1=gerçek 0=sahte kasas suresi 50-55 ve insan bedeni
Gerçek 1 gibidir.
Sahte 0 gibidir.
1 gerçektir, doğurgandır.
Yanına ne eklersen değer üretir.
Bütün sayılar aslında 1’lerden oluşur.
0 ise kısırdır.
Kaç tane 0’ı yan yana koyarsan koy, toplarsan topla, sonuç yine 0’dır.
0 ancak 1’in yanında değerliymiş gibi görünür.
1’in yanına 0 koyunca 10 olur.
Ama 10’u değerli yapan 0 değildir; 10 zaten 10 tane 1’den oluşur.
Sahte de böyledir.
Kendi başına değersizdir.
Ancak gerçeğin yanına tutununca değerli gibi görünür.
İnsan gerçektir.
Ama insan zihnine sahte bilgiyi, sahte mutluluğu, sahte başarıyı, sahte değeri aldığında; o sahte şey insanın yanında değer kazanır.
Aslında sahteyi büyüten biziz.
Ona izin veren biziz.
Zihnimizde yer açan biziz.
Hayatı şöyle düşünebiliriz:
(sahip olduklarımız) x soyut bilgi
Parantezin içine evimizi, arabamızı, eşimizi, çocuğumuzu, kariyerimizi, paramızı, işimizi, kıyafetlerimizi, akrabalarımızı, arkadaşlarımızı koyabiliriz.
Ama sonucu belirleyen şey parantezin içindekiler değil; parantezin dışındaki çarpandır.
Eğer çarpan 0 ise:
0 x (para + kariyer + ev + araba + aile + başarı) = 0
Yani sahip oldukların çok olsa bile, onları sahte bir bilgiyle çarpıyorsan sonuç yine boşluk olur.
Bu yüzden bazı insanlar her şeye sahip olduğu hâlde mutsuzdur.
Çünkü “neden?” sorusuna gerçek bir cevap bulamamıştır.
Neden evlendim?
Neden aile olmalıyım?
Neden çalışıyorum?
Neden yaşıyorum?
Neden sabretmeliyim?
Neden dürüst kalmalıyım?
Bu soruların cevabı sahteyse, hayatın sonucu da huzursuzluk olur.
Gerçek mutluluk ve gerçek başarı için hayatımızın çarpanı gerçek soyut bilgi olmalıdır.
Çünkü soyut somuttan üstündür.
Somut olan sahip olduklarımızdır.
Soyut olan ise onlara anlam veren bilgidir.
Çarpanın gerçekse az şey bile bereketlenir.
Çarpanın sahteyse çok şey bile sıfırlanır.
Gerçek bilgi insanı büyütür.
Sahte bilgi insanı tüketir.
Gerçek huzur verir.
Sahte sürekli yeni haz ister.
Gerçek insanı özgürleştirir.
Sahte insanı somuta hapseder.
Bu yüzden mesele sadece parantez içini doldurmak değildir.
Mesele, parantez dışındaki çarpanı doğru seçmektir.
Çünkü hayatın çarpanı 0 ise, sahip olduklarının toplamı ne kadar büyük olursa olsun sonuç yine 0’dır.
Evet, bu ders Kasas Suresi 50-55 ile çok güçlü şekilde ilişkilendirilebilir.
Çünkü “1 ve 0” meselesi aslında bu ayetlerdeki şu ana fikre bağlanıyor:
Gerçek bilgiye mi uyacaksın, yoksa nefsinin sahte bilgisine mi?
Kasas 50. ayette Allah çok net bir ölçü koyuyor:
“Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar ancak kendi hevalarına uyuyorlar.”
Yani mesele sadece “inanmak-inanmamak” meselesi değil.
Mesele şu:
İnsan gerçeğe mi teslim oluyor, yoksa kendi isteğine mi?
Burada senin 1 ve 0 benzetmen devreye giriyor.
1 = Gerçek bilgi / Allah’tan gelen hakikat
0 = Heva / nefsin ürettiği sahte bilgi
İnsan Allah’ın gösterdiği gerçek bilgiye uyarsa hayatının çarpanı 1 olur.
Ama insan kendi hevasını, arzusunu, egosunu, menfaatini, korkusunu, zevkini merkeze alırsa çarpanı 0 olur.
O zaman ne kadar şeye sahip olursa olsun sonuç yine boşluk olur.
Bir insanın parası olabilir.
Evi olabilir.
Arabası olabilir.
Eşi, çocuğu, kariyeri, çevresi olabilir.
Yani parantez içi dolu olabilir:
(para + ev + araba + kariyer + aile + başarı)
Ama Kasas 50’ye göre eğer bu insan Allah’ın hidayetine değil de hevasına uyuyorsa, parantezin dışındaki çarpan 0’dır.
O zaman sonuç şudur:
0 x (para + ev + araba + kariyer + aile + başarı) = 0
İşte bu yüzden insan her şeye sahip olduğu hâlde huzursuz olabilir.
Çünkü sahip oldukları gerçektir belki; ama onları anlamlandıran bilgi sahteyse, hayatın sonucu boşluğa döner.
Kasas 51-53. ayetlerde ise Allah, insanlara sözün ulaştırıldığını anlatır.
Yani gerçek bilgi insana ulaştırılır.
İnsan başıboş bırakılmaz.
Bazı insanlar bu gerçek bilgiyle karşılaşınca şöyle derler:
“Biz buna iman ettik. Çünkü bu Rabbimizden gelen gerçektir.”
İşte burada 1 ortaya çıkar.
Gerçek bilgi geldiğinde onu tanımak, ona teslim olmak, kibir yapmamak, “Ben zaten biliyorum” dememek…
Bu 1’dir.
Çünkü 1 doğurgandır.
Gerçek bilgi başka gerçekleri doğurur.
İnsan hakikati kabul edince hayatındaki diğer şeyler de anlam kazanmaya başlar.
Evlilik anlam kazanır.
Çocuk anlam kazanır.
Para emanet olur.
Kariyer hizmete dönüşür.
Başarı kibir değil şükür sebebi olur.
Kasas 54. ayette ise çok önemli bir nokta var:
Bu kimselere sabrettikleri için mükâfatlarının iki defa verileceği, kötülüğü iyilikle savdıkları ve kendilerine verilen rızıktan infak ettikleri anlatılır.
Bu ayet aslında “gerçek bilginin doğurganlığını” gösteriyor.
Çünkü gerçek bilgi sadece zihinde kalmaz.
Davranış üretir.
Gerçek bilgi insana sabır verir.
Kötülüğe iyilikle cevap verme gücü verir.
Malı sadece kendine saklamayı değil, paylaşmayı öğretir.
Yani 1 doğurmaya başlar.
Gerçek bilgi → sabır üretir.
Sabır → olgunluk üretir.
Olgunluk → iyilik üretir.
İyilik → huzur üretir.
Ama sahte bilgi böyle değildir.
Sahte bilgi insana sabır vermez.
Sadece tepki üretir.
Öfke üretir.
Kibir üretir.
Haz bağımlılığı üretir.
Sürekli daha fazlasını istemeyi üretir.
Kasas 55. ayette ise bu insanların boş sözle karşılaştıklarında ondan yüz çevirdikleri anlatılır.
Bu da senin 0 meselenle birebir örtüşüyor.
Çünkü sahte bilgi çoğu zaman “boş söz” olarak gelir.
Güzel görünür.
Popüler görünür.
Modern görünür.
Akıllıca görünür.
Ama içi boştur.
İnsan boş söze zihninde yer açarsa, 0’ı 1’in yanına koymuş olur.
O sahte şey insanın yanında değerli gibi görünmeye başlar.
Ama gerçekte onu değerli yapan sahte bilgi değildir.
Onu değerli gösteren insanın ona verdiği itibardır.
Kasas 55’teki bilinçli insan ise bunu yapmaz.
Boş sözle karşılaşınca orada oyalanmaz.
Kavga etmez, kirlenmez, içine almaz.
Adeta şöyle der:
“Benim hayatımın çarpanı bu olmayacak. Ben bu sahte bilgiyi zihnime almayacağım.”
Bu dersi Kasas 50-55 ile şöyle toparlayabilirsin:
Kasas 50-55 bize iki tür insanı anlatıyor.
Birincisi, hevasına uyan insandır.
Gerçek bilgi gelmesine rağmen onu bırakır, kendi arzusunu takip eder.
Bu insanın çarpanı 0’dır.
İkincisi, hakikati görünce teslim olan insandır.
Sabreder, kötülüğü iyilikle savar, rızkını paylaşır, boş sözden yüz çevirir.
Bu insanın çarpanı 1’dir.
İşte mesele budur:
Hayatın parantez içini doldurmak yetmez.
Parantez dışındaki çarpanı doğru seçmek gerekir.
Çünkü heva 0’dır.
Hakikat 1’dir.
Heva ile çarpılan hayat, ne kadar dolu görünürse görünsün sonuçta boşluk üretir.
Hakikat ile çarpılan hayat ise az imkânla bile huzur, anlam ve bereket üretir.
Kasas 50-55’in bize söylediği şey şudur:
Gerçek bilgiye cevap vermeyen insan, boşlukta kalmaz; mutlaka hevasına teslim olur.
Yani insan ya Allah’ın hidayetine uyar ya da kendi nefsinin sahte bilgisine.
Üçüncü bir yol yoktur.
Bu yüzden gerçek mutluluk, daha çok şeye sahip olmakta değil; sahip olduklarımızı gerçek bilgiyle, yani Allah’ın hidayetiyle anlamlandırmaktadır.
İnsanın saçıyla, tırnağıyla, ömrüyle, organlarıyla, bütün uzuvlarla Kaf suresinin 50-55 ayetlerini ilişkilendirebilir miyiz?
Kasas 50-55 ve İnsan Bedeni
İnsan çoğu zaman bedenini “benim” zanneder.
Benim saçım.
Benim tırnağım.
Benim gözüm.
Benim elim.
Benim kalbim.
Benim ömrüm.
Benim bedenim.
Ama aslında bunların hiçbiri bizim gerçek malımız değildir. Hepsi emanettir.
Saçını sen yaratmadın.
Tırnağını sen uzatmıyorsun.
Kalbini sen çalıştırmıyorsun.
Midenin nasıl sindirdiğini sen yönetmiyorsun.
Kanının damarlarında nasıl dolaştığını sen kontrol etmiyorsun.
Gözünün nasıl gördüğünü sen üretmedin.
Kulağının nasıl duyduğunu sen tasarlamadın.
İnsan sadece kullanıyor.
İşte Kasas 50. ayet burada çok derin bir ölçü veriyor:
İnsan Allah’ın gösterdiği hidayete uymazsa, kendi hevasına uyar.
Yani beden bile ya Allah’ın gösterdiği hakikatle kullanılır ya da nefsin arzusuyla kullanılır.
Üçüncü bir yol yoktur.
Göz: Hakikati mi görecek, hevayı mı?
Göz Allah’ın verdiği büyük bir emanettir.
Bu gözle insan ayetleri de görebilir, harama da bakabilir.
Mazlumu da görebilir, görmezden de gelebilir.
Anne babasının yorgunluğunu da görebilir, sadece kendi keyfini de görebilir.
Dünyadaki düzeni görüp “Bunu kim yarattı?” diye de sorabilir, “Her şey tesadüf” deyip geçebilir.
Kasas 50’ye göre mesele şudur:
Göz hidayete mi hizmet ediyor, hevaya mı?
Eğer göz hakikati görmek için kullanılıyorsa 1’dir.
Eğer göz sadece nefsin arzularına hizmet ediyorsa 0’dır.
Dil: Gerçeği mi söyleyecek, boş sözü mü?
Kasas 55. ayette boş sözle karşılaşınca ondan yüz çeviren insanlardan bahsedilir.
Dil burada çok önemlidir.
Dil ile insan dua eder.
Dil ile Kur’an okur.
Dil ile özür diler.
Dil ile hakikati söyler.
Dil ile bir mazlumu savunur.
Ama aynı dil ile yalan da söyler.
İftira da atar.
Gıybet de yapar.
İnsanları birbirine de düşürür.
Boş sözle ömrünü de tüketir.
Demek ki dil de ya 1 olur ya 0.
Gerçeğe hizmet eden dil 1’dir.
Boş söze, yalana, dedikoduya hizmet eden dil 0’dır.
El: İyilik mi yapacak, zulüm mü?
El insanın eylem organıdır.
Bu elle sadaka verilir.
Bu elle yetimin başı okşanır.
Bu elle emek verilir.
Bu elle helal kazanç sağlanır.
Bu elle birinin yükü hafifletilir.
Ama aynı elle haksızlık da yapılır.
Haram da tutulur.
Kul hakkı da yenir.
Zulme imza da atılır.
Kasas 54’te hakikate teslim olanların kötülüğü iyilikle savdığı ve kendilerine verilen rızıktan infak ettikleri anlatılır.
Yani gerçek bilgi sadece kafada kalmaz; ele iner.
Elin ne yaptığı, insanın neye teslim olduğunu gösterir.
Ayak: Nereye gidiyor?
Ayak da emanettir.
Bu ayakla insan camiye de gider, harama da gider.
Anne babasını ziyarete de gider, zulme ortak olmaya da gider.
İlim meclisine de gider, boş ve zararlı ortamlara da gider.
Ayak aslında kalbin yönünü gösterir.
Kalp neye inanıyorsa, ayak oraya doğru yürür.
Kasas 50-55 bize şunu söyler:
Hakikati duyan insan ona doğru yürür.
Hevasına uyan insan ise kendi arzusunun peşinden yürür.
Kalp: Teslimiyetin merkezi
Bedenin en önemli yeri kalptir.
Çünkü göz görür ama kalp karar verir.
Kulak duyar ama kalp kabul eder.
Dil konuşur ama kalp yön verir.
El yapar ama kalp niyet eder.
Kasas 53’te hakikati duyanların “Biz buna iman ettik, bu Rabbimizden gelen gerçektir” dedikleri anlatılır.
İşte bu kalbin teslimiyetidir.
Kalp gerçeği kabul ederse beden de ona göre şekillenir.
Ama kalp hevasına teslim olursa, organlar da o hevaya hizmet eder.
Saç ve tırnak bile emanet
Saç ve tırnak basit gibi görünür ama onlar bile insana şunu hatırlatır:
Sen kendi bedeninin bile sahibi değilsin.
Saçın beyazlıyor, engelleyemiyorsun.
Tırnağın uzuyor, sen yaratmıyorsun.
Bedenin yaşlanıyor, durduramıyorsun.
Cildin değişiyor, zamanın önüne geçemiyorsun.
Demek ki insan malik değil, emanetçidir.
Kasas 50-55’in ruhu da buraya bağlanır:
Ey insan, sana verilen bedenle neyin peşinden gidiyorsun?
Hidayetin mi, hevanın mı?
Ömür: En büyük emanet
İnsanın en büyük emaneti ömrüdür.
Çünkü saç dökülür, tırnak kesilir, beden yaşlanır ama asıl mesele şudur:
Bu ömür neyle geçti?
Hakikatle mi?
Hevayla mı?
Kasas 50. ayet insana şunu sorar:
Sen Allah’ın gösterdiği yola mı uydun, yoksa kendi arzularını mı ilah edindin?
Kasas 55. ayet de şunu öğretir:
Boş sözle, boş işlerle, boş tartışmalarla ömrünü tüketme. Yüz çevir. Temiz kal. Yoluna devam et.
Çünkü ömür sınırlıdır.
Bir insan saçını kaybedebilir, tırnağını kesebilir, malını kaybedebilir; ama ömrünü kaybettiğinde artık geri alamaz.
Konuşma diliyle kısa anlatım
Bunu insanlara şöyle anlatabilirsin:
“Allah bize sadece ruh vermedi, beden de verdi. Göz verdi, kulak verdi, dil verdi, el verdi, ayak verdi, kalp verdi, ömür verdi. Ama bunların hiçbiri başıboş verilmedi. Kasas 50-55 bize şunu soruyor: Sen bu emanetleri hidayetin hizmetinde mi kullanıyorsun, yoksa hevanın hizmetinde mi?
Gözün neye bakıyor?
Kulağın neyi dinliyor?
Dilin ne söylüyor?
Elin ne yapıyor?
Ayağın nereye gidiyor?
Kalbin kime teslim?
Saçın bile sana ait değil, beyazlamasını durduramıyorsun. Tırnağını bile sen yaratmıyorsun, sadece kesiyorsun. Kalbini sen çalıştırmıyorsun, sadece onunla yaşıyorsun. O zaman insan nasıl ‘Benim bedenim, benim hayatım, istediğim gibi yaşarım’ diyebilir?
Hayır. Beden emanettir. Ömür emanettir. Organlar emanettir. Emanetin hesabı vardır.
Kasas 50-55’in bize söylediği şey budur:
İnsan ya Allah’ın hidayetine uyar ya da nefsinin hevasına.
Göz ya 1 olur ya 0.
Dil ya 1 olur ya 0.
El ya 1 olur ya 0.
Ayak ya 1 olur ya 0.
Ömür ya 1 olur ya 0.
Gerçek bilgiyle kullanılan beden ibadete dönüşür.
Sahte bilgiyle kullanılan beden ise insanı tüketir.
Mesele beden sahibi olmak değil; bedeni hangi hakikatle kullandığındır.”

