Rûm Suresi 17–27. Ayetler: Yaratılıştaki Mizanı Hayatına Taşımak
Rûm Suresi’nin 17–27. ayetlerinde insanın her gün gördüğü fakat çoğu zaman üzerinde düşünmeden geçtiği deliller anlatılıyor:
- Sabahın ve akşamın gelişi,
- Canlılığın ölümden çıkması,
- İnsanın topraktan yaratılması,
- Eşler arasındaki sevgi ve merhamet,
- İnsanların farklı dilleri ve renkleri,
- Uyku ile çalışma düzeni,
- Şimşek, korku, ümit ve yağmur,
- Göklerin ve yerin dengede durması,
- Ölümden sonra yeniden yaratılış…
Ayetlerin doğrulanmış mealleri için: Rûm 17–24 ve Rûm 25–27.
Bu ayetlerin benim derslerimle ortak mesajı şudur:
Allah’ın yarattığı âlemde ölçü, denge, sınır ve görev vardır. İnsan huzursuzluğu, bozulmayı ve zulmü çoğunlukla bu ölçüleri kendi hevasına göre değiştirdiğinde üretir.
17–18. ayetler: Hayatın merkezini yeniden belirlemek
“Akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde de Allah’ı tesbih edin.”
Bu ayetlerde sabah, öğle, gündüzün sonu ve akşam hatırlatılıyor. Yani insanın gününün tamamı Allah bilinciyle kuşatılıyor.
Bugünün insanı sabah gözünü açtığında çoğu zaman ilk olarak telefonuna bakıyor. Mesajlarını, banka hesabını, siparişlerini ve sosyal medyayı kontrol ediyor. Akşam yatarken de son gördüğü şey yine ekran oluyor.
Böylece insanın gününü Allah’ın ölçüsü değil, dünyanın gündemi belirliyor.
Tesbih, yalnızca dilimizle bazı kelimeleri tekrar etmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Tesbihin temelinde Allah’ı eksiklikten uzak bilmek vardır. Bunun hayata yansıması ise Allah’ın koyduğu ölçünün yanlış olmadığına güvenmektir.
İnsan bazen sözle Allah’ı tesbih eder fakat hayatıyla şöyle davranır:
“Allah’ın koyduğu sınır bana yetmez.”
“Ben kendi ölçümü kendim belirlerim.”
“Benim isteğim neyse doğru odur.”
İşte burada dilde tesbih var, fakat davranışta heva hâkimdir.
Benim derslerimde anlattığımız gibi:
Hak, insanın arzusuna göre değişmez. İnsan kendisini hakka göre düzenler.
Sabah Allah’ı hatırlamak, günün başında mizanı kurmaktır. Akşam Allah’ı hatırlamak ise günün muhasebesini yapmaktır:
- Bugün kimin hakkına girdim?
- Nefsime nerede sınır koyamadım?
- Hangi sözüm hak, hangisi heva kaynaklıydı?
- Bugün neyi onardım?
- İman iddiamı hangi salih amelle doğruladım?
Hamd da yalnızca “Elhamdülillah” demek değildir. Hamd, nimetin gerçek sahibini bilmektir. İnsan nimeti görüp sahibini unutursa şükür bozulur; nimeti kendi üstünlüğünün delili zannederse kibir başlar.
19. ayet: Ölüden diri, diriden ölü çıkarmak
“Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de işte böyle çıkarılacaksınız.”
Ayetin doğrudan konusu Allah’ın yaratma kudreti ve yeniden diriliştir. Fakat bu ayet, hayatımızdaki değişimlerin anlaşılmasında da bize bir ölçü verir.
Kışın kupkuru görünen toprak yağmurla yeniden canlanıyor. İçinde hayat yokmuş gibi görünen bir tohumdan canlı bir bitki çıkıyor. Allah gözümüzün önünde her yıl yeniden dirilişin örneklerini gösteriyor.
Bu ayeti kendi hayatımıza uyguladığımızda şunu görürüz:
Bir insan bugün manevi olarak kurumuş olabilir. Hatalara saplanmış, ümidini kaybetmiş ve nefsinin esiri olmuş olabilir. Fakat hayatta olduğu müddetçe yeniden doğrulma ihtimali vardır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Dirilmek istemek yetmez; dirilişin gerektirdiği bedeli ödemek gerekir.
Toprak bile yağmur, güneş ve zamanla canlanıyor. İnsan da yalnızca “Değişmek istiyorum” diyerek değişemez. Yanlış ortamdan uzaklaşması, nefsine sınır koyması, emek vermesi ve salih amel üretmesi gerekir.
Benim derslerimde sıkça vurguladığımız gibi:
Dua, bedelin ve çabanın yerine geçmez. Dua insana yön verir; insan da o yönde yürür.
Bir insan “Allah’ım beni düzelt” diye dua edip aynı yanlış çevrede, aynı alışkanlıklarda ve aynı haksızlıklarda ısrar ediyorsa değişim için gerekli adımları atmıyor demektir.
- ayet aynı zamanda ümitsizliği de kırar:
Allah ölü toprağı diriltebiliyorsa, doğruya dönmek isteyen insan için de yeni bir başlangıç mümkündür.
Fakat bunun yanında ölümden sonra dirilişi de hatırlatır. Yani hayatımızdaki hiçbir tercih kaybolmayacaktır.
20. ayet: Topraktan yaratılan insanın kibri
“Sizi topraktan yaratması O’nun delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş, çoğalıp yayılıyorsunuz.”
İnsan topraktan yaratılıyor fakat zamanla toprağın üzerinde üstünlük kavgasına girişiyor.
Daha fazla mal, daha büyük ev, daha iyi araba, daha yüksek makam, daha fazla takipçi…
Bunlar insanı değerli yapan şeyler gibi gösteriliyor. İnsan nereden geldiğini unuttuğunda elindekileri kendi büyüklüğünün delili zannediyor.
Oysa ayet insana başlangıcını hatırlatıyor:
Ey insan, üzerinde yürüdüğün topraktan yaratıldın ve bir gün yine o toprağa döneceksin.
Bu, insanı değersizleştiren değil, haddini öğreten bir bilgidir. Çünkü insanın değeri maddesinden değil; kendisine verilen bilinç, irade, sorumluluk ve salih amel imkânından gelir.
Topraktan yaratılmış olmamız insanları birbirine karşı üstünlük iddiasından da uzaklaştırmalıdır. Zengin de fakir de, patron da işçi de, yönetici de yönetilen de aynı yaratılış ailesinin içindedir.
O hâlde bir insanın diğerini ezmesi, aşağılaması veya hakkını yemesi yaratılıştaki mizana aykırıdır.
21. ayet: Evliliğin ölçüsü huzur, sevgi ve merhamettir
“Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi türünüzden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir.”
Bu ayet evliliğin üç temel ölçüsünü veriyor:
- Huzur ve güven,
- Sevgi,
- Merhamet.
Günümüzde evlilik çoğu zaman yalnızca dış görünüş, düğün, ev, para, sosyal statü ve insanların ne söyleyeceği üzerinden değerlendiriliyor. Fakat Kur’an ilişkinin dış görüntüsüne değil, ürettiği sonuca bakıyor.
Bir evlilikte çok güzel fotoğraflar olabilir; fakat güven yoksa dışarıdaki görüntü gerçeği yansıtmaz. İnsanlar sosyal medyada mutlu bir aile gösterirken evin içinde birbirlerini küçümseyebilir, ihmal edebilir ve incitebilirler.
Bu, gerçek ile sahte arasındaki farktır.
Benim derslerimdeki temel ölçü burada da geçerlidir:
Sevgi iddiadır; merhamet ve sorumluluk sevginin bedelidir.
“Eşimi seviyorum” demek kolaydır. Fakat sevgi:
- Zor zamanda yanında durmak,
- Onu dinlemek,
- Geçim sorumluluğunu paylaşmak,
- Hatasını insanların içinde yüzüne vurmamak,
- Hastalandığında ilgilenmek,
- Öfkeliyken sınırı aşmamak,
- Eşinin onurunu korumakla doğrulanır.
Aşk çoğu zaman duygu ile başlar; fakat aile yalnızca anlık duyguyla sürdürülemez. Burada rahmet devreye girer. Rahmet, insanın karşısındakini yalnızca kendisine fayda verdiği zaman sevmemesi; onun zayıflığını, hastalığını ve hatasını da gözetebilmesidir.
Nefis “Ben ne alıyorum?” diye sorar.
Merhamet ise “Ben bu aileyi nasıl onarabilirim?” diye sorar.
Salih amel de tam olarak budur: Bozan değil, onaran davranış.
22. ayet: Farklılık üstünlük sebebi değil, Allah’ın ayetidir
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir.”
Allah insanların dillerini ve renklerini farklı yaratıyor. Demek ki farklılık bir hata değil, yaratılışın bilinçli bir parçasıdır.
Fakat insan kendi rengini, milletini, dilini ve kültürünü üstünlük aracına çevirebiliyor. Böylece Allah’ın ayet olarak gösterdiği farklılığı insan ayrımcılık sebebi yapıyor.
Bugün sosyal medya dünyayı birbirine yaklaştırdı; fakat insanları aynılaştırma baskısını da artırdı. İnsanlar aynı şekilde giyinmek, aynı güzellik ölçüsüne sahip olmak, aynı hayatı yaşamak ve aynı düşünceleri tekrar etmek zorundaymış gibi hissediyor.
Bu baskı kıyası büyütüyor. Kıyas hasedi, haset huzursuzluğu, huzursuzluk da insanın kendi nimetini değersiz görmesini doğuruyor.
Oysa farklılık, noksanlık değildir.
Benim derslerimin diliyle:
Mizan, herkesi aynı yapmak değildir; her şeyi yaratılışındaki doğru yerine koymaktır.
Bir orkestra yalnızca tek sesten oluşmaz. Farklı sesler doğru ölçü içinde birleştiğinde ahenk oluşur. Toplum da böyledir. Farklılığı yok etmek değil, farklılıklar arasında adalet kurmak gerekir.
23. ayet: Uyku ile rızık arayışı arasındaki denge
“Gece ve gündüz uyumanız ve Allah’ın lütfundan nasibinizi aramanız da O’nun delillerindendir.”
Bu ayet dinlenme ile çalışma arasında bir mizan kuruyor.
İnsan yalnızca çalışmak için yaratılmadığı gibi, hiçbir emek vermeden beklemek için de yaratılmamıştır. Uyku bir ihtiyaçtır; rızık aramak da sorumluluktur.
- yüzyıl insanı iki uç arasında gidip geliyor:
Bir tarafta sürekli çalışma, daha fazla kazanma ve hiçbir zaman durmama anlayışı var. İnsan sağlığını, ailesini ve iç huzurunu kaybedinceye kadar çalışıyor.
Diğer tarafta ise hiçbir bedel ödemeden, kısa yoldan, bir anda zengin olma isteği var.
Biri insanı tükenmişliğe, diğeri tembelliğe götürüyor.
Ayet ise dengeyi gösteriyor:
Dinleneceksin ama tembelleşmeyeceksin. Çalışacaksın ama kendini ve aileni tüketmeyeceksin.
“Allah’ın lütfundan aramak” ifadesinde hem tevekkül hem emek vardır. Rızık Allah’tandır; fakat insan onu aramakla sorumludur.
Bu nedenle:
“Rızkı Allah verir” diyerek çalışmamak da, “Rızkımı yalnızca ben kazanıyorum” diyerek Allah’ı unutmak da mizanı bozar.
İnsan çalışır, üretir, tedbir alır; fakat neticeyi kendi mutlak gücü olarak görmez.
24. ayet: Korku ile ümit arasındaki mizan
“Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği göstermesi, gökten su indirip yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi O’nun delillerindendir.”
Aynı şimşek insanda hem korku hem ümit meydana getiriyor. Fırtınadan korkuyoruz; fakat yağmurun gelmesini de ümit ediyoruz.
Bu, hayatın temel mizanlarından biridir.
Yalnızca korku hâkim olursa insan ümitsizliğe düşer.
Yalnızca ümit hâkim olursa tedbiri ve sorumluluğu bırakabilir.
Allah korku ile ümidi birlikte anıyor. Çünkü insanın hem yanlışının sonucundan çekinmesi hem de Allah’ın rahmetinden ümitli olması gerekir.
Günümüzde korku çok kolay yönetim aracına dönüşüyor. Ekonomik korkular, hastalık korkusu, gelecek korkusu, yalnız kalma korkusu ve insanların onayını kaybetme korkusu…
Korku arttığında insan, doğru olmadığını bildiği şeylere boyun eğebilir.
Ümit adı altında da insanlara hiçbir bedel ödemeden her şeyin düzeleceği anlatılabiliyor. Bu da sahte ümittir.
Gerçek ümit şudur:
Yağmur Allah’tandır; fakat insan toprağını hazırlamalıdır.
Değişim mümkündür; fakat insan tohumu ekecek, sulayacak, bekleyecek ve sabredecektir.
25. ayet: Kâinatın ayakta durması ve mizan
“Emriyle göğün ve yerin kendi düzenlerinde durması da O’nun delillerindendir.”
Bu ayet, benim derslerimde üzerinde durduğumuz mizan kavramının çok açık bir örneğidir.
Gökler ve yer rastgele hareket etmiyor. Yaratılışta ölçü, düzen, sınır ve birbirine bağlı kanunlar bulunuyor.
İnsan bu düzeni keşfederek bilim ve teknoloji üretiyor. Fakat kanunu keşfetmek, o kanunu yaratmak değildir.
İnsan yer çekimini keşfedebilir ama onu var eden değildir. Hücrenin yapısını inceleyebilir ama hayatı yoktan başlatan değildir. Yapay zekâ geliştirebilir ama bilinçli insanın gerçek yaratıcısı olamaz.
Kâinat Allah’ın belirlediği ölçüye itiraz etmiyor. İnsan ise kendisine verilen sınırlı iradeyle ölçüyü bozabiliyor.
- Tabiatın sınırlarını aşınca çevre krizi,
- Bedenin sınırlarını aşınca hastalık,
- Kazancın sınırını aşınca sömürü,
- Cinselliğin sınırını aşınca ailede bozulma,
- Gücün sınırını aşınca zulüm,
- Özgürlüğün sınırını aşınca başkasının hakkına saldırı ortaya çıkıyor.
Demek ki sorun insana irade verilmesi değildir. Sorun, insanın iradesini mizandan koparmasıdır.
26. ayet: Gerçek mülkiyet kime aittir?
“Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca O’na aittir. Hepsi O’na boyun eğmektedir.”
İnsan dünyada “Benim evim, benim param, benim şirketim, benim bedenim, benim çocuğum” diyor.
Bunlar günlük hayatta sorumluluk ve kullanım hakkını anlatabilir. Fakat mutlak sahiplik değildir. İnsan sahip olduğunu söylediği hiçbir şeyi sonsuza kadar elinde tutamaz.
Mal Allah’ın emanetidir.
Beden Allah’ın emanetidir.
Çocuk insanın mülkü değil, sorumluluğudur.
Makam hizmet alanıdır; üstünlük belgesi değildir.
Benim derslerim açısından bunun sonucu şudur:
Emanet bilinci olan insan nimeti istediği gibi kullanamaz; sahibinin ölçüsüne göre kullanır.
Para “benim” diyerek kul hakkı yenemez. Çocuk “benim” diyerek kişiliği ezilemez. Beden “benim” diyerek sınırsızca tahrip edilemez. Yetki “benim” diyerek zulüm yapılamaz.
İnsan Allah’a ait olduğunu kabul ediyorsa bu söz davranışında görünmelidir.
27. ayet: İlk yaratılış ve yeniden yaratılış
“O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır… O mutlak güç ve hikmet sahibidir.”
İnsan ölümden sonra dirilişi zor görebilir. Çünkü kendi gücüyle düşünür. Oysa ayet insanı ilk yaratılışına götürüyor.
Sen yoktun. Bedenin, gözlerin, hafızan ve kişiliğin yoktu. Seni ilk defa yaratan Allah’ın seni yeniden yaratamayacağını düşünmek, Allah’ın kudretini insanın kudretiyle ölçmektir.
“Daha kolaydır” ifadesi Allah’ın ilk yaratmada zorlandığı anlamına gelmez. Allah için zorluk söz konusu değildir. Bu ifade, insanın anlayacağı ölçüyle yeniden yaratılışın imkânsız olmadığını vurgular.
Bugün insan teknolojiyle görüntüyü taklit ediyor, sesi kopyalıyor, robot yapıyor ve yapay zekâ geliştiriyor. Sonra da kendisini yaratıcı gibi görme tehlikesine düşüyor.
Fakat yapılan her teknoloji var olan maddeyi, enerjiyi ve kuralları kullanır. İnsan yoktan yaratmaz; verilmiş olanı işler.
Bu ayet teknolojiye karşı değildir. İnsanın teknoloji üzerinden kibir üretmesine karşıdır.
Bilgi arttıkça insanın hayreti ve sorumluluğu da artmalıdır. Bilgi kibri büyütüyorsa insan ayeti görmüş fakat mesajını anlayamamış demektir.
17–27. ayetlerin benim derslerimle ortak sonucu
Bu ayetler bize yalnızca “Allah’ın delillerine bakın” demiyor. Aynı zamanda o delillerdeki ölçüyü kendi hayatımıza taşımamızı istiyor:
- Sabah ve akşam Allah bilinci: Hayatın merkezini doğru belirlemek.
- Ölü toprağın dirilmesi: Ümitsiz olmamak, fakat değişimin bedelini ödemek.
- Topraktan yaratılış: Kibre ve üstünlük iddiasına sınır koymak.
- Eşler arasındaki sevgi ve merhamet: Sevgi sözünü sorumlulukla doğrulamak.
- Dillerin ve renklerin farklılığı: Kıyas, ırkçılık ve ayrımcılık yerine adalet kurmak.
- Uyku ve rızık arayışı: Dinlenme ile emek arasında mizan oluşturmak.
- Şimşekte korku ve ümit: Ne ümitsizliğe ne sahte güvene teslim olmak.
- Göklerin ve yerin düzeni: İnsan hayatını da hak ölçüsüne göre düzenlemek.
- Her şeyin Allah’a ait olması: Mülkiyeti emanet bilinciyle kullanmak.
- Yeniden yaratılış: Her tercihin bir sonucu olduğunu unutmamak.
Bu bölümün ana cümlesi şudur:
Kâinat Allah’ın ölçüsüne teslim olduğu için ayakta duruyor. İnsan da Allah’ın ölçüsüne yaklaştıkça iç dünyasında, ailesinde ve toplumda düzen kuruyor; hevasını ölçü yaptıkça bozulma üretiyor.
İman yalnızca Allah’ın varlığını söylemek değildir. Göklerde ve yerdeki mizanı görüp o mizanı kendi hayatına taşımaktır.
Çünkü:
İman iddiadır. İmtihan mizandır. Salih amel ise sözün bedelidir.
Kur’an’da “Allah’ı tesbih etmek” için kullanılan temel kelime:
تَسْبِيح — tesbîḥ
Fiili: سَبَّحَ — sebbeḥa
Emri: سَبِّحْ — sebbih
Kök harfleri: س ب ح — S–B–Ḥ
Temel anlamı nedir?
Allah hakkında kullanıldığında tesbihin en doğru karşılığı:
Allah’ı her türlü eksiklikten, kusurdan, acizlikten, haksızlıktan, ortağı ve benzeri bulunmaktan uzak tutmak; O’nun bütün bunlardan yüce olduğunu kabul ve ilan etmektir.
Klasik Arapçada buna تنزيه — tenzih denir. Lisânü’l-Arab’da da Allah’ın “Sübbûh” ismi, “her türlü kötülük ve noksanlıktan tenzih edilen” şeklinde açıklanır. Lisânü’l-Arab
Dolayısıyla tesbih yalnızca:
“Allah’ı övmek”
değildir. Daha özel olarak:
“Allah kusursuzdur; O’na hiçbir eksiklik, haksızlık, acizlik ve yaratılmışlara ait özellik yakıştırılamaz.”
demektir.
“Sübhanallah” tam olarak ne demektir?
Arapçası:
سُبْحَانَ اللَّهِ — Sübhânallâh
Türkçede anlamını tek cümleyle şöyle verebiliriz:
“Allah’ı O’na yakışmayan her türlü eksiklikten kesinlikle uzak ve yüce tutarım.”
Daha doğal anlatımıyla:
“Allah kusursuzdur; O’nun yaptığı hiçbir iş ölçüsüz, anlamsız ve haksız değildir.”
Buradaki سُبْحَانَ – sübhâne, normal bir sıfat değil; güçlü bir tenzih bildiren isim-fiil/mastar yapısıdır. Sanki cümlenin içinde gizli olarak:
“Allah’ı eksikliklerden tamamen tenzih ederim.”
denilmektedir.
Kelimenin kökünde “yüzmek” anlamı var mı?
Evet. سَبَحَ – sebeḥa fiilinin yalın biçimi:
- Yüzmek,
- Suda veya boşlukta akıp ilerlemek,
- Hızla hareket etmek
anlamlarında kullanılır.
Örneğin gök cisimleri için:
كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
“Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.”
denilir.
Fakat önemli bir ayrım var:
- سَبَحَ – sebeḥa: Yüzdü, akıp ilerledi.
- سَبَّحَ – sebbeḥa: Tesbih etti, yüceltti, noksanlıklardan tenzih etti.
- تَسْبِيح – tesbîh: Allah’ı noksanlıklardan uzak tutma.
- سُبْحَان – sübhân: Allah’ın her türlü noksanlıktan uzak oluşunu güçlü biçimde ilan etme.
Dolayısıyla “tesbih”i doğrudan “yüzmek” diye tercüme edemeyiz. Bunlar aynı kökün farklı kalıpları ve bağlama göre kazandığı farklı anlamlardır. Kur’an’da bu kök 92 defa, farklı yapılarda kullanılır. Quranic Arabic Corpus
Rûm Suresi 17. ayetteki anlamı
Ayet şöyledir:
فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ
Kelime kelime:
- فَ – fe: Öyleyse, bunun sonucu olarak
- سُبْحَانَ – sübhâne: Her türlü noksanlıktan uzak ve yücedir
- اللَّهِ – Allah: Allah
- حِينَ – hîne: Vakti geldiğinde
- تُمْسُونَ – tümsûn: Akşama eriştiğinizde
- وَحِينَ تُصْبِحُونَ – ve hîne tusbihûn: Sabaha eriştiğinizde
Anlamı:
“Öyleyse akşama eriştiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu bilin ve ilan edin.”
Buradaki “öyleyse” önemlidir. Çünkü önceki ayetlerde yaratılış, ölüm, diriliş ve hesap anlatılmıştır. Ardından deniliyor ki:
Bütün bunları yapan Allah’ı acizlikten, yanlışlıktan, haksızlıktan ve ortağı bulunmaktan tenzih edin.
Tesbih ile hamd arasındaki fark
Rûm 17’de tesbih, hemen ardından 18. ayette hamd geçer. Bu ikisi aynı şey değildir:
| Kavram | Temel anlam |
|---|---|
| Tesbih | Allah’ı bütün eksikliklerden uzak tutmak |
| Hamd | Allah’ı kemali, güzelliği, hikmeti ve nimetleri sebebiyle övmek |
| Şükür | Verilen nimeti tanımak ve doğru yerde kullanmak |
| Zikir | Allah’ı hatırlamak ve unutmamak |
Tesbih önce yanlış düşünceyi temizler:
“Allah eksik değildir, haksızlık yapmaz, yanılmaz.”
Hamd daha sonra doğru bilgiyi yerleştirir:
“Bütün kemal, hikmet ve övgü Allah’a aittir.”
Benim derslerim açısından tesbih
Tesbihin sözlük anlamı doğrudan “Allah’ın düzenine itaat etmek” değildir; asıl anlamı tenzih etmektir. Fakat insan gerçekten Allah’ı kusursuz kabul ediyorsa bunun hayatında bir karşılığı bulunmalıdır.
Bir insan diliyle “Sübhanallah” deyip sonra:
- Allah’ın ölçüsünü eksik görmek,
- Kendi hevasını Allah’ın hükmünün önüne geçirmek,
- Allah’ın kendisine haksızlık yaptığını düşünmek,
- Nimeti Allah’tan değil yalnızca kendi gücünden bilmek,
- Allah’a ait kudreti başka varlıklara vermek
gibi bir anlayışa düşerse söylediği tesbihin bilinci hayatına yerleşmemiş olur.
Benim derslerimin diliyle tesbih şudur:
“Allah’ın ölçüsü kusursuzdur. Bozukluk Allah’ın yarattığı mizanda değil, insanın hevasıyla o mizanı bozmasındadır.”
Bu nedenle gerçek tesbih üç aşamalıdır:
- Dille söylemek: “Sübhanallah.”
- Akılla kabul etmek: “Allah hiçbir eksiklikten ve haksızlıktan uzaktır.”
- Hayatla doğrulamak: “Kendi hevamı değil, Allah’ın hak ölçüsünü esas alacağım.”
En kısa ve doğru karşılığıyla:
Allah’ı tesbih etmek, Allah’ın her türlü eksiklikten, kusurdan, acizlikten, haksızlıktan, benzerden ve ortaktan tamamen uzak olduğunu kabul ve ilan etmektir.
