Rum suresi ilk 30 ayet bize ne anlatıyor?

Rûm Suresi’ni okurken ilk başta insanın aklına şu gelebilir:

Rumlar yenilmiş… Sonra tekrar kazanacaklar… Sonra kıyamet anlatılıyor… Sonra gece, gündüz, eşler, yağmur, uyku, gökyüzü… Sonra şirkten bahsediliyor… Sonra heva… Sonra fıtrat…

İnsan soruyor:

“Bunların birbirleriyle ne alakası var?”

Aslında çok büyük bir alakası var.

Allah bize otuz ayet boyunca tek bir şeyi öğretiyor:

Sen dünyayı yanlış okumaya başladığında hayatın da bozulmaya başlar.

Bakın sure nereden başlıyor.

Rumlar ağır bir yenilgi almış.

O günün insanı ne görüyor?

Yenilgiyi görüyor.

Güçlü olanı görüyor.

Orduları görüyor.

Bugünkü tabloyu görüyor.

Ve hükmünü veriyor:

“Bunlar bitti.”

Allah ise daha surenin başında insanın bu bakışına müdahale ediyor.

“Hayır.”

Birkaç yıl içinde durum değişecek.

Bugün yenilen yarın kazanabilir.

Bugün kazanan yarın kaybedebilir.

Ve çok önemli bir ifade geliyor:

“Emir önce de sonra da Allah’ındır.”

İlk ders burada başlıyor.

Gördüğün şey, gerçeğin tamamı değildir.

Bizim en büyük yanılgılarımızdan biri bu.

Bir insanın parasını görüyoruz, başarılı diyoruz.

Evinin büyüklüğünü görüyoruz, mutlu diyoruz.

Arabayı görüyoruz, değerli diyoruz.

Makamını görüyoruz, güçlü diyoruz.

Bir ülkenin silahını görüyoruz, yenilmez diyoruz.

Sosyal medyada birisinin gülümseyen fotoğrafını görüyoruz, huzurlu zannediyoruz.

Biz sürekli görüntüden hüküm veriyoruz.

Allah daha 7. ayette teşhisi koyuyor:

“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler.”

İşte çağımızın hastalıklarından biri bu.

Çok şey biliyoruz.

Ama çoğu zaman yalnızca dış yüzünü biliyoruz.

Telefonun nasıl çalıştığını biliyoruz.

Ama insan niye bu kadar yalnızlaştı, onu bilmiyoruz.

Daha çok para kazanmanın yollarını biliyoruz.

Ama para arttıkça niye huzurumuz artmıyor, onu düşünmüyoruz.

İnsan ömrünü nasıl uzatır araştırıyoruz.

Ama insan niçin yaşıyor, onu sormuyoruz.

Çocuğumuzun hangi okula gideceğini düşünüyoruz.

Ama nasıl bir insan olacağını aynı ciddiyetle düşünmüyoruz.

Allah burada sanki:

“Bir dakika… Siz kabuğu biliyorsunuz. Bir de içine bakın.”

diyor.

Sonra 8. ayette çok ilginç bir soru geliyor:

“Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi?”

Bakın Allah bizi hemen dışarıdan içeriye çeviriyor.

Herkesi konuşuyoruz.

Dünyayı konuşuyoruz.

Siyaseti konuşuyoruz.

Ekonomiyi konuşuyoruz.

Komşuyu konuşuyoruz.

Akrabayı konuşuyoruz.

Peki kendimizi?

Ben neden bu kadar öfkeleniyorum?

Ben neden kıskanıyorum?

Niye başkasının elindekini görünce huzurum kaçıyor?

Niye birisi benden daha başarılı olduğunda içimde rahatsızlık oluyor?

Niye haklı olduğumu düşündüğüm zaman karşımdakini ezmeye hakkım olduğunu zannediyorum?

Niye para biraz çoğalınca biraz daha istiyorum?

Niye insanların beni alkışlamasını bu kadar önemsiyorum?

İşte Kur’an:

“Önce kendine bak.”

diyor.

Sonra:

“Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı?”

diyor.

Yani ikinci ayna tarih.

Kendine bak.

Bir de geçmişe bak.

Nice insanlar vardı.

“Benden güçlüsü yok.”

dedi.

Gittiler.

Nice devletler vardı.

“Biz yıkılmayız.”

dediler.

Yıkıldılar.

Nice zenginler vardı.

“Bu mal beni korur.”

dediler.

Mallar kaldı, kendileri gittiler.

Demek ki Rûm Suresi ilk on ayette bize şunu öğretiyor:

Dünyada gördüğün hiçbir şeyi mutlaklaştırma.

Güç geçici.

Mal geçici.

Güzellik geçici.

Makam geçici.

Şöhret geçici.

Dünya geçici.

Sonra Allah 11–16. ayetlerde bizi ahirete götürüyor.

Niye?

Çünkü dünya hayatının sadece ön yüzünü gören insana arka tarafını gösteriyor.

“Sen sadece bugün ne kazandığına bakıyorsun. Ben sana bunun nereye varacağını da göstereyim.”

diyor.

Çünkü insan ahireti unutunca ölçüsü değişiyor.

“Kimse görmedi.”

diyor.

“Yakalanmadım.”

diyor.

“Kanunen bir şey yapamazlar.”

diyor.

Ama Allah’ın mizanda başka bir ölçü var:

Kul hakkıysa kul hakkı.

Kimse bilmese ne olur?

Allah biliyor.

Zulümse zulüm.

Dünyada karşılığını görmese ne olur?

Hesabı var.

İyilikse iyilik.

Kimse teşekkür etmese ne olur?

Allah görüyor.

İşte ahiret inancı insanın terazisini düzeltir.

Çünkü insan yalnız bugüne göre yaşamaz.

Sonuca göre yaşamaya başlar.

Sonra 17. ayetten itibaren Allah bizi tekrar dünyaya getiriyor.

Ama bu defa dünyaya başka gözle bakmamızı istiyor.

Sabah.

Akşam.

Gece.

Gündüz.

Toprak.

İnsan.

Kadın ve erkek.

Eşler arasındaki sevgi.

Merhamet.

Diller.

Renkler.

Uyku.

Çalışmak.

Şimşek.

Yağmur.

Ölü toprağın dirilmesi.

Gökyüzü.

Yeryüzü.

Bunların her biri için Allah:

“Bunda ayetler vardır.”

diyor.

Ayet ne?

İşaret.

Yani Allah’ın işaretleri yalnızca mushafın sayfasında değil.

Sen her gün ayetlerin arasında geziyorsun.

Gece uyuman ayet.

Sabah uyanman ayet.

Kalbinin çalışması ayet.

Sevmen ayet.

Birinin sana merhamet etmesi ayet.

Yağmur ayet.

Topraktan çıkan bir çiçek ayet.

Çocuğun doğması ayet.

Ölü toprağın yeniden yeşermesi ayet.

İnsan diyor ki:

“Bana bir mucize göster.”

Allah sanki:

“Sen zaten mucizenin içindesin.”

diyor.

İnsan mucize görmek için gökyüzünden bir şey inmesini bekliyor.

Halbuki gözünün görmesi başlı başına mucize.

Bir tohumu toprağa koyuyorsun.

Üstüne toprak atıyorsun.

Kayboluyor.

Sonra günler geçiyor.

Toprağı yarıp çıkıyor.

Kimin emriyle?

İnsan:

“Doğa yaptı.”

deyip geçiyor.

Kur’an ise:

“Bir dakika… Görünen mekanizmanın arkasında ne var, onu düşün.”

diyor.

İşte tekrar 7. ayete geldik:

Dünyanın yalnız görünen yüzüne takılma.

Sonra 26. ayet geliyor.

Göklerde ve yerde ne varsa Allah’a aittir ve hepsi O’na boyun eğer.

Burayı biraz düşünelim.

Senin kalbin Allah’ın koyduğu sisteme göre çalışıyor.

“Ben bugün kalbimi farklı çalıştıracağım.”

diyemiyorsun.

Yaşlanmaya:

“Ben seni kabul etmiyorum.”

diyemiyorsun.

Yerçekimine:

“Ben bugün seni dinlemeyeceğim.”

diyemiyorsun.

Geceye:

“Gelme.”

diyemiyorsun.

Ölüme:

“Ben istemiyorum.”

diyemiyorsun.

Yani sen zaten yaratılışın içinde Allah’ın koyduğu sisteme teslim olmuş durumdasın.

Ama insanın çok garip bir hali var.

Bedeni Allah’a teslim.

Kâinat Allah’a teslim.

Ama sıra iradesine gelince:

“Ben istediğimi yaparım.”

diyor.

İşte çatışma burada başlıyor.

Bir örnek vereyim.

Bir adam düşünün.

Adı Mehmet olsun.

Mehmet küçükken fakir bir evde büyümüş.

Babası ona hep şunu söylermiş:

“Oğlum, başkasının hakkını yeme. Bir lokma eksik ye ama haram yeme.”

Mehmet büyüyor.

Çalışıyor.

Küçük bir dükkân açıyor.

Sonra işleri büyüyor.

Bir dükkân iki oluyor.

İki, beş oluyor.

Artık yanında onlarca insan çalışıyor.

Eskiden işçisinin maaşını bir gün geciktirse uyuyamayan Mehmet, yıllar geçtikçe değişmeye başlıyor.

Bir gün muhasebecisi geliyor.

“Mehmet Bey, şu çalışanların fazla mesailerini ödememiz lazım.”

Mehmet başını kaldırmadan:

“Sonra bakarız.”

diyor.

Bir hafta sonra yine geliyor.

“Beyefendi, hakları kaldı.”

Mehmet sinirleniyor:

“Burası hayır kurumu mu? Ben bu şirketi kolay mı kurdum?”

Akşam eve gidiyor.

Oğlu yeni bir telefon istiyor.

Mehmet hiç düşünmeden alıyor.

Eşi tatile gitmek istiyor.

En pahalı otele rezervasyon yaptırıyor.

Ama işçinin üç bin liralık hakkı geldiğinde:

“Şirketin dengesi bozulur.”

diyor.

Bir gün eski çalışanlarından biri geliyor.

Adamın yüzü düşmüş.

“Mehmet Abi, kızım hastanede. Benim içeride param kaldı. Bana onu verseniz…”

Mehmet sekreterine dönüyor:

“Ben toplantıdayım, sonra gelsin.”

Adam çıkıyor.

Mehmet camdan dışarı bakıyor.

Bir an babasının sesi geliyor aklına:

“Oğlum, bir lokma eksik ye ama başkasının hakkını yeme.”

İçinde bir şey rahatsız oluyor.

Ama birkaç saniye sonra kendisini susturuyor:

“Ben bu serveti kolay mı yaptım?”

İşte burada ne oldu?

Mehmet doğruyu bilmiyor muydu?

Biliyordu.

Vicdanı konuşmadı mı?

Konuştu.

Fıtratı uyarmadı mı?

Uyardı.

Peki neden yapmadı?

İşte 29. ayet:

Heva.

İnsanın problemi bazen bilgi eksikliği değildir.

İnsan bazen doğruyu bilir ama doğru işine gelmez.

İşte 28. ayete geliyoruz.

Allah insana kendi hayatından örnek veriyor.

Size verdiğimiz mallarda, emriniz altındakileri kendinizle tamamen eşit ortak yapıyor musunuz?

Kendi malına gelince:

“Bu benim.”

diyorsun.

Kendi şirketine gelince:

“Burada son söz benim.”

diyorsun.

Peki Allah’ın yarattığı dünyada nasıl oluyor da Allah’ın yerine başka ölçüler koyuyorsun?

Beden Allah’ın.

Hayat Allah’ın.

Rızık Allah’ın.

Dünya Allah’ın.

Yaratmak Allah’ın.

Öldürmek Allah’ın.

Diriltmek Allah’ın.

Ama doğruyu yanlışı:

“Ben belirlerim.”

Bu nasıl oluyor?

Ve sonra 29:

“Hayır! Zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular.”

İşte bütün sure boyunca hastalığın adı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Problem sadece dışarıda değil.

Problem bazen içeride.

Heva.

Ben istiyorum.

Ben kazanayım.

Ben haklı olayım.

Ben üstün olayım.

Benim dediğim olsun.

Bana dokunmasın.

Ben kaybetmeyeyim.

İşte nefis sürekli “ben” diyor.

Hakikat ise:

“Doğru ne?”

diye soruyor.

Aradaki fark bu.

Bugün yaşadığımız birçok problemin kökünde de bu var.

Aile neden dağılıyor?

Herkes kendi hakkını konuşuyor, kimse kendi sorumluluğunu konuşmuyor.

Ticaret neden bozuluyor?

Herkes daha çok kazanmak istiyor, “helal mi, adil mi?” sorusu geriye düşüyor.

Toplum niye birbirine tahammül edemiyor?

Herkes:

“Benim doğrum.”

diyor.

Kur’an ise:

“Hak ne?”

diye soruyor.

İnsanlar niye sürekli kıyas yapıyor?

Çünkü başkasının hayatını görüyor ve kendininkini değersiz zannediyor.

Niye sosyal medyada bu kadar gösteriş var?

Çünkü insan artık olduğu gibi olmak yerine görünmek istiyor.

Yine Rûm 7:

Görünen yüz.

Ve bütün bunlardan sonra 30. ayet geliyor.

Bence bu ayet ilk 29 ayetin cevabıdır.

Allah:

“Öyleyse yüzünü dosdoğru dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata…”

diyor.

Yani:

“Geri dön.”

Nereye?

İçindeki doğru ölçüye.

Fıtrata.

Adalete.

Merhamete.

Hakka.

Doğruluğa.

Şükre.

Vicdana.

Allah’a.

Çünkü insanın fıtratı bir şey söylüyor, hevası başka bir şey söylüyor.

Fıtrat:

“Bu haksızlık.”

diyor.

Heva:

“Ama işime geliyor.”

diyor.

Fıtrat:

“Bu kadarına ihtiyacın yok.”

diyor.

Heva:

“Biraz daha.”

diyor.

Fıtrat:

“Özür dile.”

diyor.

Kibir:

“Sen haklısın.”

diyor.

Fıtrat:

“Affet.”

diyor.

Nefis:

“Unutma, intikamını al.”

diyor.

İnsan bütün hayatını hevasına göre düzenlerse bir süre sonra içindeki mizan bozuluyor.

İşte bizim derslerde sürekli söylediğimiz mesele burada karşımıza çıkıyor:

Mizan.

Allah insana bir ölçü vermiş.

Ama nefis o ölçünün üzerine ağırlık koyuyor.

Terazi artık yanlış tartıyor.

Sonra insan batıla hak diyor.

Sahteye gerçek diyor.

Zararlıya faydalı diyor.

Kötüye iyi diyor.

Niye?

Çünkü terazi bozuldu.

Rûm Suresi’nin ilk 30 ayeti bize diyor ki:

Önce bakışını düzelt.

Dünyanın sadece görünen yüzüne takılma.

Sonra kendine bak.

Tarihe bak.

Sonunu düşün.

Ahireti unutma.

Etrafındaki ayetleri gör.

Kâinatın Allah’a teslim olduğunu fark et.

Sonra kendi içine dön.

Orada hevanla karşılaşacaksın.

Ve sonunda Allah sana diyecek ki:

“Fıtratına geri dön.”

Belki bugün insanlığın en büyük problemi teknoloji eksikliği değil.

Bilgi eksikliği de değil.

Bugün insanlık tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye ulaşıyor.

Ama bilgi arttığı halde zulüm bitmiyor.

Bilgi arttığı halde aileler dağılabiliyor.

Bilgi arttığı halde insan yalnızlaşıyor.

Bilgi arttığı halde doyumsuzluk büyüyor.

Demek ki yalnız bilgi yetmiyor.

Mizan lazım.

Doğru bir ölçü lazım.

Ve Rûm Suresi diyor ki:

O ölçüyü hevanın eline verirsen bozulur.

Fıtratına, hakka ve Allah’ın ölçüsüne dönersen düzelir.

O yüzden bu ilk 30 ayeti tek cümleye indirecek olursam şunu söylerim:

Gördüğüne aldanma. Dünyaya aldanma. Güce aldanma. Kendine ve tarihe bak. Allah’ın ayetlerini gör. Hevanı ilah edinme. Çünkü insanın kurtuluşu daha çok şeye sahip olmakta değil, bozulmuş terazisini yeniden Allah’ın ölçüsüne göre düzeltmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir