Ankebut Suresi 22–23 ve Kader Meselesi
Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ım göğsümüzü genişlet.
İşimizi kolaylaştır.
Dilimizdeki bağı çöz ki sözümüz anlaşılsın.
Bizi bize bırakma.
Hak ile batılı, gerçek ile sahteyi ayırt edebilecek bir bilinç nasip et.
Bizi nefsimizin aşırı isteklerinden, kaderi bahane edip sorumluluktan kaçmaktan, şeytanın vesvesesinden muhafaza eyle.
Kardeşlerim…
Bugün çok önemli bir konudan bahsedeceğiz.
Kader.
Ama kader deyince hemen zihnimizde şu soru oluşuyor:
“Allah her şeyi biliyorsa, ben neden sorumluyum?”
“Benim ne yapacağım kaderimde yazılıysa, ben niye hesap vereceğim?”
“Ben seçim yapıyor muyum, yoksa bana yazılanı mı yaşıyorum?”
İşte bugün bu meseleyi Ankebut Suresi 22 ve 23. ayetlerle ilişkilendireceğiz.
Rabbimiz Ankebut 22. ayette mealen şöyle buyuruyor:
“Siz ne yeryüzünde ne de gökte Allah’ı aciz bırakabilirsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.”
Bakın kardeşlerim…
Bu ayet insanın haddini bildiriyor.
Bugün insan teknolojiyle çok güçlendiğini zannediyor.
Yapay zekâ yapıyor.
Uzaya çıkıyor.
Veri topluyor.
Kanun yazıyor.
Sistem kuruyor.
Hastalıkları araştırıyor.
Ekonomi yönetiyor.
Devletler kuruyor.
Şirketler büyütüyor.
Ama Rabbimiz diyor ki:
Yeryüzünde de olsan, gökte de olsan Allah’ı aciz bırakamazsın.
Yani insan seçim yapabilir.
Ama Allah’ın mülkünün dışına çıkamaz.
İnsan karar verebilir.
Ama Allah’ın kurduğu sebep-sonuç yasalarının dışına çıkamaz.
İnsan “Ben özgürüm” diyebilir.
Ama özgürlüğünün sonucundan kaçamaz.
İşte kader konusu burada başlıyor.
Kader, insanın sorumluluğunu iptal eden bir şey değildir.
Kader, Allah’ın ilminin ve mülkünün sonsuzluğunu gösterir.
Biz sınırlıyız.
Allah sınırsızdır.
Biz zamanı parça parça yaşarız.
Dün deriz, bugün deriz, yarın deriz.
Ama Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. Dersinizde de kader konusu anlatılırken özellikle bu nokta vurgulanıyor: İnsan sınırlıdır; Allah ise sonsuz ve sınırsızdır, bu yüzden insan Allah’ın bilgisini kendi dar zaman algısıyla ölçemez.
Şimdi bunu çok basit anlatalım.
Bir asansöre bindiğinizi düşünün.
Binada 50 kat var.
Her kat yapılmış.
Her katın odası, koridoru, kapısı hazır.
Siz asansöre biniyorsunuz ve bir düğmeye basıyorsunuz.
- kata basarsanız 10. kata çıkıyorsunuz.
- kata basarsanız 25. kata çıkıyorsunuz.
Zemine basarsanız zemine iniyorsunuz.
Şimdi soruyorum:
Katları siz mi yaptınız?
Hayır.
Asansör sistemini siz mi kurdunuz?
Hayır.
Ama hangi düğmeye bastınız?
Siz bastınız.
İşte kaderi anlamak için bu örnek çok önemlidir.
Allah bütün katları bilir.
Bütün yolları bilir.
Bütün sonuçları bilir.
Senin hangi seçimi yapacağını da bilir.
Ama bilmesi, senin seçmediğin anlamına gelmez.
Sen bastın o düğmeye.
Sen seçtin o yolu.
Sen söyledin o sözü.
Sen attın o adımı.
Sen girdin o faize.
Sen söyledin o yalanı.
Sen kırdın o kalbi.
Sen yaptın o iyiliği.
Sen verdin o sadakayı.
Sen sabrettin.
Sen tövbe ettin.
Sen direndin.
Sen vazgeçtin.
Sen Allah’a sığındın.
İşte bu yüzden kaderi bahane ederek sorumluluktan kaçamayız.
Kardeşlerim…
Bir insan yanlış yaptığında hemen ne diyor?
“Ne yapayım, kaderimde varmış.”
Peki aynı insan başarılı olunca ne diyor?
“Ben yaptım.”
“Ben başardım.”
“Ben çalıştım.”
“Ben kazandım.”
“Ben zekiyim.”
“Ben güçlüyüm.”
Bakın burada bir samimiyetsizlik var.
Kötülük olunca kader.
Başarı olunca ben.
Günah olunca kader.
Para olunca ben.
Hata olunca kader.
Makam olunca ben.
Kul hakkı olunca kader.
Övgü olunca ben.
Olmaz kardeşlerim.
Bu mizan değildir.
Bu denge değildir.
Bu adalet değildir.
Eğer iyi şeylerde “ben” diyorsan, kötü şeylerde de sorumluluğu alacaksın.
Ama mümin ne der?
Başarıda:
Elhamdülillah. Allah imkân verdi, akıl verdi, beden verdi, zaman verdi, fırsat verdi; ben sadece çabaladım.
Hatada ise:
Rabbim ben nefsime zulmettim. Ben hata yaptım. Beni affet. Beni düzelt. Beni bana bırakma.
İşte Âdem’in yolu budur.
Hz. Âdem hata yaptı.
Ama suçu Allah’a atmadı.
“Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi.
İblis ise hata yaptı.
Ama suçu kendinde görmedi.
“Beni sen azdırdın” dedi.
İşte kader meselesinde iki yol var:
Ya Âdem gibi sorumluluğu alırsın.
Ya İblis gibi bahane üretirsin.
Ya tövbe edersin.
Ya isyan edersin.
Ya rahmete yürürsün.
Ya rahmetten uzaklaşırsın.
Şimdi Ankebut 23. ayete gelelim.
Rabbimiz mealen şöyle buyuruyor:
“Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler, işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”
Bakın burada iki şey var:
Birincisi: Allah’ın ayetlerini inkâr etmek.
İkincisi: Allah’a kavuşmayı inkâr etmek.
Allah’ın ayetlerini inkâr eden insan ne yapar?
Sebep-sonuç yasasını görmez.
İmtihanı anlamaz.
Musibeti okuyamaz.
Nefsin oyununu fark edemez.
Şeytanın vesvesesini anlayamaz.
Haddi aşar.
Mizanı bozar.
Allah’a kavuşmayı inkâr eden insan ne yapar?
Dünyayı kalıcı zanneder.
Hesap gününü unutur.
Ölümü uzak görür.
Her şeyi burada ister.
Hemen ister.
Bedel ödemeden ister.
Sabretmeden ister.
Helal-haram demeden ister.
Çünkü ona göre sadece bu dünya vardır.
İşte o zaman insanın içindeki mizan bozulur.
İstek ihtiyaç zannedilir.
Heves hakikat zannedilir.
Haz mutluluk zannedilir.
Para güven zannedilir.
Makam değer zannedilir.
Alkış başarı zannedilir.
Takipçi sayısı itibar zannedilir.
Ama kardeşlerim…
Bütün bunlar geçicidir.
Bugün var, yarın yok.
Bir hastalık gelir, bütün planların değişir.
Bir ölüm haberi gelir, bütün neşen susar.
Bir ekonomik kriz gelir, güvendiğin para erir.
Bir deprem olur, ev dediğin şey bir anda toprağa karışır.
Bir iftira gelir, itibar dediğin şey sarsılır.
İşte Ankebut 22 burada tekrar konuşur:
Yeryüzünde de olsanız, gökte de olsanız Allah’ı aciz bırakamazsınız.
Kaçamazsın.
Ne paraya kaçabilirsin.
Ne teknolojiye kaçabilirsin.
Ne güce kaçabilirsin.
Ne devlete kaçabilirsin.
Ne doktora, ne patrona, ne çevrene, ne zekâna kaçabilirsin.
Bunların hepsi vesiledir.
Ama asıl dost Allah’tır.
Asıl yardımcı Allah’tır.
Asıl sığınak Allah’tır.
Kardeşlerim…
Burada şunu çok iyi anlayalım.
Kader, tembellik değildir.
Kader, “Ben hiçbir şey yapmayayım, Allah ne yazdıysa o olur” demek değildir.
Hayır.
Sen çalışacaksın.
Emek vereceksin.
Bedel ödeyeceksin.
Sebebe sarılacaksın.
Doğruyu seçeceksin.
Yanlıştan sakınacaksın.
Ama sonucu Allah’a bırakacaksın.
Derslerinizde de bu çizgi çok net var: İnsan teslimiyeti sözde değil, amelde gösterir. En çok istediği şeyde sınanır; işte orada mizan, sınır, teslimiyet ve Allah’a sığınma devreye girer.
Bir patrona “Ben sana inanıyorum” demek yetmez.
İşe vaktinde gideceksin.
Görevini yapacaksın.
Kurallara uyacaksın.
Emanete sahip çıkacaksın.
Bir eşe “Seni seviyorum” demek yetmez.
Evin sorumluluğunu alacaksın.
Kirayı ödeyeceksin.
Faturayı ödeyeceksin.
Ekmeği getireceksin.
Sadakati koruyacaksın.
Güveni yıkmayacaksın.
Bir sipariş aldığında “Şu tarihe kadar teslim ederim” demek yetmez.
Sözünde duracaksın.
Emek vereceksin.
Uykundan fedakârlık edeceksin.
İşi zamanında teslim edeceksin.
İşte iman da böyledir.
“Ben Allah’a inanıyorum” demek yetmez.
O sözün amele dönüşecek.
Sözünle davranışın bir olacak.
Dilinde iman, hayatında isyan olmayacak.
Ağzında kader, davranışında sorumsuzluk olmayacak.
Kardeşlerim…
Bugün birçok insan kaderi yanlış kullanıyor.
Adam borç alıyor, ödemiyor.
Sonra diyor ki: “Kaderinde paranı alamamak varmış.”
Bunu kabul eder misiniz?
Etmezsiniz.
Biri size tokat atsa, sonra dese ki: “Kaderinde tokat yemek varmış.”
Kabul eder misiniz?
Etmezsiniz.
Biri sizin hakkınızı yese, sonra dese ki: “Allah böyle yazmış.”
Kabul eder misiniz?
Etmezsiniz.
O zaman biz de kendi hatalarımızda kaderi kalkan yapmayacağız.
Kader, günahı örtmek için kullanılmaz.
Kader, insanın haddini bilmesi için anlaşılır.
Kader bize şunu öğretir:
Ben kulum.
Ben sınırlıyım.
Ben her şeyi bilemem.
Ben sonucu kontrol edemem.
Ama seçimlerimden sorumluyum.
İşte Ankebut 22 bize bunu söyler:
Sen Allah’ın mülkündesin.
Ankebut 23 ise şunu söyler:
Allah’a kavuşmayı unutursan rahmetten uzaklaşırsın.
Şimdi burayı biraz kalbimize indirelim.
Bir insan neden Allah’ın rahmetinden uzaklaşır?
Çünkü dönmeyi bırakır.
Tövbe etmeyi bırakır.
Kendini sorgulamayı bırakır.
“Ben nerede hata yaptım?” demeyi bırakır.
Hep başkasını suçlar.
Eşini suçlar.
Annesini suçlar.
Babasını suçlar.
Devleti suçlar.
Patronu suçlar.
Çocuğu suçlar.
Toplumu suçlar.
Kaderi suçlar.
Ama bir kere aynaya bakmaz.
Oysa mümin aynaya bakabilen insandır.
Mümin der ki:
“Rabbim, bu olay bana ne öğretiyor?”
“Ben burada hangi haddi aştım?”
“Ben hangi isteği ihtiyaç zannettim?”
“Ben nerede mizanı bozdum?”
“Ben nerede sınırı geçtim?”
“Ben nerede sana sığınmak yerine insanlara sığındım?”
“Ben nerede helali bırakıp kestirme yola girdim?”
“Ben nerede çalışmadan sonuç istedim?”
“Ben nerede bedel ödemeden nimet bekledim?”
İşte bu sorular insanı diriltir.
Bu sorular bilinci açar.
Bu sorular insanı kaderi bahane eden biri olmaktan çıkarır, kaderi anlayan bir kul haline getirir.
Kardeşlerim…
Bugün modern insan çok bilgiye sahip ama hikmeti kaybetti.
Telefonunda binlerce bilgi var.
Arama motoruna yazıyor, cevap geliyor.
Yapay zekâya soruyor, cevap geliyor.
Doktor internette veriye bakıyor.
Avukat kanuna bakıyor.
Mühendis programa bakıyor.
Ama insan şunu unutuyor:
Bilgi başka şeydir.
Hidayet başka şeydir.
Veri başka şeydir.
Bilinç başka şeydir.
Cevap bulmak başka şeydir.
Doğru yola girmek başka şeydir.
Bugün dünya üzerinde birçok kanun var ama adalet yok.
Çünkü hak ile batılı ayıracak mizan kaybolmuş.
Kuran’ın kanunları işlenmediği yerde insan çok akıllı görünür ama zulüm üretir.
Teknoloji üretir ama merhamet kaybeder.
Para üretir ama huzur kaybeder.
Sistem kurar ama ahlakı çöker.
İşte Ankebut 22 burada tekrar der ki:
Allah’ı aciz bırakamazsınız.
Ey insanlık!
Göğe de çıksan, Allah’ın mülkündesin.
Yerin dibine de insen, Allah’ın mülkündesin.
Kanun da yazsan, Allah’ın mülkündesin.
Ekonomi de kursan, Allah’ın mülkündesin.
Yapay zekâ da yapsan, Allah’ın mülkündesin.
Ve Allah’ın mülkünde Allah’ın ayetlerini yok sayarak huzur bulamazsın.
Çünkü ayetleri inkâr eden, rahmetten uzaklaşır.
Allah’a kavuşmayı unutan, hesabı unutur.
Hesabı unutan, haddi aşar.
Haddi aşan, mizanı bozar.
Mizanı bozan, önce kendine zulmeder.
Sonra ailesine zulmeder.
Sonra topluma zulmeder.
Sonra dünyayı bozar.
Kardeşlerim…
O zaman bugün kendimize şu kararı verelim:
Kaderi bahane etmeyeceğim.
Seçimlerimin sorumluluğunu alacağım.
Başarıda şükredeceğim.
Hatada tövbe edeceğim.
İsteklerimde mizanı koruyacağım.
Haddimi bileceğim.
Allah’ın ayetlerini görmezden gelmeyeceğim.
Allah’a kavuşacağımı unutmayacağım.
Yeryüzünde de olsam, gökte de olsam Allah’ın mülkünde olduğumu bileceğim.
Ve en önemlisi…
Allah’tan başka gerçek dostum ve yardımcım olmadığını unutmayacağım.
Çünkü insanın en büyük yanılgısı şudur:
“Beni param kurtarır.”
“Beni çevrem kurtarır.”
“Beni aklım kurtarır.”
“Beni makamım kurtarır.”
“Beni teknolojim kurtarır.”
“Beni devletim kurtarır.”
Hayır kardeşlerim.
Bunların hepsi vesile olabilir.
Ama kurtaran Allah’tır.
Yol açan Allah’tır.
Rahmet eden Allah’tır.
Bağışlayan Allah’tır.
Hidayet veren Allah’tır.
Son sözü söyleyen Allah’tır.
Öyleyse konuşmamızı şu dua ile bitirelim:
Allah’ım…
Bizi kaderi bahane edenlerden değil, seçimlerinin sorumluluğunu alanlardan eyle.
Bizi başarıda kibirlenenlerden değil, “Elhamdülillah” diyebilenlerden eyle.
Bizi hatada suçu kadere atanlardan değil, “Rabbim ben nefsime zulmettim” diyebilenlerden eyle.
Bizi yeryüzünde güçlenince seni unutanlardan değil, güçlendikçe sana sığınanlardan eyle.
Bizi göğe çıksa bile haddini bilen kullarından eyle.
Allah’ım…
Bize hakkı hak olarak göster ve hakka uymayı nasip et.
Batılı batıl olarak göster ve batıldan uzak durmayı nasip et.
Bizi nefsimizin aşırı isteklerine, dünyanın oyun ve eğlencesine, şeytanın vesvesesine bırakma.
Bize mizan ver.
Bize sınır bilinci ver.
Bize salih amel nasip et.
Bize tövbe kapısını açık tutacak bir kalp ver.
Ve bizi Ankebut 22’nin uyardığı gibi Allah’ı aciz bırakacağını zannedenlerden değil;
Ankebut 23’ün uyardığı gibi Allah’ın ayetlerini ve Allah’a kavuşmayı inkâr edenlerden değil;
Allah’ın rahmetine sığınan, bedel ödeyen, sabreden, şükreden, doğru yolu arayan kullarından eyle.
Amin.
