Nur Suresi 56. Ayet
Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim…
Nur Suresi’nin 56. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Salâtı ikame edin, zekâtı verin ve Resule itaat edin ki merhamet olunasınız.”
Şimdi bu ayeti okuduğumuzda çoğu insanın zihninde hemen üç şey beliriyor:
Namaz kılmak…
Para vermek…
Peygamberin söylediklerini kabul etmek…
Ama ayet bundan çok daha derin bir hayat sistemi sunuyor.
Çünkü ayet yalnızca bazı ibadetleri sıralamıyor. İnsanın Allah’la, kendisiyle ve toplumla ilişkisini nasıl düzenleyeceğini öğretiyor.
Önce şöyle buyuruyor:
“Salâtı ikame edin.”
Dikkat edin, sadece “salâtı yapın” demiyor.
İkame edin.
Yani ayağa kaldırın. Hayatınızda canlı hâle getirin. Devamlı ve düzenli bir hâle dönüştürün.
Salât, insanın Rabbine yönelmesidir. Allah’ın huzurunda olduğunu hatırlamasıdır. Hayatını vahyin ölçüsüne göre yeniden düzenlemesidir.
Bir insan günde kaç defa namaz kılarsa kılsın, eğer namazdan çıktıktan sonra zulme devam ediyorsa, kul hakkı yiyorsa, insanları aşağılıyorsa, yalan söylüyorsa, ticaretinde hile yapıyorsa salât onun hayatında henüz ayağa kalkmamış demektir.
Çünkü salâtın insanı da ayağa kaldırması gerekir.
Ahlakını ayağa kaldıracak.
Vicdanını ayağa kaldıracak.
Adalet duygusunu ayağa kaldıracak.
Sorumluluk bilincini ayağa kaldıracak.
Salât, sadece alnımızı yere koymak değildir. Nefsimizi Allah’ın hükmünün önünde eğmektir.
Bazen insan alnını secdeye koyar ama kibri ayaktadır.
Bazen alnını secdeye koyar ama öfkesi ayaktadır.
Bazen alnını secdeye koyar ama hırsı, hasedi, kıyası, dünyaya olan bağımlılığı ayaktadır.
İşte gerçek salât, insanın içindeki bütün bu yanlış otoriteleri de yere indirir.
Sonra Rabbimiz buyuruyor ki:
“Zekâtı verin.”
Zekât, sadece maldan ayrılan belli bir miktar değildir.
Zekâtın kökünde temizlenmek, arınmak, çoğalmak ve gelişmek anlamı vardır.
İnsan malından verdiğinde sadece fakirin ihtiyacını gidermiş olmaz. Kendi kalbindeki cimriliği de temizler.
“Bu benim param.”
“Bu benim emeğim.”
“Ben kazandım.”
“Ben kimseye vermek zorunda değilim.”
diyen nefsini terbiye eder.
Aslında insan verdiği şeyle başkasını doyururken kendi ruhunu da açlıktan kurtarır.
Çünkü sadece alan insan büyümez.
Veren insan büyür.
Paylaşan insan büyür.
Başkasının derdiyle dertlenen insan büyür.
Kardeşlerim…
Zekât sadece cebimizle ilgili değildir.
Bilginin de zekâtı vardır.
Öğrendiğimiz doğruyu insanlara anlatmak bilginin zekâtıdır.
Vaktin zekâtı vardır.
Yalnız kalan bir insana vakit ayırmak, bir hastayı ziyaret etmek, bir çocuğun eğitimine destek olmak vaktin zekâtıdır.
Gücün zekâtı vardır.
Bir mazlumu korumak gücün zekâtıdır.
Makamın zekâtı vardır.
O makamı insanlar ezilmesin diye kullanmak makamın zekâtıdır.
Eğer insanın elinde bir imkân var ama o imkân başkasının yarasına merhem olmuyorsa, o imkân insan için nimet olmaktan çıkıp imtihana dönüşür.
Sonra ayet şöyle devam ediyor:
“Resule itaat edin.”
Resule itaat, bir insanı ilahlaştırmak değildir.
Resule itaat, onun getirdiği vahye teslim olmaktır.
Çünkü peygamber kendi arzusundan konuşmaz. İnsanları kendi şahsına değil, Allah’a çağırır.
Resule itaat etmek; Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçülere göre yaşamaktır.
Adaleti ayakta tutmaktır.
Yetimin hakkını korumaktır.
Emanete ihanet etmemektir.
Ölçü ve tartıda hile yapmamaktır.
Anne babaya iyilik etmektir.
Zulme ortak olmamaktır.
Hevayı ilah edinmemektir.
Bir insan “Ben peygamberi seviyorum.” diyebilir.
Ama hayatında peygamberin getirdiği adalet yoksa, merhamet yoksa, doğruluk yoksa, emanete sadakat yoksa, o sevgi yalnızca dilde kalmış demektir.
Çünkü itaat sözle değil, hayatla ispat edilir.
Sevginin bedeli vardır.
İmanın bedeli vardır.
Doğruyu savunmanın bedeli vardır.
İnsan hiçbir emek harcamadan, hiçbir alışkanlığını değiştirmeden, hiçbir yanlışından vazgeçmeden yalnızca “Ben inanıyorum.” demekle kendisini kurtulmuş zannetmemelidir.
Kur’an’ın istediği iman, hayatı dönüştüren imandır.
Ayetin sonunda Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Umulur ki merhamet olunasınız.”
Burada çok önemli bir gerçek var.
Allah’ın merhameti elbette sonsuzdur. Fakat insanın da o merhamete doğru yürümesi gerekir.
İnsan hiçbir şey yapmadan, hiçbir sorumluluk almadan, kul hakkı yiyerek, zulme devam ederek, nefsinin peşinden giderek “Allah merhametlidir.” diyemez.
Bu, merhameti yanlış anlamaktır.
Bir hasta doktora gidiyor. Doktor ona ilaç veriyor, beslenme düzeni veriyor, bazı şeyleri yasaklıyor.
Hasta ilacı kullanmıyor, yasaklanan şeyleri yemeye devam ediyor; sonra da “Doktor beni iyileştirsin.” diyor.
Doktorun bilgisi var, ilacı var, imkânı var. Fakat hastanın da tedaviye katılması gerekiyor.
İşte bu ayet bize bunu söylüyor:
Salâtı ikame edin.
Zekâtı verin.
Resule itaat edin.
Yani Allah’ın size gösterdiği yolu yürüyün.
Sonra merhameti bekleyin.
Çünkü merhamet sadece duygusal bir teselli değildir. Merhamet, insanı karanlıktan aydınlığa çıkaran ilahi bir eğitimdir.
Bazen Allah’ın merhameti istediğimizi vermesiyle ortaya çıkar.
Bazen vermemesiyle…
Bazen önümüzü açmasıyla…
Bazen önümüze bir engel koymasıyla…
Bazen bizi bir insana kavuşturmasıyla…
Bazen o insandan uzaklaştırmasıyla…
Biz her istediğimizi rahmet zannediyoruz. Hâlbuki bazen istediğimiz şey, bizim için büyük bir imtihan olabilir.
Onun için salât bize yönümüzü gösterir.
Zekât bizi bencillikten kurtarır.
Resule itaat ölçüyü öğretir.
Bunların sonucunda insan, Allah’ın merhametini tanıyabilecek bir bilinç kazanır.
Kardeşlerim…
Bugün toplum olarak merhamet istiyoruz.
Huzur istiyoruz.
Bereket istiyoruz.
Güven istiyoruz.
Ailelerin dağılmamasını istiyoruz.
Gençlerin kötü alışkanlıklara düşmemesini istiyoruz.
İnsanların birbirine zarar vermemesini istiyoruz.
Ama bunların bedelini ödemek istiyor muyuz?
Salâtı hayatımızda ayağa kaldırıyor muyuz?
Zekât bilinciyle malımızı, bilgimizi, vaktimizi ve gücümüzü paylaşıyor muyuz?
Resulün getirdiği adalet ve ahlak ölçülerine gerçekten itaat ediyor muyuz?
Yoksa hem kendi istediğimiz gibi yaşayalım hem de hayatımızda hiçbir problem olmasın mı istiyoruz?
Bu mümkün değildir.
Bir insan futbol sahasında basketbol kurallarıyla oynayamaz.
Trafikte kendi istediği kuralları koyamaz.
Bir cihazı üreticisinin kullanım ölçülerine aykırı kullanıp sonra da “Bu cihaz niçin bozuldu?” diyemez.
Hayatın da bir ölçüsü vardır.
İnsanı yaratan Allah, insanın nasıl yaşarsa huzura kavuşacağını da vahyiyle bildirmiştir.
Bu ayet bize şunu söylüyor:
Allah’ın merhametini istiyorsanız, merhametin yoluna girin.
Sadece istemeyin; adım atın.
Sadece dua etmeyin; bedel ödeyin.
Sadece konuşmayın; hayatınızı düzeltin.
Sadece yanlışları eleştirmeyin; kendinizden başlayın.
Salâtla Rabbinize bağlanın.
Zekâtla insanlara bağlanın.
Resule itaatle doğru ölçüye bağlanın.
İşte o zaman insanın hayatında denge oluşur.
Çünkü salât var ama paylaşmak yoksa insan dindar görünür ama bencil kalabilir.
Paylaşmak var ama vahyin ölçüsü yoksa insan iyilik yaptığını zannederken yanlış bir yola destek olabilir.
Bilgi var ama itaat yoksa insan hakikati bilir fakat nefsine uygulamaz.
Bu üçü birbirinden ayrılmamalıdır.
Salât, insanın yönünü düzeltir.
Zekât, insanın ilişkilerini düzeltir.
Resule itaat, insanın ölçüsünü düzeltir.
Bunların sonunda da Allah’ın rahmeti gelir.
O hâlde kendimize şu soruları soralım:
Benim salâtım hayatımı değiştiriyor mu?
Ben sadece malımdan mı veriyorum, yoksa bilgimden, vaktimden ve gücümden de veriyor muyum?
Resule itaat ettiğimi söylüyorum ama Kur’an’ın hangi hükmü nefsime ağır geliyor?
Merhamet beklerken, merhamete götüren yolda gerçekten yürüyor muyum?
Rabbimiz bizleri salâtı hayatında ayağa kaldıranlardan, elindeki nimetleri paylaşarak arınanlardan, vahyin ölçüsüne samimiyetle teslim olanlardan ve ilahi merhamete ulaşanlardan eylesin.
Âmin.
