Rum Suresi 57-58-59-60 ayetler

Bir ayet okuduğumuzda, o ayetin hayatımızda bir şeyi değiştirmesine hazır mıyız?

Bakın, “Ayet dinlemeye hazır mıyız?” diye sormuyorum. Dinliyoruz zaten. Bazen çok etkileniyoruz. “Ne güzel anlatıyor!” diyoruz.

Ama sonra eve gidiyoruz.

Bir tartışma çıkıyor. Bir para meselesi açılıyor. Kardeşimizle paylaşamadığımız bir hak gündeme geliyor.

İşte o anda, biraz önce dinlediğimiz ayetin söz hakkı var mı?

Yoksa orada yeniden bizim gururumuz mu konuşuyor?

Bu sabah Rûm Suresi’nin son dört ayetini biraz da bu soruyla düşünelim. Çünkü bu ayetler bizi mazeretlerimizle, hakikati dinleme biçimimizle, kalbimizle ve sabrımızla yüzleştiriyor.

  1. ayette, hesap gününde zulmedenlerin mazeretlerinin kendilerine fayda sağlamayacağı bildiriliyor. Artık kendilerinden Allah’ı hoşnut edecek davranışlara dönmeleri de istenmeyecek.

Düşünün…

Bugün düzeltme imkânımız bulunan bir yanlışın, bir gün yalnızca hesabıyla karşı karşıya kalacağız.

Bugün özür dileyebiliyoruz. Bir hakkı geri verebiliyoruz. Yanlış bir alışkanlığımızdan dönebiliyoruz.

Ama insan bazen bu imkânı, hiç bitmeyecekmiş gibi kullanıyor.

“Sonra konuşurum.”

“Biraz zaman geçsin.”

“O da hatasını anlasın.”

“Önce o arasın.”

Derken günler geçiyor. Aylar geçiyor. Bazen iki kardeş, aynı şehirde yaşadığı hâlde birbirine yıllarca ulaşamıyor.

Telefon çekiyor aslında.

Gurur çekmiyor!

Numara kayıtlı. Yol belli. Ev yakın. Ama insanın içindeki o mesafe bir türlü kapanmıyor.

Elbette her mesele bir telefonla çözülmez. Haksızlığa uğramış olabiliriz. Sınır koymamız gerekebilir. Fakat kendi payımıza düşen bir yanlış varsa, onu düzeltmek için karşı tarafın kusursuz olmasını bekleyemeyiz.

Mesela eşimizi kırmışız.

“Ben de çok yoruldum” diyoruz.

Yorulduk, doğru. Belki kimsenin görmediği yükler taşıyoruz. Belki bizim de anlaşılmaya ihtiyacımız var.

Ama bizim yorgunluğumuz, söylediğimiz ağır sözün karşı tarafta bıraktığı izi silmiyor.

Bir davranışın sebebini açıklamak, açtığı yarayı onarmaya yetmiyor.

“Ben neden böyle yaptım?” diye düşünelim. Fakat orada kalmayalım.

“Şimdi neyi düzeltebilirim?” diye de soralım.

Çünkü insan bazen yanlışını anlatırken o kadar yoruluyor ki düzeltmeye gücü kalmıyor!

Kendimizi savunmak için uzun uzun konuşuyoruz. Oysa belki karşımızdaki tek bir cümle bekliyor:

“Sana haksızlık ettim.”

O cümleyi söyleyince küçüleceğimizi sanıyoruz.

Bir düşünelim… Çocuğuna dönüp “Seni dinlemeden kızdım, yanlış yaptım” diyen bir baba, çocuğunun gözünde gerçekten küçülür mü?

Belki çocuk o gün babasına ilk defa başka türlü güvenir.

“Babam güçlü. Çünkü hatasını kabul edebiliyor.”

İşte 57. ayetin uyarısını bugün böyle karşılayabiliriz: Henüz düzeltme imkânımız varken, mazeretlerimizin arkasında beklemeyelim.

Ve şimdi 58. ayete gelelim.

Burada çok önemli bir vurgu var.

Allah, bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneğin verildiğini bildiriyor. Ardından, bir ayet getirildiğinde bile inkâr edenlerin, karşılarındakileri bâtıl şeyler ortaya koymakla suçlayacaklarını haber veriyor.

Ayetin başında güçlü bir kesinlik var: “Andolsun…”

Sonra dikkatimizi doğrudan bu Kur’an’a çeviriyor.

İnsanlara verilen örneklere.

Anlamamız için önümüze konulan açıklamalara.

Buradaki “min külli mesel” ifadesini doğru anlayalım. “Her türlü misal, örnek” demek. Türkçede kullandığımız “mesele” kelimesiyle karıştırıp “Her konunun bütün teknik ayrıntıları burada anlatılmıştır” demiyoruz.

Kur’an’ın hakikati kavramamız için sunduğu türlü örneklerden söz ediyoruz.

Zaten Rûm Suresi boyunca nereye bakmaya çağrıldık?

Kendi yaratılışımıza…

Eşler arasındaki sevgiye ve merhamete…

Dillerimizin, renklerimizin farklılığına…

Uykumuza, geçim arayışımıza…

Rüzgâra, yağmura, toprağın yeniden canlanmasına…

Yani insanın önünde düşünmesi için ne kadar çok pencere açılıyor!

Kendi evimizden başlayıp gökyüzüne kadar uzanan bir bakış bu.

Sonra ayette “bir ayet getirsen” anlamındaki ifade geliyor. Buradaki ayet kelimesi; işaret, delil, mucize anlamlarını da taşıyor. Dolayısıyla bunu yalnızca bir Kur’an cümlesini seslendirmekle sınırlamayalım.

Vurgu çok güçlü: İnkârda direnen insana bir delil sunuluyor, fakat o yine de karşısındakileri asılsızlıkla suçluyor.

Üstelik tepkisi sadece “Bu sizin yorumunuz” kadar hafif değil.

“Siz bâtıl şeyler ortaya koyuyorsunuz” diye suçluyor.

Burada duralım.

Bir insan anlamadığı için soru sorabilir. Bir insan anlamaya yanaşmadığı için de soruyu kendine siper edebilir.

Dışarıdan ikisi birbirine benzeyebilir. Ama içlerindeki niyet farklıdır.

Birinde insan, “Yanlış biliyorsam öğreneyim” der.

Diğerinde, “Ne söylersen söyle, benim düzenime dokunma” der.

Elbette araştıracağız. Delil isteyeceğiz. Duyduğumuz her sözü sorgulamadan kabul etmeyeceğiz. Hele bir insan kendi yorumunu anlatıyorsa, o yorumun ayete ne kadar uygun olduğunu konuşacağız.

Benim anlattığım da buna dâhil.

Bir ayeti aktarmakla, o ayetten çıkardığımız yorumu anlatmak aynı şey değil. Kendi yorumumuzu Allah’ın sözü gibi tartışılmaz hâle getiremeyiz.

Fakat kendimize karşı da dürüst olalım:

Biz gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa değişmemek için bir çıkış yolu mu arıyoruz?

Şimdi bunun günlük hayatımızdaki bir karşılığını düşünelim.

Bir iş yerinde çalışan, yapılan hesapta yanlışlık görüyor. Yöneticisine söylüyor:

“Burada bir hata olabilir.”

Yönetici hemen cevap veriyor:

“Sen kaç yıldır bu işi yapıyorsun?”

Çalışan iki yıldır yapıyor olabilir.

Hesap yine de yanlış olabilir!

Doğruyu kabul etmek için önce onu söyleyen kişinin bizden yaşlı, bizden zengin, bizden kıdemli olmasını mı bekleyeceğiz?

Kibir bazen tam burada yakalanıyor.

Söylenen sözü incelemeden, söyleyen kişiyi küçültmeye çalışıyoruz.

“Bana o mu öğretecek?”

Belki de o öğretecek.

Belki bugün çocuğumuz öğretecek.

“Baba, benimle konuşurken hep telefona bakıyorsun” diyecek.

Biz, “Çalışıyorum ben!” diyeceğiz.

Çalışıyoruz, evet. Ama çocuk da bizimle konuşuyor.

Bunu fark etmek bazen uzun bir eğitim gerektirmiyor. Bir an durup kendimize dürüstçe bakmamız gerekiyor.

Rûm 58’deki reddedişi okurken, “Bu ayet inkârcılardan söz ediyor, bizimle hiçbir ilgisi yok” diyerek kendimizi sorgulamanın dışında tutmayalım.

Ayetin doğrudan kimlerden söz ettiğini koruyalım. Her hatalı davrananı inkârcı ilan etmeyelim. Fakat hakikati duymamak için geliştirdiğimiz savunmaları da inceleyelim.

Çünkü Kur’an’ı sevdiğimizi söylemekle, onun bizi düzeltmesine razı olmak arasında hayatımızda bir mesafe bulunabilir.

Kur’an evimizde bulunabilir.

Telefonumuzda uygulaması olabilir.

Güzel bir okuyuş duyunca içimiz titreyebilir.

Peki bir anlaşmazlık yaşadığımızda, adalet çağrısı kararımızı etkiliyor mu?

Aile içinde merhamet konuşulunca güzel buluyoruz. Ama eşimizin yorgunluğunu fark ettiğimizde sorumluluğu paylaşmaya yanaşıyor muyuz?

Hesap gününü anlatıyoruz. Peki çalışanımızın emeğinin karşılığını verirken kendi hesabımızı da düşünüyor muyuz?

Kur’an’ın hayatımızdaki yerini, kararlarımızda da aramamız gerekiyor.

Buradan eğitim meselesine bakalım.

Çocuğumuzun eğitimine önem veriyoruz. Hangi okula gidecek, hangi dili öğrenecek, hangi mesleği yapacak…

Bunların hepsi kıymetli.

Matematik öğrensin. Bilim öğrensin. Teknolojiyi kullansın. Dünyayı tanısın.

Peki bütün bunları öğrenirken, sahip olduğu bilgiyi hangi amaçla kullanacağını da düşünüyor mu?

Gücü olduğunda adaletli davranmayı…

Kazanırken başkasının hakkını gözetmeyi…

Yanlış yaptığında sorumluluk almayı…

Bir insanı incittiğinde durup onu dinlemeyi…

Bunları hayatının neresinde öğreniyor?

Türkiye’de Kur’an dersleri ve bu derslerin öğretim programları var. Bu nedenle “Eğitimin hiçbir yerinde Kur’an yok” demek doğru olmaz.

Ama daha derin bir sorumuz var:

Öğrenilenler, insanın davranışına ne kadar ulaşabiliyor?

Bu soru yalnızca okula sorulacak bir soru da değil. Aileye sorulacak. Bize sorulacak. Bu dersleri anlatana da dinleyene de sorulacak.

Çocuk sınıfta dürüstlüğü öğreniyor. Eve geldiğinde babasının telefonda “Evde değilim de” dediğini duyuyor.

Şimdi çocuk hangi dersi hatırlayacak?

Defterde yazanı mı, evde yaşananı mı?

İkisini de görecek. Aradaki çelişkiyi de fark edecek.

O yüzden eğitimden söz ederken kendi örnekliğimizi unutmayalım.

Bir çocuğa yüz kere “Hata yaptığında özür dile” diyebiliriz. Bir gün onun karşısına geçip samimiyetle özür dilememiz, o sözlerin ne anlama geldiğini gösterebilir.

Altı yıldır Kur’an üzerinde çalışıyoruz. Ayetleri daha iyi anlamaya uğraşıyoruz. Bazen bir kelime, bir bağlantı bizi heyecanlandırıyor.

Bu heyecan çok güzel.

Ama kendime de soruyorum:

Öğrendiğim şey, benim konuşmamı yumuşatıyor mu?

Beni daha dikkatli bir dinleyici yapıyor mu?

Yanımda çalışan insan, öğrendiğim adaletten bir pay alıyor mu?

Ailem, anlattığım merhameti bende görebiliyor mu?

Bu sorular bizi umutsuzluğa düşürmek için değil. Öğrendiğimizin hayatımıza gireceği kapıyı bulmak için.

Telefonumuzda kaydettiğimiz güzel sözleri düşünün.

Sabır üzerine videolar…

İletişim üzerine konuşmalar…

Öfkeyi yönetmekle ilgili tavsiyeler…

Telefonun hafızası dolmuş. Biz hâlâ aynı tartışmanın içindeyiz!

Biraz gülüyoruz ama hepimizin kendini bulabileceği bir tarafı var bunun.

Bilgiyi saklamak kolaylaşıyor. Davranışımıza taşımak hâlâ emek istiyor.

Peki toplumlarda gördüğümüz mutsuzlukları, huzursuzlukları ve çözülemeyen sorunları bununla nasıl ilişkilendireceğiz?

Önce bir insaf ölçümüz olsun.

Bir insanın sıkıntı yaşadığını görünce hemen “Demek ki Kur’an’dan uzak” diyemeyiz.

İmanlı insan da hastalanır. Dürüst insan da işini kaybedebilir. Merhametli insan da haksızlığa uğrayabilir.

Acı çeken birine, acısının üstüne bir de suçlama yüklemeyelim.

Ayrıca toplumların sorunlarında ekonomik şartların, kurumların, savaşların, eğitim imkânlarının ve daha pek çok etkenin payı olabilir.

Ama şu soruyu da sormaktan kaçmayalım:

Adaletin önemini bildiğimiz hâlde adaletsizlik yapıyorsak, bunun ilişkilerimizde bir sonucu olmayacak mı?

Emanete sahip çıkmayı konuşup güveni zedeliyorsak, insanların birbirine şüpheyle bakmasına şaşırabilir miyiz?

Ailede herkes kendi isteğini öne koyuyor, kimse karşısındakini dinlemiyorsa, o evin huzuru nasıl korunacak?

Burada gördüğümüz bazı davranışlar, ayetin anlattığı reddediş üzerinde düşünmemize vesile olabilir. Fakat insanların bütün sıkıntılarını tek bir sebebe bağlayamayız.

Kur’an’ın rehberliğini önemsemek, bizi insanlara karşı daha adil değerlendirmeler yapmaya da çağırmalı.

Şimdi 59. ayete gelelim:

“Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler.”

Bu ifadeyi önceki ayetten koparmayalım. Önümüzde, kendisine sunulan delili asılsızlıkla karşılayan bir tavır var.

Dolayısıyla burada yalnızca diploma eksikliğini düşünmüyoruz.

İnsan eğitimli olabilir. Çok okuyabilir. Çok konuşabilir. Fakat kendi yanlışını duyabilmeye kapalı olabilir.

Bu ayeti okurken başkalarının kalpleri hakkında hüküm dağıtmayalım.

“Onunki mühürlü, bununki kapalı…”

Böyle bir kesinliğe sahip değiliz.

Biz kendimize dönelim:

Ben düzeltilebilir biri miyim?

Çok önemli bir soru bu.

Yanımda çalışan biri bana rahatça “Burada yanlış yaptınız” diyebilir mi?

Eşim beni inciten bir davranışımı söylediğinde onu dinler miyim?

Çocuğum bir itirazda bulunduğunda hemen saygısızlık mı sayarım?

Yoksa benim yanımda herkes doğru kelimeyi bulmaya, doğru zamanı kollamaya, beni kızdırmamaya mı çalışıyor?

Bazen “Bana kimse bir şey söylemiyor” diye düşünüyoruz.

Acaba söylediklerinde ne yaptık?

Bir insanı her konuştuğunda susturursak, sonunda susar.

Fakat onun susması bizim haklı olduğumuzu göstermez.

Belki aramızdaki güven azalmıştır.

Kısa bir sahne düşünelim.

Bir baba ile yetişkin oğlu birlikte çalışıyor. Oğlu, bir müşteriye verilen sözün tutulmadığını söylüyor.

Baba geriliyor:

“Şirketi sen mi yöneteceksin? Ben ne yapacağımı biliyorum.”

Akşam olduğunda baba düşünüyor. Oğlunun haklı olduğunu fark ediyor.

Ama ertesi sabah bunu kabul etmek zor geliyor.

Neden?

Çünkü yalnızca bir iş kararını düzeltmeyecek. Oğluna karşı kurduğu o sert üstünlükten de biraz vazgeçecek.

Sonunda gidip şöyle dediğini düşünelim:

“Dün seni dinlemedim. Söylediğin doğru. Müşteriyi arayıp durumu düzelteceğim.”

O anda yalnızca müşteriyle ilgili bir sorun çözülmüyor.

Oğlunun içinde de bir şey onarılıyor.

“Babam beni duydu.”

İnsan bazen hakikati kabul ettiğinde bir tartışmayı kaybettiğini sanıyor.

Oysa bir insanın güvenini yeniden kazanıyor.

Hayatımızdaki düşüşlere de buradan bakalım.

Hepimiz zorlanabiliriz. Yanlış karar verebiliriz. Bir işi kaybedebiliriz. Bir ilişkide hata yapabiliriz.

Düşüşün bütün sebepleri bizim elimizde olmayabilir. Fakat kendi payımızı görebildiğimiz yerde, yeni bir adım atma imkânımız doğar.

Kibir o adımı zorlaştırır.

“Benim hiçbir yanlışım yok” dedikçe, değiştirebileceğimiz şeyleri de göremez oluruz.

Bazen bizi daha fazla yoran, ilk hatamızın ardından onu savunmak için yaptıklarımızdır.

Bir söz söyledik, incittik.

Sonra “İncitmedim” diye daha ağır konuştuk.

Sonra “Sen çok hassassın” diyerek karşımızdakinin yaşadığını küçümsedik.

Bir yerde durabilsek…

“Evet, burada yanlış yaptım.”

Bu cümle sonumuz değil.

Bir dönüşün başlangıcı olabilir.

Ve sûrenin son ayeti geliyor.

Hz.Muhammed (s.a.) sabra çağrılıyor. Allah’ın vaadinin gerçek olduğu hatırlatılıyor. Kesin inanmayanların onu hafifliğe, kararsızlığa sürüklememesi isteniyor.

Bunca yüzleşmenin ardından bu hitap insana güç veriyor.

Çünkü doğruyu yapmaya çalışırken yorulabiliyoruz.

Anlatıyoruz, karşılık bulmuyor.

Emek veriyoruz, hemen sonuç çıkmıyor.

Bir şeyi düzeltmeye çalışıyoruz, yeniden bozuluyor.

İçimizden şu cümle geçiyor:

“Ben niye uğraşıyorum?”

Anne de bunu hissedebilir. Öğretmen de. İşveren de. Çalışan da.

Biz de hissedebiliriz.

Tam orada kendi yönümüzü yeniden düşünelim.

Benim adaletli davranmam, karşımdakinin hemen değişmesine mi bağlı?

Biri bize kaba davrandı diye biz de kabalaşacaksak…

Biri bizi aldattı diye biz de aldatmaya başlayacaksak…

Bize yanlış yapan kişi, bizim nasıl biri olacağımızı belirlemeye başlamış demektir.

Buna razı olmayalım.

Hakkımızı arayalım. Gerektiğinde sınır koyalım. Zarar gördüğümüz bir durumdan çıkmak için adım atalım.

Sabır, haksızlığı sürdürmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Fakat hakkımızı ararken biz de haksızlık yapmayalım.

Kırgınlığımız bize yalan söyletmesin.

Öfkemiz bizi adaletsizliğe götürmesin.

Birinin merhametsizliği, bizim bütün insanlara karşı kalbimizi kapatmasın.

Bir de kendi değişimimize sabredelim.

Bugün fark ettik diye bütün alışkanlıklarımız yarın düzelmeyebilir.

Yine savunmaya geçebiliriz. Yine söz kesebiliriz.

Fark ettiğimiz anda dönelim:

“Az önce seni yine dinlemedim. Baştan anlatır mısın?”

İşte uygulanabilir bir adım.

Mükemmel bir konuşma yapamadık. Ama yanlış giden konuşmayı düzeltebiliriz.

Bir özür diledik diye karşımızdakinin hemen eski güvenine dönmesini de beklemeyelim.

Belki bizim bir dakikada söylediğimiz sözü, o yıllardır taşıyor.

Onarım zaman isteyebilir.

Sabır, verdiğimiz sözü davranışlarımızla sürdürürken de gerekecek.

Şimdi bu sabah kendimize tek bir şey seçelim.

Bildiğimiz hâlde ertelediğimiz bir doğru.

Aklımıza bir insan geldi mi?

Bir konuşma?

İade edilmesi gereken bir hak?

Kabul etmekten kaçındığımız bir hata?

Onu hemen başka bir düşünceyle örtmeyelim.

Bugün onunla ilgili somut bir adım atalım.

Çünkü dinlediğimiz bir dersin etkisi, yalnızca o sırada ne kadar duygulandığımızla anlaşılmaz. Bittikten sonra ne yaptığımıza da bakalım.

Gözümüz dolduysa, o duygunun bir davranışa ulaşmasına izin verelim.

Belki uzun zamandır kuramadığımız sakin bir cümleye dönüşsün.

Belki bir hakkın sahibine ulaşmasına.

Belki çocuğumuzu bu defa telefonumuzu bırakarak dinlememize.

  1. ayetin uyarısını duyduk: Mazeretlerimizin fayda vermeyeceği bir gün var.
  2. ayette, örnekler ve deliller karşısındaki reddedişle yüzleştik.
  3. ayette kalbin kapanması konusunda sarsıcı bir uyarıyla karşılaştık.
  4. ayette sabra ve Allah’ın vaadine güvenerek yolumuza devam etmeye çağrıldık.

Şimdi başlangıçtaki sorumuza dönelim:

Bir ayet okuduğumuzda, o ayetin hayatımızda bir şeyi değiştirmesine hazır mıyız?

Bugün vereceğimiz cevap yalnızca dilimizde kalmasın.

Allah bize doğruyu duyunca kendimizi sorgulayabilmeyi, yanlışımızı görünce geri dönebilmeyi ve öğrendiğimiz iyilikte sabırla devam edebilmeyi nasip etsin.

Bugün dinlediğimiz ayetin, vereceğimiz bir kararda karşılığı olsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir