Hak Hevaya Uymaz; İnsan Hakka Teslim Olur
Mü’minûn Suresi’nin 70 ve 71. ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır, o kendilerine hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.”
“Eğer hak onların hevalarına uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar mutlaka fesada uğrardı. Aksine biz onlara kendi şereflerini hatırlatan zikri getirdik. Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çevirmektedirler.”
Bu ayetlerin merkezinde çok önemli bir ölçü vardır:
Hak, insanın nefsine ve hevasına göre değişmez. İnsan, nefsini ve hayatını hakka göre düzenlemek zorundadır.
Çünkü hak değişirse mizan bozulur. Mizan bozulursa insan, aile, toplum ve bütün sistem fesada uğrar.
Hakikate Cevap Veremeyen, Hakikati Söyleyene Saldırır
Ayet önce şu soruyu soruyor:
“Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar?”
Peygamber onlara yanlış bir şey söylemiyordu. Hırsızlık yapın, zina edin, faizle insanları sömürün, güçsüzleri ezin demiyordu.
Tam tersine adaleti, temizliği, tevhidi ve sorumluluğu anlatıyordu.
Fakat insanlar onun getirdiği hakikate cevap veremeyince, hakikati getireni suçlamaya başladılar.
Hz. Nuh küçümsendi.
Hz. Musa büyücülükle suçlandı.
Hz. Muhammed’e deli, şair ve sihirbaz denildi.
Çünkü hakikate karşı delilleri yoktu. Bu nedenle hakikati söyleyen kişinin aklına, şahsiyetine ve niyetine saldırdılar.
Bugün de aynı tavır devam ediyor.
Bir insan faizin haram olduğunu söylediğinde:
“Bu zamanda faizsiz yaşanmaz.” deniliyor.
Zinanın yanlış olduğunu söylediğinde:
“Sen hangi çağda yaşıyorsun?” deniliyor.
Alkolün insanın aklını ve bilincini kapattığını söylediğinde:
“Bir kadehten bir şey olmaz.” deniliyor.
Anne babanın hakkından, ailedeki sınırlardan ve sorumluluklardan söz ettiğinde:
“Herkes özgürdür, kimse kimseye karışamaz.” deniliyor.
İnsanlara bedel ödemeden, emek harcamadan ve çaba göstermeden bir sonuç elde edilemeyeceğini söylediğinde:
“Allah’a dua ederiz, olur.” deniliyor.
Dikkat edilirse burada söylenen hakikate delille cevap verilmiyor. Bunun yerine hakikati söyleyen kişi aşırı, katı, geri kalmış veya anlayışsız ilan ediliyor.
Yani bugünün “Bu kadar da ciddiye alma!” sözü, geçmişin “Bu adamda cinnet var!” suçlamasının farklı bir biçimidir.
Asıl Problem Hakikati Bilmemek Değil, Hakikatten Hoşlanmamaktır
Ayet şöyle devam ediyor:
“Hayır, o kendilerine hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.”
Burada çok önemli bir ayrım vardır.
İnsanların çoğu gerçeği tamamen reddetmez. Kendilerine zarar vermeyen, çıkarlarına dokunmayan ve rahatlarını bozmayan gerçekleri kabul ederler.
Fakat katıksız hakikat geldiğinde rahatsız olurlar.
Çünkü katıksız hakikat nefisten bedel ister.
Faizin haram olduğunu kabul etmek kolaydır. Fakat faizden vazgeçmek için daha küçük bir evde oturmak, daha eski bir arabaya binmek veya ticareti daha yavaş büyütmek gerektiğinde insan zorlanır.
Zinanın haram olduğunu söylemek kolaydır. Fakat nefsi kontrol etmek, sabretmek, evlilik sorumluluğunu üstlenmek ve helal olanın bedelini ödemek zordur.
Alkolün zararlı olduğunu kabul etmek kolaydır. Fakat arkadaş çevresine karşı durmak ve alışkanlığı terk etmek çaba ister.
Anne babanın hakkını anlatmak kolaydır. Fakat insanın kendi özgürlüğünü sınırlaması ve evin düzenine uyması nefsine ağır gelir.
Kur’an’ın hükümlerini doğru bulmak kolaydır. Fakat o hükümlerin hayatımızdaki çıkarlarımıza müdahale etmesi insanı rahatsız eder.
Demek ki problem çoğu zaman hakikati bilmemek değildir.
Problem, hakikatin nefsimize dokunmasıdır.
İnsan, kendisini değiştirecek bir hakikat değil; kendisinin değiştirebileceği bir hakikat istemektedir.
Nefis Katkılı Bir Hakikat İster
Nefis saf ve katıksız hakkı istemez. Kendi menfaatini de hakikatin içine karıştırmak ister.
Biraz hak, biraz çıkar…
Biraz adalet, biraz torpil…
Biraz din, biraz heva…
Biraz helal, biraz haram…
Biraz Allah’ın hükmü, biraz toplumun beklentisi…
Böylece insan kendisini hem haklı hem rahat hissetmek ister.
Faiz haramdır ama ev almak için olabilir.
Yalan kötüdür ama ticarette bazen söylenebilir.
Zina haramdır ama iki taraf da razıysa normal görülebilir.
Gıybet kötüdür ama anlatılanlar doğruysa yapılabilir.
İsraf kötüdür ama gösteriş için yapılan harcamalar ihtiyaç sayılabilir.
Kur’an buna izin vermez.
Çünkü hak ile batıl karıştırıldığında ortaya hak çıkmaz. Hak görüntüsü altında batıl ortaya çıkar.
İnsan bazen açık bir yanlıştan daha çok, doğruyla karıştırılmış yanlış karşısında dikkatli olmalıdır. Çünkü açık yanlış fark edilir. Fakat hak görüntüsü verilen batıl insanın aklını ve bilincini kapatabilir.
Hak Hevaya Uyarsa Mizan Bozulur
Ayet şöyle buyuruyor:
“Eğer hak onların hevalarına uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar fesada uğrardı.”
Allah gökleri ve yeri bir ölçüyle yaratmıştır.
Güneş kendi hevasına göre doğmaz.
Ay kendi isteğine göre hareket etmez.
Yer çekimi bugün başka, yarın başka işlemez.
Gece ve gündüz insanların taleplerine göre yer değiştirmez.
Kâinatta bir mizan vardır. Her varlık kendisine belirlenen sınırlar içinde hareket eder.
İnsan da bu mizanın dışına çıkamaz.
Bir sürücü:
“Bana göre kırmızı ışıkta geçmek serbesttir.” diyemez.
Bir tüccar:
“Bana göre yedi yüz gram, bir kilogram sayılır.” diyemez.
Bir çalışan:
“Bana göre işe gelmemek çalışmaktır.” diyemez.
Bir öğrenci:
“Bana göre yanlış cevabım doğrudur.” diyemez.
Maddi hayatta herkesin kendi ölçüsünü koyması nasıl düzeni bozuyorsa, ahlakta ve dinde de herkesin kendi doğrusunu belirlemesi fesada yol açar.
“Herkesin doğrusu kendine.” sözü sınırsız biçimde kabul edildiğinde ortak bir hak, adalet ve ölçü kalmaz.
Zalime göre yaptığı zulüm doğrudur.
Hırsıza göre çalmak ihtiyaçtır.
Faizciye göre faiz ticarettir.
Zina edene göre zina özgürlüktür.
İşgalciye göre işgal güvenliktir.
Sömürücüye göre sömürü ekonomik gelişmedir.
Herkes kendi hevasını doğru ilan ederse haklı ile haksız, zalim ile mazlum ve helal ile haram nasıl birbirinden ayrılacaktır?
İşte bu nedenle hak, insanların hevalarına uymaz.
İnsanlar hakka uymak zorundadır.
Heva, Aklın ve Bilincin Önüne Geçtiğinde
Heva yalnızca insanın bir şeyi çok istemesi değildir. Heva, insanın isteğini ölçünün önüne geçirmesidir.
İnsan bazen neyin doğru olduğunu bilir. Fakat doğru olan çıkarına uymadığı için başka bir gerekçe üretir.
Faizin yanlış olduğunu bilir fakat:
“Başka türlü ticaret yapamam.” der.
Yanlış bir ilişkinin kendisine zarar verdiğini bilir fakat:
“Onsuz yaşayamam.” der.
Çocuğunu yanlış yetiştirdiğini bilir fakat:
“Üzülmesin, istediğini yapmasına izin vereyim.” der.
İşyerinde adaletsizlik yaptığını bilir fakat:
“Bu kişi benim yakınım.” der.
Yanlış kişilere bağımlı olduğunu bilir fakat:
“Bana destek olan yalnızca o var.” der.
Burada akıl tamamen kaybolmuş değildir. Fakat nefis ve heva aklın üzerini örtmüştür.
Kur’an’ın amacı yalnızca insana bilgi vermek değildir. İnsanın kapanan bilincini açmak, düşünmesini sağlamak ve ona gerçeği yeniden göstermek ister.
İnsan aklını kullanırsa kendisine şu soruyu sorar:
“Ben gerçekten doğruyu mu savunuyorum, yoksa kendi çıkarımı doğru gibi mi gösteriyorum?”
İmtihan, Hakkı Bildiğimiz Yerde Başlar
İmtihan yalnızca hastalık, yoksulluk veya kayıp değildir.
Asıl imtihan, hak ile heva karşı karşıya geldiğinde hangisini seçeceğimizdir.
Bir insanın çıkarı ile adalet çatıştığında…
Nefsi ile Allah’ın hükmü karşı karşıya geldiğinde…
Kazancı ile helal-haram sınırı çatıştığında…
Ailesi ile doğruluk arasında seçim yapması gerektiğinde…
Sevdiği bir insanın yanlışı ile hakikat karşı karşıya geldiğinde…
İşte imtihan burada başlar.
Hak bizim tarafımızda olduğu zaman hakkı savunmak kolaydır.
Asıl mesele hak bizim aleyhimize olduğunda da ona teslim olabilmektir.
Kendi çocuğumuz haksızsa karşı tarafın hakkını savunabiliyor muyuz?
Ticarette zarar edecek olsak da haramdan uzak durabiliyor muyuz?
Sevdiğimiz kişi yanlış yaptığında ona yanlışını söyleyebiliyor muyuz?
İstediğimiz sonuç gerçekleşmediğinde Allah’a karşı haddimizi koruyabiliyor muyuz?
İşte takva budur.
Takva, yalnızca bazı ibadetleri yapmak değil; insanın hevasını Allah’ın sınırları içinde tutmasıdır.
Dua, Hakkı Değiştirmek İçin Değildir
İnsan dua eder. Rabbinden yardım ister. Fakat dua, Allah’ın koyduğu ölçüleri nefsimize göre değiştirme talebi değildir.
İnsan çalışmadan başarı isteyemez.
Ekmek için toprağı sürmeden ürün bekleyemez.
Yanlış tercihler yapıp doğru sonuç talep edemez.
Haram sebeplere sarılıp helal ve bereketli bir sonuç bekleyemez.
Dua; bedelin, emeğin ve çabanın yerine geçen sihirli bir formül değildir.
İnsan doğru sebepleri oluşturur, salih amel işler, elinden gelen çabayı gösterir ve sonucu Allah’a bırakır.
Fakat bugün insanın hevası dua anlayışını bile değiştirmektedir.
İnsan:
“Ben isteyeyim, Allah mutlaka versin.” diye düşünmektedir.
Oysa kulluk:
“Ben isterim ama Rabbim benim için neyin hayırlı olduğunu benden daha iyi bilir.” diyebilmektir.
İnsan dua ettikten iki saat sonra bir trafik kazasında ölebilir. Gece bir deprem olabilir. Ekonomik düzen değişebilir. Sağlık bozulabilir. Planlar altüst olabilir.
Çünkü insan dua eder ama hüküm Allah’a aittir.
Hak, bizim isteklerimize göre şekillenmez. Biz isteklerimizi Allah’ın koyduğu hak ve mizan içinde tutarız.
Salih Amel, Hevaya Rağmen Doğru Olanı Yapmaktır
Salih amel yalnızca insanın hoşuna giden iyilikleri yapması değildir.
Salih amel; doğru zamanda, doğru kişiye, doğru ölçüyle ve Allah’ın sınırları içinde yapılan iştir.
Bir davranış iyi niyetle yapılabilir fakat ölçüsüzse salih olmayabilir.
Merhamet adı altında bir çocuğun bütün yanlışlarına izin vermek salih amel değildir.
Yardım adı altında tembelliği ve sorumsuzluğu desteklemek salih amel değildir.
Sevgi adı altında bir insana bağımlı hâle gelmek salih amel değildir.
Hoşgörü adı altında haramı normalleştirmek salih amel değildir.
Adalet adı altında intikam almak da salih amel değildir.
Salih amelin merkezinde mizan vardır.
Niyet doğru olacak.
Yöntem doğru olacak.
Sınırlar doğru olacak.
Sonuç Allah’ın rızasına uygun olacak.
İnsan hevasına göre yaptığı her iyi işi salih amel zannedebilir. Kur’an ise amelin yalnızca güzel görünmesine değil, hakka uygun olup olmadığına bakar.
İnsan Allah’tan Başkasına Dayandığında Onurunu Kaybeder
Ayetin devamında Allah, insanlara kendi zikirlerini, yani kendilerini ve şereflerini hatırlatan kitabı getirdiğini bildiriyor.
Kur’an insana kim olduğunu hatırlatır.
Sen yalnızca yiyen, içen, tüketen ve zevklerinin peşinden koşan bir varlık değilsin.
Sen yeryüzünde sorumluluk taşıyan bir insansın.
Senin aklın, iraden ve vicdanın vardır.
Sen kula kul olmak için değil, yalnızca Allah’a kul olmak için yaratıldın.
Fakat insan Allah’tan başkasını mutlak dayanak hâline getirdiğinde kendi şerefini düşürür.
Paraya kul olur.
Makama kul olur.
Patrona kul olur.
Eşine veya çocuğuna kul olur.
Bir gruba, lidere veya sisteme kul olur.
Moda, toplum ve sosyal medya ne derse ona göre yaşar.
Fal, burç, enerji ve astrolojiden gelecek arar.
Böylece insan Allah’ın verdiği aklı ve iradeyi başkalarına teslim eder.
Şirk yalnızca taş bir puta secde etmek değildir. İnsan Allah’a ait olan güveni, teslimiyeti ve mutlak itaati başka varlıklara verdiğinde de kendi şerefini zedeler.
Kur’an insana:
“Dik dur.” der.
Fakat insan dünyevi menfaatler uğruna eğilir.
Kur’an:
“Yalnızca Allah’a güven.” der.
İnsan:
“Bu kişi olmazsa mahvolurum.” der.
Kur’an:
“Rızkı veren Allah’tır.” der.
İnsan:
“Faizsiz, torpilsiz ve haramsız yaşayamam.” der.
Kur’an insanı özgürleştirir. Heva ve şirk ise insanı bağımlı hâle getirir.
Bugünkü Fesadın Kaynağı Ölçüsüzlüktür
Bugün ailelerin dağılmasının, ekonomik adaletsizliğin, çocukların savrulmasının, güvenin azalmasının ve toplumdaki huzursuzluğun altında ortak bir problem vardır:
İnsanların Allah’ın ölçüsünü bırakıp kendi hevalarını ölçü hâline getirmeleri.
Anne baba kendi hevasına göre hareket ediyor.
Çocuk kendi hevasına göre hareket ediyor.
Tüccar kendi kazancını ölçü kabul ediyor.
Yönetici kendi gücünü hak zannediyor.
Zengin kendi menfaatini savunuyor.
Fakir kendi mağduriyetini her davranışına gerekçe yapıyor.
Herkes hak istiyor fakat kendi sorumluluğunu kabul etmek istemiyor.
Herkes adalet istiyor fakat adalet kendi aleyhine hükmettiğinde itiraz ediyor.
Herkes özgürlük istiyor fakat özgürlüğün bedelini ve sınırlarını kabul etmiyor.
Herkes güzel sonuç istiyor fakat doğru sebepleri oluşturmak istemiyor.
Mizan tam olarak burada bozuluyor.
Fesat bir anda ortaya çıkmaz. Küçük tavizlerin, yanlış gerekçelerin ve hevanın sürekli hak yerine konulmasının sonucunda büyür.
Hakikati Kendimize Uydurmak Değil, Kendimizi Hakikate Uydurmak
Bu ayetlerin önünde insanın kendisine şu soruları sorması gerekir:
Hakikat benim çıkarıma dokunduğunda nasıl davranıyorum?
Yanlışım söylendiğinde düşünüyor muyum, yoksa hemen savunmaya mı geçiyorum?
“Devir değişti.” diyerek Allah’ın değişmeyen ölçülerinden mi kaçıyorum?
Kendi nefsime uygun ayetleri kabul edip ağır gelenleri görmezden mi geliyorum?
Dualarımda Allah’a teslim mi oluyorum, yoksa Allah’ın benim istediğimi yapmasını mı bekliyorum?
Doğru sonuç için gereken bedeli, emeği ve çabayı gösteriyor muyum?
Allah’a mı güveniyorum, yoksa insanları, parayı ve makamı mutlak dayanak mı yapıyorum?
Bu sorulara dürüstçe cevap vermeden insan kendisini tanıyamaz.
Çünkü insanın en büyük yanılgısı, hevasını hakikat zannetmesidir.
Kur’an bize hakikati bizim tarafımıza çekmeyi değil, bizim hakikatin tarafına geçmemizi öğretir.
Bu nedenle duamız şu olmalıdır:
“Rabbim, hakkı benim arzularıma uydurma. Beni hakkı gören, kabul eden, onun bedelini ödeyen ve ona teslim olan kullarından eyle.”
Çünkü hak bizim hevalarımıza uyarsa hayatımız bozulur.
Fakat biz hakka uyarsak aklımız açılır, bilincimiz güçlenir, hayatımız mizana kavuşur ve yaptığımız işler salih amele dönüşür.
