Rûm 28 — İnsan kendi hayatındaki adaleti görüyor ama Allah konusunda ölçüyü bozuyor

Allah burada insana kendi hayatından bir örnek veriyor. Özetle şöyle soruyor:

“Size verdiğimiz rızıkta, emriniz altında bulunan kimseleri kendinizle tamamen eşit ortaklar yapar mıydınız? Onlardan, birbirinizden çekindiğiniz gibi çekinir miydiniz?”

Buradaki mesele insanın kendi kabul etmeyeceği bir şeyi Allah hakkında kabul etmesi.

İnsan hak ile batılı bazen çok iyi ayırıyor; ama kendi çıkarı, alışkanlığı veya nefsine dokunduğu zaman ölçüyü değiştiriyor.

İşte ayet tam buraya vuruyor.

Adam kendi şirketinde patron. Bir çalışan gelip:

“Şirketin yarısı benim. Sen ne kadar söz sahibiy­sen ben de o kadar söz sahibiyim.”

dese hemen:

“Bir dakika, bu şirketi sen mi kurdun, sermayeyi sen mi koydun?”

der.

Ama konu Allah’a gelince, Allah’ın yarattığı şeyleri Allah’a ortak koşabiliyor.

Yani Allah insanı kendi mantığıyla yakalıyor.

Terazi herkese aynı tartacak.

Kendine gelince başka ölçü, Allah’a gelince başka ölçü olmaz.

Ayetin sonunda da zaten:

“Düşünen bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz.”

deniyor.

Demek ki mesele yalnız inanmak değil; düşünmek.

Allah adeta:

“Bir düşün. Kendi hayatında kabul etmediğin şeyi Benim hakkımda neden kabul ediyorsun?”

diyor.


Rûm 29 — Asıl problem bilgisizlikten önce “heva”

Sonra 29. ayette çok önemli bir kelime geliyor:

اَهْوَٓاءَهُمْ – ehvâehum

Yani hevaları, arzuları, nefsin istekleri.

Ayetin özeti:

“Zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına uydular.”

İnsan bazen doğruyu bilmiyor değildir.

Doğru işine gelmiyordur.

Mesela bir insana:

“Bu yaptığın kul hakkı.”

dersin.

Biliyor.

Ama parayı kaybetmek istemiyor.

“Bu yaptığın adaletsizlik.”

dersin.

Biliyor.

Ama makamını kaybetmek istemiyor.

“Bu ilişki yanlış.”

dersin.

Biliyor.

Ama nefsine hoş geliyor.

“Affet.”

dersin.

Haklı olduğunu düşünüyor, gururundan vazgeçmek istemiyor.

Burada problem artık bilgi problemi olmaktan çıkıyor.

Heva problemi oluyor.

Kibir, hırs, kıyas, haset, aşırı istek…

bunların tamamı burada devreye giriyor.

İnsan önce hevasına uyuyor.

Sonra aklını, yaptığı yanlışı savunmak için kullanmaya başlıyor.

En tehlikelisi de bu.

Önce:

“Ben bunu istiyorum.”

diyor.

Sonra:

“Zaten bunda yanlış bir şey yok.”

demeye başlıyor.

Sonra biraz daha ilerliyor:

“Asıl doğru olan benim yaptığım.”

diyor.

Böylece batıl, insanın gözünde hak gibi görünmeye başlıyor.

İşte mizan burada bozuluyor.

  1. ayetin devamındaki:

“Allah’ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir?”

ifadesini de “Allah sebepsiz yere insanı saptırıyor” diye anlamamak lazım.

Önce ayetin başına bak:

“Hevalarına uydular.”

Yani insan bir tercih yapıyor.

Israr ediyor.

Gerçeğe sırtını dönüyor.

Bir süre sonra kalbi o yanlışa alışıyor.

Kur’an’ın başka yerlerinde anlatılan kalbin mühürlenmesi meselesi de buna benziyor.

Bir insan bir kere yalan söyledi diye bitmiyor.

Ama sürekli yalan söylerse bir zaman sonra yalan söylemek ona normal gelmeye başlıyor.

İşte en büyük tehlike bu:

Yanlış yapmak değil, yanlışın artık yanlış olduğunu hissedememek.


Rûm 30 — Çare: Fıtrata dön

  1. ayet hastalığı söyledi.

Heva.

  1. ayet ilacı söylüyor.

“Yüzünü dosdoğru dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata…”

Buradaki çok önemli kelime:

فِطْرَتَ اللّٰهِ – Fıtratullah

Allah’ın insanı yaratırken içine koyduğu temel ölçü.

İnsanın içindeki hakikati tanıma kabiliyeti.

Çocuklara bak mesela.

Küçük bir çocuk bile haksızlık olduğunda:

“Ama bu haksızlık!”

der.

Kim ona hukuk dersi verdi?

Kim adalet kitabı okuttu?

Bir şey var içinde.

Birinin malını gizlice aldığında saklamaya çalışır.

Niye saklıyor?

Çünkü içinde bir yer yaptığı şeyin doğru olmadığını söylüyor.

İşte ayet bize şunu anlatıyor:

Allah insanı tamamen pusulasız bırakmadı.

Fakat sonra ne oluyor?

Heva geliyor.

Çevre geliyor.

Para geliyor.

Makam geliyor.

Korku geliyor.

Toplum geliyor.

Alışkanlıklar geliyor.

Ve fıtratın üzeri yavaş yavaş örtülüyor.

Bence bu üç ayeti beraber okuyunca çok güçlü bir sıra çıkıyor:

28. ayet:
Aklını kullan.

29. ayet:
Hevana teslim olma.

30. ayet:
Fıtratına dön.

Allah insana önce teraziyi gösteriyor. Sonra teraziyi bozan şeyi gösteriyor. Sonra terazinin fabrika ayarını gösteriyor.

Terazi: akıl ve hakikat.

Teraziyi bozan: heva.

Fabrika ayarı: fıtrat.

Ve ayetin devamında:

“Allah’ın yaratmasında değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.”

deniyor.

Burada din sadece birtakım şekiller ve ritüeller olarak anlatılmıyor.

Din, insanı yaratılışındaki doğru ölçüye geri döndürüyor.

Adalete dön.

Merhamete dön.

Doğruluğa dön.

Şükre dön.

Kibirden uzaklaş.

Kul hakkından uzaklaş.

Nefsini ilah edinme.

Hakka hak de.

Batıla batıl de.

İşte gerçek–sahte Rûm 30’un bağlantısı burada çok kuvvetli.

Sahte olan şey çoğu zaman dışarıdan parlaktır.

Dünya süsler.

Nefis ister.

İnsanlar alkışlar.

Ama insanın fıtratının bir tarafı hâlâ:

“Burada bir yanlışlık var.”

der.

İnsan o sesi sürekli susturursa 29. ayete doğru gider.

O sese dönüp hakikati ararsa 30. ayete doğru gider.

Bu nedenle bana göre Rûm 28–30’un tek cümlelik dersi şu:

“Aklındaki ölçüyü bozma, hevanı hakikat yerine koyma ve Allah’ın sana verdiği fıtrata geri dön.”

Ve çok daha sert söylersek:

İnsanın en büyük düşmanı her zaman dışarıdaki şeytan değildir; bazen doğruyu bildiği hâlde ‘ama ben böyle istiyorum’ diyen kendi hevasıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir