Dinin Kuralları Nefsimize Göre Değişmez
Dinin Kuralları Nefsimize Göre Değişmez
Bismillahirrahmanirrahim.
Değerli dostlar…
Bugün çok önemli bir meseleyi konuşacağız:
İnsan özgür müdür?
Evet, insan özgürdür.
İnanmakta özgürdür.
İnkâr etmekte özgürdür.
Doğruyu seçmekte özgürdür.
Yanlışı seçmekte özgürdür.
Fakat bir şeyi unutmayalım:
İnsan tercihinde özgürdür ama tercihinin sonucundan özgür değildir.
Bir futbol maçı düşünün…
Futbolun bir sahası vardır.
Bir süresi vardır.
Bir hakemi vardır.
Bir de kuralları vardır.
Futbolcu çıkıp şöyle diyebilir mi?
“Ben özgürüm. Bundan sonra topu elime alıp koşacağım.”
Koşabilir…
Ama artık futbol oynamış olmaz.
Basketbol oynarken topu ayağına alıp sürersen, “Ben kendi oyun anlayışımı geliştirdim” diyemezsin.
Çünkü her oyunun bir kitabı, bir nizamı, bir sınırı ve bir kuralı vardır.
Kuralları kabul etmiyorsan o oyunu oynamazsın.
Ama oyunun içine girip kuralları değiştiremezsin.
İşte hayat da böyledir.
Bu dünya sahipsiz değildir.
Bu hayat rastgele kurulmuş bir oyun değildir.
Bu bedenin, bu ömrün, bu dünyanın, göklerin ve yerin bir sahibi vardır.
Mülkün sahibi Allah’tır.
Mülk sahibi, mülkünde nasıl yaşanacağını belirleme hakkına sahiptir.
Bir şirkete girdiğinizde şirketin kurallarına uymak zorundasınız.
Sabah istediğiniz saatte gelemezsiniz.
“Ben bugün canım istediği için işe öğleden sonra geldim” diyemezsiniz.
İşinizi yapmak yerine bütün gün oturup:
“Ben özgür bir insanım” diyemezsiniz.
Elbette özgürsünüz…
İşe gelmeyebilirsiniz.
Görevinizi yapmayabilirsiniz.
Patronun kurallarını reddedebilirsiniz.
Ama şirket de sizi işten çıkarmakta özgürdür.
İşte özgürlük budur:
Tercih vardır, fakat tercihin bir karşılığı da vardır.
Allah da insanı zorlamıyor.
Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder.
Dileyen şükreder, dileyen nankörlük eder.
Dileyen Allah’ın koyduğu sınırlara uyar, dileyen o sınırları çiğner.
Ama insan, yaptığı tercihin sonucuna katlanır.
Dostlar…
Bugün bazı insanlar dini kabul etmekle dini değiştirmeyi birbirine karıştırıyor.
Bir insan şöyle diyebilir:
“Ben bu hükmü kabul etmiyorum.”
Bu onun tercihidir.
“Ben böyle yaşamak istemiyorum.”
Bu da onun tercihidir.
“Ben Allah’a inanmıyorum.”
Bunu da söyleyebilir.
Fakat şunu söyleyemez:
“Allah aslında bunu yasaklamamıştır.”
“Bu zamanda bu hüküm geçerli değildir.”
“Benim vicdanım bunu doğru kabul ediyor, öyleyse Allah da doğru kabul eder.”
Hayır!
Sen kabul etmeyebilirsin…
Ama hükmü değiştiremezsin.
Futbolun kuralını sevmemek başka şeydir; futbolun kuralını değiştirmeye kalkmak başka şeydir.
Dinin hükümlerini araştırabiliriz.
Anlamaya çalışabiliriz.
Kök kelimelerine bakabiliriz.
Ayetin öncesini ve sonrasını inceleyebiliriz.
Meallerde yapılan yanlışları sorgulayabiliriz.
Çünkü Kur’an bize aklımızı kullanmamızı, düşünmemizi, araştırmamızı ve delil istememizi öğretir.
Fakat araştırmak başka, hevesimize uygun bir din üretmek başkadır.
Burada çok ince bir sınır vardır.
İnsan gerçekten hakikati mi arıyor?
Yoksa kendi istediği sonucu elde etmek için mi ayetleri araştırıyor?
İnsan bazen hükmü anlamaya çalışmıyor.
Hükümden kurtulmanın yolunu arıyor.
Önce nefsine göre karar veriyor, sonra kararına dinî bir gerekçe bulmaya çalışıyor.
İşte burada din, Allah’ın dini olmaktan çıkıyor; insanın hevasının dini hâline geliyor.
Kişi açıkça söylemese de şöyle demeye başlıyor:
“Benim istediğim helal olsun.”
“Benim hoşlanmadığım haram olsun.”
“Bana ağır gelen hükümler geçersiz olsun.”
“Benden bedel istemeyen bir din olsun.”
“Benim hayatıma karışmayan bir Allah olsun.”
Ama böyle bir Allah anlayışı gerçek değildir.
Bu, insanın zihninde ürettiği hayalî bir ilahtır.
Gerçek Allah, bizim arzu ve isteklerimize göre şekil değiştirmez.
Biz Allah’a teslim oluruz.
Allah bizim heveslerimize teslim olmaz.
Bazen insanlar şöyle düşünüyor:
“Allah merhametlidir, dolayısıyla yaptıklarımı önemsemez.”
Evet, Allah merhametlidir.
Fakat Allah aynı zamanda adildir.
Merhamet, kuralsızlık değildir.
Bir doktor hastasına:
“Şeker hastasısın, bu yiyeceklerden uzak dur” dediğinde ona düşmanlık mı yapıyor?
Hayır.
Onu koruyor.
Hasta:
“Ben özgürüm, istediğimi yerim” diyebilir.
Yiyebilir…
Ama sonra hastalığın sonucuyla karşılaşır.
Doktorun koyduğu sınır, hastaya eziyet etmek için değil, hastayı korumak içindir.
Allah’ın koyduğu sınırlar da insanı mutsuz etmek için değildir.
İnsanı korumak içindir.
Ailesini korumak içindir.
Aklını korumak içindir.
Malını korumak içindir.
Neslini, bedenini, onurunu ve ahiretini korumak içindir.
Fakat nefis, sınır istemez.
Nefis haz ister.
Nefis hemen ister.
Nefis bedel ödemek istemez.
Nefis yaptığı yanlışın karşılığını görmek istemez.
Bu nedenle insan, Allah’ın hükmünü ağır bulduğunda önce kendisini sorgulamalıdır:
“Bu hüküm gerçekten yanlış mı?”
Yoksa…
“Bu hüküm benim nefsime mi ağır geliyor?”
Dostlar…
Peygamberler de dini kendi arzularına göre değiştirmemiştir.
Onlar kendilerine vahyedileni insanlara bildirmiştir.
Hüküm koyan peygamberin şahsı değil, Allah’tır.
Peygamber, Allah’ın mesajını insanlara ulaştıran elçidir.
Son nebi Hz. Muhammed’den sonra yeni bir nebi gelmeyecektir.
Bu nedenle hiç kimse çıkıp Allah adına yeni bir din, yeni bir haram veya yeni bir helal üretemez.
Hiçbir hoca…
Hiçbir cemaat lideri…
Hiçbir filozof…
Hiçbir siyasetçi…
Hiçbir toplum…
Hiçbir çoğunluk…
Allah’ın hükmünün üzerinde değildir.
Bir yanlış, milyonlarca insan yaptığı için doğru olmaz.
Bir doğru, insanlar hoşlanmadığı için yanlış olmaz.
Çünkü hakikat, oylamayla belirlenmez.
Hakikat, insanların keyfine göre biçim değiştirmez.
Bugün insanların çoğu bir şeyi kabul ediyor olabilir.
Yarın aynı şeyi reddedebilirler.
Bugün ayıp dediklerine yarın özgürlük diyebilirler.
Dün normal dediklerine bugün suç diyebilirler.
İnsanların ölçüleri değişebilir.
Fakat Allah’ın koyduğu mizan, insanların hevasına göre değişmez.
Burada yapmamız gereken şudur:
Kafamızdaki hayalî ilahı bırakıp gerçek Allah’ı tanımak…
Kendi ürettiğimiz dini bırakıp Allah’ın indirdiği dini öğrenmek…
Duyduklarımızı araştırmak…
Doğruyla yanlışı, gerçekle sahteyi birbirinden ayırmak…
Ve kendimize şu soruyu sormak:
Ben gerçekten Allah’a mı teslim oluyorum, yoksa Allah’ı kendi isteklerime mi uydurmaya çalışıyorum?
Bu soru çok önemlidir.
Çünkü insan bazen Allah’a inandığını söyler, fakat Allah’ın hükmü kendi menfaatine dokununca geri çekilir.
Faiz işine geliyorsa faize başka isim bulur.
Kul hakkı işine geliyorsa kendisini haklı çıkarmaya çalışır.
Miras paylaşımında çıkarı varsa adaleti unutur.
Evlilikte, ticarette, arkadaşlıkta veya aile ilişkilerinde hüküm kendi lehineyse kabul eder; aleyhineyse itiraz eder.
Bu teslimiyet değildir.
Teslimiyet, hüküm benim lehimeyken de aleyhimeyken de doğruya boyun eğebilmektir.
İşte gerçek iman burada ortaya çıkar.
Sözde değil…
Bedel anında.
Çıkarlarımızla hakikat karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ediyoruz?
Nefsimizi mi?
Hakkı mı?
Geçici dünya menfaatini mi?
Allah’ın rızasını mı?
Unutmayalım:
Dinin hükümlerine uymamakta özgürüz.
Fakat dini değiştirmekte özgür değiliz.
Allah’ın sınırlarını aşmakta özgürüz.
Fakat aşmanın sonucundan kaçmakta özgür değiliz.
Yanlışı seçmekte özgürüz.
Fakat yanlışın bedelini ödememekte özgür değiliz.
Öyleyse kendimizi kandırmayalım.
Hayalî bir dünya kurmayalım.
Gerçeklerle bağdaşmayan bir Allah tasavvuru üretmeyelim.
Aklımızı kullanalım.
Araştıralım.
Düşünelim.
Soralım.
Fakat hakikati, nefsimizin arzusuna göre değil; delile, mizana ve Allah’ın kitabına göre arayalım.
Çünkü hayatın sonunda hakikat, bizim istediğimiz gibi değil, olduğu gibi karşımıza çıkacaktır.
Rabbim bizlere hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, batılı batıl olarak gösterip ondan uzaklaşmayı nasip etsin.
Nefsimizin isteklerini din hâline getirmekten, kendi hayallerimizi Allah’ın hükmü zannetmekten bizleri korusun.
Bizi işittiği sözü araştıran, düşünen ve en doğrusuna uyan kullarından eylesin.
Âmin.
