DOĞRUYU BİLMEK YETİYOR MU? Üniversite Öğrencileri İçin Seminer Konuşması
Değerli hocalarım, sevgili genç arkadaşlarım…
Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.
Bugün sizinle yalnızca dinî bir konu konuşmak istemiyorum. Bugün hayatımızın tam merkezinde bulunan bir meseleyi konuşmak istiyorum:
Doğruyu bilmek ile doğruyu yaşamak arasındaki farkı…
Üniversite, insana çok şey öğretir. Bilgi verir, meslek kazandırır, düşünme yeteneğini geliştirir. Fakat insanın sahip olduğu bilgi, her zaman onun doğru karar vermesini sağlamaz.
Çünkü insanın önündeki temel sorun çoğu zaman bilgisizlik değildir.
Bazen doğruyu biliyoruz ama doğruyu yapmıyoruz.
Zarar verdiğini bildiğimiz hâlde bazı alışkanlıkları sürdürüyoruz.
Yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde bazı ilişkilerden ayrılamıyoruz.
Haksızlık olduğunu gördüğümüz hâlde sesimizi çıkarmıyoruz.
Çalışmamız gerektiğini biliyoruz ama erteliyoruz.
Özür dilememiz gerektiğini biliyoruz ama gururumuza yeniliyoruz.
Demek ki insanın sorunu sadece bilgi eksikliği değil.
Asıl sorun, bildiği gerçeğin gereğini yerine getirecek cesareti, iradeyi ve bedel ödeme gücünü gösterememesidir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, yönelmeyi tercih edeni doğru yola iletir. O, doğru yola girecekleri en iyi bilendir.”
Kasas Suresi, 56. ayet
Bu ayet bize çok temel bir gerçek öğretiyor:
Hiç kimse başka bir insanın yerine karar veremez.
Anne babanız sizi çok sevebilir.
Hocalarınız size saatlerce anlatabilir.
Arkadaşlarınız sizi uyarabilir.
Bir insan sizin için dua edebilir.
Size doğru yolu gösterebilir.
Fakat kalbin kapısını içeriden açacak olan sizsiniz.
Bir insanı zorla değiştiremezsiniz. Çünkü hidayet, insanın içine zorla yerleştirilen bir bilgi değildir. Hidayet, insanın gerçeğe yer açmasıdır.
Bir öğrenci düşünelim.
Herkes ona diyor ki:
“Derslerine çalış.”
“Zamanını boşa harcama.”
“Bu arkadaş çevresi sana zarar veriyor.”
“Bu alışkanlık geleceğini mahvedebilir.”
Öğrenci bunların hepsini duyuyor. Hatta doğru olduğunu da kabul ediyor. Ama hayatında hiçbir şey değiştirmiyor.
Buradaki problem bilgi problemi değildir.
Problem, insanın iç dünyasında henüz bir karar vermemiş olmasıdır.
Çünkü gerçek değişim, dışarıdan gelen söz ile değil, içeride alınan kararla başlar.
İnsan Doğruyu Neden Reddeder?
Kasas Suresi’nin bir sonraki ayetinde insanlar şöyle diyor:
“Seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan çıkarılırız.”
Yani şöyle söylüyorlar:
“Senin söylediklerin doğru olabilir. Fakat bu doğruya uyarsak düzenimiz bozulur.”
İşte burada çok önemli bir hakikat var:
İnsan çoğu zaman gerçeği anlamadığı için değil, gerçeğin bedelinden korktuğu için reddeder.
Bugün de benzer cümleler kuruyoruz:
“Doğruyu söylersem arkadaş çevrem beni dışlar.”
“Haksızlığa karşı çıkarsam işimi kaybedebilirim.”
Bu arkadaş grubundan ayrılırsam yalnız kalırım.”
“Bu ilişki yanlış ama ayrılırsam bir daha kimseyi bulamam.”
“Kopya çekmezsem diğerlerinin gerisinde kalırım.”
“Herkes böyle yapıyor, ben tek başıma neyi değiştirebilirim?”
“Dürüst davranırsam para kazanamam.”
Dikkat edin…
İnsan, gerçeği bilmiyor değildir.
Gerçeğin kendisinden götüreceklerinden korkmaktadır.
Çünkü doğru yaşamanın bir bedeli vardır.
Dürüstlüğün bedeli olabilir.
Çalışmanın bedeli vardır.
Disiplinin bedeli vardır.
Ahlaklı kalmanın bedeli vardır.
Yanlış çevreden ayrılmanın bedeli vardır.
Bağımlılıktan kurtulmanın bedeli vardır.
Haksızlığa karşı çıkmanın bedeli vardır.
Fakat şu soruyu sormamız gerekir:
Doğruyu yaşamanın bir bedeli varsa, yanlışı yaşamanın bedeli yok mudur?
Bugün yanlışın bedelini ödememek için doğrudan kaçarsınız. Fakat yarın yanlışın çok daha ağır bedeliyle karşılaşabilirsiniz.
Bir öğrenci çalışmanın bedelinden kaçar. Uykusundan, eğlencesinden ve telefonundan vazgeçmek istemez. Fakat daha sonra başarısızlığın bedelini öder.
Bir insan yanlış ilişkiyi bitirmenin acısından kaçar. Fakat yıllarca huzursuzluğun bedelini öder.
Bir insan dürüstlüğün kısa vadeli zararından korkar. Fakat güvenini, itibarını ve karakterini kaybederek çok daha büyük bir bedel öder.
Hayatta bedelsiz bir tercih yoktur.
Mesele, bedel ödeyip ödememek değildir.
Mesele şudur:
Hangi bedeli ödeyeceğiz?
Doğrunun geçici bedelini mi, yanlışın kalıcı bedelini mi?
Güvenli Sandığımız Şeyler Gerçekten Güvenli mi?
Ayetin devamında Allah insanlara şunu hatırlatıyor:
“Biz onları güvenli bir yere yerleştirmedik mi? Her türlü rızık onlara ulaştırılmıyor muydu?”
İnsan bazen sahip olduğu imkânların kaynağını yanlış yerde arar.
Rızkını yalnızca patronundan zanneder.
Geleceğini yalnızca diplomasına bağlar.
Güvenliğini yalnızca parasında arar.
Değerini takipçi sayısında görür.
Mutluluğunu bir insanın sevgisine bağlar.
Kendisini yalnızca bir makama, mesleğe veya unvana dayandırır.
Böyle olunca insan, bütün kararlarını menfaatine göre vermeye başlar.
“İşime zarar gelir mi?”
“İnsanlar benim hakkımda ne düşünür?”
“Takipçi kaybeder miyim?”
“Çevrem beni kabul eder mi?”
“Bu bana para kazandırır mı?”
Elbette insan geleceğini düşünmelidir. Meslek edinmeli, çalışmalı, üretmeli ve plan yapmalıdır.
Fakat menfaat, gerçeğin önüne geçtiği zaman insanın mizânı bozulur.
Para araç olmaktan çıkar, amaç hâline gelir.
Kariyer araç olmaktan çıkar, kimliğe dönüşür.
Başarı araç olmaktan çıkar, ilahlaşır.
İnsanların beğenisi hayatın merkezine yerleşir.
Sonra insan doğru olanı değil, kendisine o anda kazandıracak olanı seçer.
Fakat geçici güvenlik uğruna hakikati terk eden insan, zamanla daha büyük bir güvensizliğin içine düşer.
Çünkü yalan söyleyen insan yakalanmaktan korkar.
Haksızlık yapan insan hesap vermekten korkar.
Kopyayla başarı kazanan insan gerçek bir sınavla karşılaşmaktan korkar.
Kendini olduğundan farklı gösteren insan maskesinin düşmesinden korkar.
Gerçek insanı özgürleştirir. Sahte ise insanı esir eder.
Üniversite Hayatında Hidayet
Hidayeti yalnızca dinî bir kelime gibi düşünmeyelim.
Hidayet, doğru istikameti bulmaktır.
Bir öğrencinin kendisine şu soruları sorabilmesidir:
Ben neden okuyorum?
Sadece diploma almak için mi?
Sadece para kazanmak için mi?
Sadece ailemi veya çevremi memnun etmek için mi?
Yoksa kendimi geliştirip insanlara faydalı olmak için mi?
Üniversitede insan yalnızca bir meslek öğrenmez. Aynı zamanda nasıl bir insan olacağına karar verir.
Bugün verdiğiniz küçük kararlar, yarının karakterini oluşturur.
Bugün kopyayı normal görürseniz, yarın iş hayatında sahteciliği normal görürsünüz.
Bugün arkadaşınızın hakkını görmezden gelirseniz, yarın çalışanınızın hakkını görmezden gelebilirsiniz.
Bugün verdiğiniz sözü önemsemezseniz, yarın imzaladığınız sözleşmeyi de önemsemeyebilirsiniz.
Bugün yalnızca not için öğrenirseniz, yarın yalnızca maaş için çalışırsınız.
Fakat bugün sıddık, yani doğru ve dürüst olmayı öğrenirseniz; yarın hangi mesleği yaparsanız yapın güvenilir bir insan olursunuz.
Toplumun yalnızca başarılı mühendislere, doktorlara, öğretmenlere ve yöneticilere ihtiyacı yoktur.
Toplumun aynı zamanda:
Dürüst mühendislere,
adil hukukçulara,
merhametli doktorlara,
sorumluluk sahibi öğretmenlere,
ahlaklı iş insanlarına ihtiyacı vardır.
Bilgi, ahlaktan ayrıldığı zaman insanı kurtarmayabilir.
Hatta insanın sahip olduğu bilgi, kötü niyetle birleştiğinde daha büyük zararlar meydana getirebilir.
Bu nedenle üniversite eğitimi yalnızca aklı değil, vicdanı da geliştirmelidir.
Nimetler İçinde Şımarmak
Kasas Suresi’nin devamında şöyle buyrulur:
“Biz nimetler içinde şımaran nice toplumları helak ettik.”
Buradaki şımarıklık yalnızca zengin olmak değildir.
İmkâna sahip olmak suç değildir.
Başarılı olmak suç değildir.
Para kazanmak suç değildir.
Güzel bir hayat yaşamak suç değildir.
Sorun, insanın nimeti kendisinden bilmeye başlamasıdır.
“Ben yaptım.”
“Ben başardım.”
“Ben herkesten üstünüm.”
“Kimseye ihtiyacım yok.”
“İstediğimi yaparım.”
İşte insan burada haddini aşmaya başlar.
Üniversite öğrencisi bilgi sahibi oldukça kibirlenebilir.
Bir bölüm kazandığı için başka insanları küçümseyebilir.
İyi bir üniversitede okuduğu için kendisini daha değerli görebilir.
Ailesinin imkânlarını kendi başarısı sanabilir.
Oysa insan nerede doğacağını seçmedi.
Hangi ailede dünyaya geleceğini seçmedi.
Zekâ kapasitesini kendisi belirlemedi.
Sağlığını kendisi üretmedi.
Karşısına çıkan fırsatların tamamını kendisi oluşturmadı.
Elbette insanın emeği vardır. Fakat insanın emeğini verebilmesi için bile kendisine verilmiş sayısız nimete ihtiyacı vardır.
Bu nedenle başarı karşısında doğru cümle şudur:
“Ben elimden gelen çabayı gösterdim; fakat sonucu bana nasip eden Allah’tır.”
Bu bilinç insanın çalışmasını azaltmaz.
Tam tersine insanı daha sorumlu hâle getirir.
Çünkü nimetin şükrü, o nimeti doğru yerde kullanmaktır.
Bilginin şükrü öğretmektir.
Paranın şükrü paylaşmaktır.
Sağlığın şükrü faydalı iş yapmaktır.
Gençliğin şükrü zamanı boşa harcamamaktır.
Üniversite okuma imkânının şükrü, topluma yararlı bir insan olmaktır.
Toplumlar Nasıl Çöker?
Kur’an, toplumların durup dururken çökmediğini bildirir.
Önce uyarılar gelir.
Sorunlar görünür hâle gelir.
Adaletsizlik artar.
Yalan normalleşir.
Emanet ehline verilmez.
Güçlü olan zayıfı ezer.
İnsanlar yalnızca kendi menfaatlerini düşünür.
Sonra toplum dışarıdan güçlü görünse bile içeriden çürümeye başlar.
Binalar yüksek olabilir.
Teknoloji gelişmiş olabilir.
Üniversiteler çoğalmış olabilir.
İnsanların geliri artmış olabilir.
Fakat güven yoksa, adalet yoksa, ahlak yoksa o toplumun temelleri zayıflamıştır.
Çünkü bir toplumu ayakta tutan yalnızca ekonomi değildir.
Toplumu ayakta tutan güvendir.
Birbirine güvenmeyen insanlardan sağlam bir toplum meydana gelmez.
Öğrenci hocasına güvenmiyorsa,
vatandaş yöneticisine güvenmiyorsa,
çalışan patronuna güvenmiyorsa,
eşler birbirine güvenmiyorsa,
çocuk anne babasına güvenmiyorsa toplumsal yapı içten içe çözülür.
Sizler geleceğin doktorları, mühendisleri, öğretmenleri, hukukçuları, yöneticileri ve iş insanları olacaksınız.
Bu nedenle ülkenin geleceği yalnızca sahip olacağınız teknik bilgiye değil, kuracağınız ahlaka da bağlıdır.
Geçici Olanla Kalıcı Olan
Kur’an daha sonra bize şu soruyu soruyor:
“Size verilen her şey dünya hayatının geçici menfaati ve süsüdür. Allah katında bulunan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?”
Bu ayet dünyayı tamamen terk edin demiyor.
Okumayın demiyor.
Çalışmayın demiyor.
Para kazanmayın demiyor.
Ev, araba ve makam sahibi olmayın demiyor.
Bunlara sahip olabilirsiniz.
Fakat bunların size sahip olmasına izin vermeyin.
Dünya elinizde bulunsun ama kalbinizin merkezi olmasın.
Çünkü üniversite bitecek.
Diploma eskiyecek.
Makam değişecek.
Güzellik azalacak.
Gençlik geçecek.
Takipçi sayıları unutulacak.
Bugün çok önemli gördüğümüz birçok şey birkaç yıl sonra önemini kaybedecek.
Peki ne kalacak?
İnsanlarda bıraktığınız güven kalacak.
Yaptığınız iyilik kalacak.
Öğrettiğiniz bilgi kalacak.
Yetiştirdiğiniz insanlar kalacak.
Savunduğunuz adalet kalacak.
Helal kazancınız kalacak.
Salih amelleriniz kalacak.
İnsan öldükten sonra arkasından şöyle denmesi büyük bir başarıdır:
“İyi bir insandı.”
“Kimsenin hakkını yemezdi.”
“Bize çok faydası dokundu.”
“Verdiği sözü tutardı.”
“Zor zamanda yanımızda oldu.”
“Bize bir şey öğretti.”
“Hayatımıza güzel bir iz bıraktı.”
Kalıcı başarı budur.
Sosyal Medya ve Kıyas
Bugünün üniversite gençliğinin en büyük sınavlarından biri de kıyastır.
Telefonu açıyorsunuz:
Birisi yurt dışında.
Birisi yeni araba almış.
Birisi evlenmiş.
Birisi mezun olmuş.
Birisi iş kurmuş.
Birisi sürekli eğleniyor.
Birisi çok mutlu görünüyor.
Sonra kendi hayatınıza bakıyorsunuz.
“Ben neden geride kaldım?”
“Ben neden böyle değilim?”
“Ben neyi yanlış yapıyorum?”
Fakat sosyal medyada gördüğünüz şey, hayatın tamamı değildir.
İnsanlar çoğunlukla sonuçlarını gösterir, bedellerini göstermez.
Başarısını gösterir, başarısızlıklarını göstermez.
Mutluluğunu gösterir, yalnızlığını göstermez.
Kazancını gösterir, borcunu göstermez.
Gülümsemesini gösterir, gözyaşını göstermez.
Başkalarının sahnesiyle kendi kulisinizi kıyasladığınızda mutsuz olursunuz.
İnsanın asıl kıyası başkasıyla değil, dünkü kendisiyle olmalıdır.
Bugün düne göre daha bilgili miyim?
Daha dürüst müyüm?
Daha çalışkan mıyım?
Daha merhametli miyim?
Daha bilinçli miyim?
Daha faydalı bir insan mıyım?
Gerçek ilerleme budur.
“Daha Gencim, Sonra Düşünürüm”
Gençlik insana zamanın hiç bitmeyeceği hissini verebilir.
“Daha gencim.”
“Önce okul bitsin.”
“Önce işe gireyim.”
“Önce para kazanayım.”
“Önce düzenimi kurayım.”
“Sonra kendimi düzeltirim.”
“Sonra ibadet ederim.”
“Sonra tövbe ederim.”
“Sonra helalleşirim.”
Fakat ölüm insana randevu vermiyor.
Bu gerçek bizi karamsarlığa sürüklemek için söylenmez.
Tam tersine neyin değerli olduğunu anlayalım diye hatırlatılır.
Ölümü düşünmek, hayattan kaçmak değildir.
Ölümü düşünmek, hayatı doğru yaşamaktır.
Zamanın sınırlı olduğunu bilen insan:
Sevgisini ertelemez.
Özrünü ertelemez.
İyiliği ertelemez.
Çalışmayı ertelemez.
Tövbeyi ertelemez.
Helalleşmeyi ertelemez.
Doğru bir hayata başlamayı ertelemez.
“İnsanlar ölümlüdür” demek kolaydır.
“Ben ölümlüyüm” demek zordur.
“İnsanlar hesap verecek” demek kolaydır.
“Ben yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hesap vereceğim” demek zordur.
İnsan yalnızca yaptığı kötülüklerden değil, imkânı olduğu hâlde yapmadığı iyiliklerden de sorumludur.
Bir insanın bilgisi varsa ama paylaşmıyorsa…
İmkânı varsa ama yardım etmiyorsa…
Haksızlığı görüyor ama susuyorsa…
Bir insanın elinden tutabilecekken görmezden geliyorsa…
Yapmadıklarının da sorumluluğunu düşünmelidir.
Bakmak Başka, Okumak Başka
Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur.
Fakat ilk vahiy geldiğinde Peygamberimizin elinde okunacak yazılı bir kitap yoktu.
Demek ki okumak yalnızca yazıya bakmak değildir.
Hayatı okumaktır.
İnsanı okumaktır.
Olayları okumaktır.
Başımıza gelenleri okumaktır.
Cenazeyi okumaktır.
Başarıyı ve başarısızlığı okumaktır.
Bir cenazeye gidiyoruz.
Bir insanın toprağa verildiğini görüyoruz.
Mezar taşlarını okuyoruz.
Sonra eve dönünce aynı hırs, aynı kavga, aynı haset ve aynı dünya yarışı devam ediyor.
Demek ki gördük ama okumadık.
Kur’an’ı hatmedebiliriz ama hayatımız değişmiyorsa gerçekten okumuş olmayabiliriz.
Okumak; kelimeleri seslendirmekten önce, mesajı hayata taşımaktır.
Kur’an sürekli soruyor:
“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“Görmez misiniz?”
“İbret almaz mısınız?”
Çünkü insan bakabilir ama görmeyebilir.
Duyabilir ama anlamayabilir.
Bilgi sahibi olabilir ama bilinci kapalı olabilir.
Kendimize Sormamız Gereken Sorular
Sevgili arkadaşlarım…
Şimdi hepimiz kendi hayatımıza dönelim.
Ben doğru olduğunu bildiğim hâlde hangi davranışı erteliyorum?
Hangi yanlış alışkanlığı sırf haz verdiği için sürdürüyorum?
Hangi ilişkide sınırlarımı kaybettim?
Hangi konuda insanların beğenisini gerçeğin önüne koyuyorum?
Hangi korku beni doğru olanı yapmaktan alıkoyuyor?
Kariyerim için ahlakımdan taviz veriyor muyum?
Başarı isteğim mizânımı bozuyor mu?
Bir şeyi gereğinden fazla mı istiyorum?
Kaybetmekten korktuğum şey, benim için bir ilaha mı dönüşüyor?
Ben üniversiteyi yalnızca diploma almak için mi okuyorum, yoksa faydalı bir insan olmak için mi?
Bu soruların cevabını bana değil, kendinize vereceksiniz.
Çünkü hiç kimse sizin yerinize hidayete eremez.
Hiç kimse sizin yerinize seçim yapamaz.
Hiç kimse sizin yerinize bedel ödeyemez.
Hiç kimse sizin yerinize karakter oluşturamaz.
Kapanış
Değerli arkadaşlarım…
Hayatta önünüze birçok yol çıkacak.
Kolay görünen yollar olacak.
Hızlı para vadeden yollar olacak.
Çevrenin alkışladığı yollar olacak.
Herkesin gittiği yollar olacak.
Fakat çoğunluğun tercih ettiği yol her zaman doğru yol değildir.
Doğru yol bazen yalnız yürümeyi gerektirir.
Bazen bir arkadaş grubundan ayrılmayı gerektirir.
Bazen kazançtan vazgeçmeyi gerektirir.
Bazen özür dilemeyi gerektirir.
Bazen yeniden başlamayı gerektirir.
Bazen de nefsimize “hayır” demeyi gerektirir.
Unutmayalım:
Doğruyu bilmek başlangıçtır.
Doğruyu seçmek iradedir.
Doğruyu yaşamak ahlaktır.
Doğru üzerinde devam etmek ise sabırdır.
Dünya hayatı geçicidir fakat burada yaptığımız tercihler geçici değildir.
Diplomanızın yanında bir karakteriniz olsun.
Bilginizin yanında vicdanınız olsun.
Başarınızın yanında ahlakınız olsun.
Gücünüzün yanında adaletiniz olsun.
Kazancınızın yanında paylaşmanız olsun.
Dünya sizin için bir araç olsun; sizi yöneten bir ilah olmasın.
Aklımızı, gözümüzü ve kalbimizi gerçeği anlamak için son nefese bırakmayalım.
Bugün düşünelim.
Bugün karar verelim.
Bugün başlayalım.
Çünkü son nefeste gerçeği anlamak mümkündür; fakat o anda yeni bir seçim yapmak mümkün olmayabilir.
Rabbim bize hakkı hak olarak görmeyi ve ona uymayı; batılı batıl olarak görmeyi ve ondan uzaklaşmayı nasip etsin.
Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
