş başa konuşmalıydık. Belki önce dinlemeliydik.

Düşünelim, evde en son ne zaman birini sözünü kesmeden dinledik? Cevabımızı hazırlamadan, savunmaya geçmeden… “Dur bakalım, sen ne yaşadın?” diyerek.

Bazen yıllardır tanıdığımız insanı artık dinlememeye başlıyoruz. Cümlesinin sonunu bildiğimizi sanıyoruz. “Senin ne diyeceğin belli,” diyoruz. Oysa belki bu defa söylemek istediği başka bir şey var. Belki uzun zamandır anlatamadığı bir yorgunluğu var.

Merhameti böyle küçük bir yerde de gösterebiliriz. Konuşmasına izin vererek. Her cümlesini kendimize yönelik bir suçlama gibi duymadan. Biraz anlamaya çalışarak. Bunun için aynı fikirde olmamız da gerekmiyor.

Ayet burada “muhsinler” diyor. Muhsin; iyilik yapan, güzel davranan, yaptığını güzel yapmaya çalışan insan. İhsan da aynı kökten geliyor.

Bunu iş hayatından düşünelim.

Bir ürün hazırlıyoruz. Son kontrolde küçük bir hata fark ettik. Müşteri muhtemelen görmeyecek. Üstelik düzeltmek zaman alacak.

İşte o anda içimizden bir ses, “Böyle de gider,” diyebilir.

Bir başka karar da verebiliriz: “Ben bunu fark ettim. Haber vereyim, çözümüne bakalım.”

Bu kararın bir emeği var. Belki yeniden uğraşacağız. Belki teslimi planlamak için konuşacağız. Ama sorumluluğumuzu da üstlenmiş olacağız.

İşveren açısından da düşünelim. Bir çalışan hata yaptı. Hepimiz hata yapabiliriz. Meseleyi anlamak, düzeltmenin yolunu bulmak, aynı hatanın tekrarını önlemek gerekiyor. Bunu yaparken insanı herkesin önünde ezmeden de konuşabiliriz.

Muhsinlik üzerine düşünmek, kendimize şu soruyu sordurur: “Ben bulunduğum yere hangi iyiliği katıyorum?”

Eve girdiğimde birinin yükünü hafifletiyor muyum? İşte bir sorunu çözmeye katkım oluyor mu? Konuştuğum insan kendini dinlenmiş hissediyor mu?

Bunlar hepimizin önüne her gün gelen fırsatlar.

Bir de şu var: Kendimizden söz ederken niyetimizi biliyoruz. “Ben aslında iyi niyetle söyledim,” diyoruz. Karşımızdakini değerlendirirken ise çoğu zaman yalnızca yaptığına bakıyoruz. Bize de bir hata payı tanınmasını istiyoruz.

Bunu fark edince biraz daha adil davranabiliriz. Kendimize gösterdiğimiz anlayıştan başkasına da bir pay ayırabiliriz. Elbette yanlışı konuşacağız, sorumluluğu da hatırlatacağız. Ardından çözüm için ne yapabileceğimize bakacağız.

Evde de, işte de şu soru işe yarayabilir: “Peki, burayı birlikte nasıl düzelteceğiz?” Bu soruyu sorunca herkesin yapabileceği somut bir şey bulmak daha kolay olabilir.

Dördüncü ayette ise bu insanların özellikleri anlatılıyor: Namazı özenle yerine getirirler, zekâtı verirler ve ahirete kesin olarak inanırlar.

“Namazı ikame etmek” ifadesindeki ikame, ayağa kalkma ve ayakta tutmayla ilişkili kökten geliyor. Bu kullanımda namazı gereğince yerine getirme anlamı var.

Bunu hayatımıza taşıdığımızda namaza düzenli, özenli bir yer vermeyi düşünebiliriz.

Sabah kalkıyoruz, bir mesaj geliyor. Ardından yapılacak işler aklımıza düşüyor. Biri arıyor, başka bir iş çıkıyor. Daha günün başında zihnimiz pek çok yere dağılıyor.

Namazda Rabbimize yöneliyoruz. Telaşımızı, ihtiyacımızı, kendimizi O’nun huzurunda hatırlıyoruz.

Sonra kalkıp hayatımıza devam ediyoruz. Birazdan yine insanlarla konuşacağız, iş yapacağız, karar vereceğiz.

O zaman kendimize şunu sorabiliriz: “Namazda hatırladığım kulluğumu bu konuşmaya nasıl taşıyacağım?”

Mesela tartışırken dilime gelen her sözü söylemeden önce bir an durabilirim. Karşımdakinin de Allah’ın kulu olduğunu hatırlayabilirim. Hatasını konuşurken kendi sorumluluğumu da görebilirim.

Bunu başaramadığımız günler de olur. O zaman fark edip dönmeye, özür dilemeye, düzeltmeye çalışırız. Her fark ediş, yeniden gayret etmek için bir fırsat.

Ayet devam ediyor: Zekâtı verirler.

Zekât kelimesinin kökünde arınma ve gelişme anlamları var. Zekât, malımızla yerine getirdiğimiz bir ibadet. Burada verme davranışı açıkça belirtiliyor.

Biz bunu konuşurken kendi mal anlayışımızı da gözden geçirebiliriz.

Bir şeye sahip oldukça içimizde ne gelişiyor? Paylaşma isteği mi? Kaybetme endişesi mi? Daha fazlasını alma telaşı mı?

Bazen ihtiyacımız olan bir şeyi almak için günlerce araştırıyoruz. Özelliklerine bakıyoruz, fiyatını karşılaştırıyoruz, kullananlara soruyoruz. Buna ayırdığımız dikkatin bir kısmını çevremizdeki ihtiyaçları anlamaya da ayırabiliriz.

Mesela bir öğrencinin okul masrafı var. Bir aile geçim sıkıntısı yaşıyor. Bir yakınımız zor durumda ama söylemeye utanıyor.

İnsanın halini anlamak için de biraz dikkat gerekiyor. Herkes ihtiyacını kolayca anlatamıyor.

Bir de verirken kullandığımız dil var. Yardım ettiğimiz kişiyi sonradan incitmemeye özen gösterebiliriz. Onun bir insan olarak saygınlığını gözetebiliriz.

Böylece paylaşma üzerine düşünürken hem elimizdekine hem karşımızdaki insana bakışımızı değerlendirmiş oluruz.

Şunu da kendi bütçemizden düşünelim. Ayın başında giderlerimizi sıralıyoruz. Kira, faturalar, alışveriş… Paylaşmayı da imkânımız ölçüsünde o planın içine alabiliriz. Çünkü bazen niyetimiz oluyor ama sürekli erteliyoruz. “Şu iş bir düzelsin, sonra bakarım,” derken başka bir iş çıkıyor.

Bir gün oturup ne yapabileceğimize gerçekten baktığımızda, belki sandığımızdan daha açık bir yol göreceğiz. İhtiyacı olan kişinin de önünü görmeye ihtiyacı var. Bizim yerine getirdiğimiz bir söz, onun o gününü biraz kolaylaştırabilir. Düşündüğümüz iyilik böylece bir başkasının hayatında karşılık bulur.

Sonra ayet, ahirete kesin olarak inanmayı söylüyor.

Burada geçen “yûkinûn”, yakînle ilgili. Emin olma, kesin inanma anlamını taşıyor. Ahiret ise ölümden sonraki hayat.

Şimdi biraz duralım. Ahirete inanmak bugün vereceğimiz bir karara nasıl katılır?

Bir alışverişte size fazla para üstü verildiğini düşünün. Kasadaki kişi fark etmedi. Siz fark ettiniz.

O küçük anda ne yapacağız?

“Kimse görmedi,” diye düşündüğümüzde, Allah’ın bildiğini ve hesabını vereceğimizi de hatırlıyor muyuz?

Veya aile içinde bir mesele konuşuluyor. Kendimizi haklı çıkarmak için yaşananların bir kısmını anlatıp bir kısmını saklama imkânımız var. Anlattığımızı dinleyenler de bize hak verecek.

Ama biz gerçeğin tamamını biliyoruz.

İşte ahiret bilinci böyle sıradan görünen anlarda da bize eşlik edebilir. Söylediğimiz sözün, sakladığımız gerçeğin, kullandığımız fırsatın sorumluluğunu hatırlatır.

Bunun insana teselli veren bir yönü de var.

Bazen büyük bir emek veriyoruz, kimse fark etmiyor. Bir yakınımızın derdiyle uğraşıyoruz. Gece uykumuz bölünüyor. Bir sorunu çözüyoruz, ardından sessizce hayatımıza devam ediyoruz.

Bir teşekkür bile duymadığımız oluyor. İnsan üzülüyor. “Bunca yaptığımı kimse görmüyor mu?” diye içinden geçirebiliyor.

Allah biliyor.

O yorgunluğu da biliyor, gösterdiğimiz sabrı da. Hesap vereceğimizi hatırlamak, iyiliklerimizin de O’nun bilgisi dışında kalmadığını düşünmemize yardım ediyor.

Bu yüzden güzel bir davranışımız fark edilmediğinde bütünüyle vazgeçmeyelim. İhtiyacımız varsa dinlenelim, yardım isteyelim; ama yaptığımız iyiliğin değerini yalnızca insanların tepkisiyle ölçmeyelim.

Beşinci ayet, anlatılan bu insanların Rablerinden gelen bir hidayet üzerinde olduğunu ve kurtuluşa erenlerin onlar olduğunu bildiriyor.

“Rab” kelimesinin anlam alanında sahip olma, yönetme, gözetme, yetiştirme var. Hayatımızın sahibinden gelen bir rehberlik üzerinde yürümekten söz ediliyor.

Dikkat edersek hidayet kelimesi üçüncü ayette de vardı. Orada kitap hidayet olarak tanıtılmıştı. Beşinci ayette ise bu insanların hidayet üzerinde olduğu söyleniyor.

Bu tekrar üzerinden kendimize şöyle sorabiliriz: “Önümde duran rehberlik, yürüdüğüm yolu nasıl etkiliyor?”

Bize adres gönderildiğinde açıp bakıyoruz. Sonra yola çıkıyor, dönüşlere dikkat ediyoruz. Bir yerde yanlış döndüğümüzü fark edersek yönümüzü düzeltiyoruz.

Kur’an’ı okurken de kendi davranışımıza dönüp bakabiliriz. “Burada bir düzeltmeye ihtiyacım var,” diyebiliriz. Bu kabul insanı küçültmez. Yeniden adım atmasına yardımcı olur.

Ayetin sonunda “müflihûn” kelimesi var: Felâha, kurtuluşa ulaşanlar.

Bu kelimenin kökünde yarmak, toprağı sürmek anlamları da bulunuyor. Çiftçi anlamındaki fellâh kelimesi aynı kökle ilişkili. Ayetteki anlamı ise kurtuluşa ulaşanlar.

Buradan bir benzetme yapalım. Çiftçi toprağı işler, tohumunu eker, bakımını yapar. Sonucu beklerken de emeğini sürdürür.

Bizim ilişkilerimizde de böyle bir emek gerekiyor. Yıllardır sert konuştuğumuz bir evde, bir gün yumuşak konuşunca herkes hemen bize güvenemeyebilir. Devam etmemiz gerekir. Sözümüzle davranışımızın birbirini tutmasına zaman içinde şahit olacaklar.

Bir çocuk, babasının gerçekten dinlemeye başladığını görecek. Bir eş, aynı mesele açıldığında seslerin yeniden yükselmediğini fark edecek. Bir çalışan, hatasını söylediğinde çözüm arandığını yaşayacak.

Böyle böyle güven gelişebilir.

Kurtuluşu düşünürken bugün neyi başarı saydığımızı da gözden geçirelim. İşimiz büyüsün, çocuğumuz başarılı olsun, imkânlarımız artsın istiyoruz. Bunlar için çalışıyoruz. Peki bu çabanın içinde ilişkilerimizin halini de gözetiyor muyuz?

Çocuğumuz iyi bir not aldığında seviniyoruz. Bir yanlışını dürüstçe anlatabildiğinde de buna değer verebiliriz. İşte yeni bir müşteri kazandığımızda seviniyoruz. Verdiğimiz sözü zorlanarak da olsa yerine getirdiğimizde bunun değerini de görebiliriz.

Böylece başarıya bakışımıza dürüstlük, güven ve sorumluluk da katılır. Ahireti hatırlamak, yaşadığımız günün hesabına bunları da dahil etmemize yardımcı olur.

Şimdi bu dersten sonra hepimizin önünde bir gün var. O günün içinde mutlaka bir karar anı olacak. Belki küçük bir tartışma, belki paylaşma fırsatı, belki kimsenin görmediği bir sorumluluk…

O an geldiğinde kendimize bir cümle söyleyelim:

“Şu anda öğrendiğim bir doğruyu uygulayabilirim.”

Hep birlikte çok büyük sözler vermemize gerek yok. Bugün önümüze gelen bir fırsatı değerlendirelim. Aklımıza birini getirip onun adına karar vermekle de oyalanmayalım. Kendi payımıza düşene bakalım.

Konuşmaya başlarken, “Bir ayeti okuyunca hayatımızda ne değişiyor?” diye sormuştuk.

Bugün bu soruya kendi davranışımızla bir cevap verebiliriz.

Belki biraz sonra, tam kırıcı bir söz söyleyecekken duracağız. Karşımızdakini dinleyeceğiz. Ardından meseleyi daha sakin konuşacağız.

O evde biri fark edecek: “Bugün beni dinledi.”

Okuduğumuz ayetin hayatımızdaki yerini, bazen bir insanın yüzüne gelen o rahatlamada göreceğiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir