ALLAH’IN VAADİ DEĞİŞMEZ, DEĞİŞEN BİZİM BAKIŞIMIZDIR

Rûm Suresi 6 ve 56. Ayetler

Biz gerçekten bildiğimiz gibi mi yaşıyoruz?

Bakın, bu sabah kendimize biraz farklı bir soru soralım.

Biz ölümün olduğunu biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Bir gün Allah’ın huzuruna çıkacağımızı biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Hesap vereceğimizi biliyor muyuz?

Onu da biliyoruz.

Peki, o zaman neden bazen hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz?

Neden bazen hiç hesap vermeyecekmişiz gibi davranıyoruz?

Neden Allah’ın verdiği nimetleri kullanırken Allah’ı unutabiliyoruz?

İşte bugün üzerinde konuşacağımız iki ayette çok ilginç bir ortak nokta var.

Rûm Suresi’nin 6. ayetinde Allah şöyle buyuruyor:

“Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Şimdi bir de 56. ayete bakalım.

Allah, diriliş gününden bir sahne anlatıyor. İman ve ilim verilenlerin, mücrimlere yani suçlulara söylediklerini aktarıyor:

“Kendilerine ilim ve iman verilenler ise şöyle derler: Siz Allah’ın kitabında belirlenen diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

Birinci ayette ne diyor?

“İnsanların çoğu bilmezler.”

  1. ayette ne diyor?

“Fakat siz bilmiyordunuz.”

Birinde Allah’ın vaadi bildiriliyor.

Diğerinde o vaadin gerçekleştiği gün anlatılıyor.

Ve her iki ayette de karşımıza aynı mesele çıkıyor:

Bilmemek!

Ama bir dakika…

Burada bahsedilen bilmemek gerçekten hiçbir şeyden haberdar olmamak mı?

Yoksa hakikati duyduğu hâlde onu hayatına taşımamak mı?

İşte asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele bu.

Çünkü bir insan bir şeyi duyabilir ama anlamayabilir.

Anlayabilir ama önemsemeyebilir.

Önemseyebilir ama gereğini yapmayabilir.

Demek ki duymak başka, anlamak başka, yaşamak bambaşka bir şey.

Ve belki de bizim en büyük sıkıntımız, bilmediklerimizden çok bildiklerimizle ne yaptığımızdır.


1. BİZ KİMİN SÖZÜNE GÜVENİYORUZ?

Şimdi günlük hayatımızdan başlayalım.

Sabah kalkıyoruz, telefonumuza bakıyoruz.

Hava durumu uygulamasında yazıyor:

“Bugün yağmur yağacak.”

Ne yapıyoruz?

Şemsiyemizi alıyoruz.

Hatta bazen yağmur yağmadığında sinirleniyoruz.

“Yahu yağmur yağacak dediniz, şemsiye taşıdık boşuna!”

Bir banka mesaj gönderiyor.

“Kredi kartınızın son ödeme tarihi yaklaşıyor.”

Ne yapıyoruz?

Hemen hesap yapmaya başlıyoruz.

Kaç lira var, kaç lira eksik, nereden tamamlayacağız?

Çünkü o mesajın bir karşılığı olacağını biliyoruz.

Bir kargo şirketi mesaj gönderiyor:

“Paketiniz bugün teslim edilecektir.”

Evden çıkmıyoruz.

Kargocu gelecek diye bütün gün bekliyoruz.

Hatta adam akşam geliyor, bütün günümüz gidiyor!

Ama bekliyoruz.

Çünkü bize verilen söze güveniyoruz.

Şimdi düşünelim.

Hava durumunun yanılabileceğini biliyoruz.

Bankaların sistemlerinde hata olabileceğini biliyoruz.

Kargo şirketlerinin verdiği saatte gelmeyebileceğini biliyoruz.

Bütün bunları bildiğimiz hâlde onların verdiği bilgiye göre hayatımızı düzenliyoruz.

Peki Allah:

“Benim vaadim gerçektir. Ben vaadimden dönmem.”

dediği zaman hayatımızı ne kadar değiştiriyoruz?

İşte üzerinde durmamız gereken yer burası.

Allah’ın vaadine gerçekten güveniyor muyuz?

Yoksa sadece güveniyoruz mu diyoruz?

Çünkü güvenmek, yalnızca dilimizle söylediğimiz bir şey değildir.

Güvenmek davranışlarımızda ortaya çıkar.

Bir insana güveniyorsanız ona göre hareket edersiniz.

Bir doktorun söylediklerine güveniyorsanız tedavisine dikkat edersiniz.

Bir öğretmenin anlattıklarına güveniyorsanız öğrettiklerini uygulamaya çalışırsınız.

Allah’ın vaadine güveniyorsak, o zaman hayatımızın da bu güveni göstermesi gerekmez mi?

Ama burada bir şeyi birbirine karıştırmayalım.

Allah’ın vaadine güvenmek, bizim aklımızdan geçen her şeyin mutlaka olacağına inanmak değildir.

“Ben zengin olmak istiyorum, Allah mutlaka beni zengin yapacak.”

Hayır.

“Ben şu işe girdim, Allah mutlaka başarılı olmamı sağlayacak.”

Böyle bir garanti yok.

“Ben hiçbir sıkıntı yaşamayacağım, çünkü Allah’a inanıyorum.”

Bu da doğru değil.

Allah’ın vaadi bizim hayallerimiz değil.

Allah’ın vaadi, O’nun bize bildirdiği hakikattir.

Diriliş vardır.

Hesap vardır.

Adalet vardır.

İyilik ile kötülük aynı değildir.

Dünya hayatı her şeyin sonu değildir.

Ve Allah’ın bildirdiği gerçek, bizim hoşumuza gitse de gitmese de gerçektir.

İşte iman burada başlıyor.

Biz Allah’a, istediğimiz şeyleri verdiği için mi güveniyoruz; yoksa O’nun Allah olduğunu bildiğimiz için mi güveniyoruz?

Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.


2. RÛMLARIN YENİLGİSİ: BİZ SADECE O ANKİ MANZARAYI GÖRÜYORUZ

Şimdi 6. ayetin bulunduğu yere biraz bakalım.

Rûm Suresi’nin başında Allah, Rumların yenilgiye uğradığını bildiriyor.

Ardından birkaç yıl içerisinde tekrar galip geleceklerini söylüyor.

Ve sonra:

“Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez.”

buyuruyor.

Şimdi düşünün.

Ortada bir yenilgi var.

İnsanlar o yenilgiye bakıyor.

Belki diyorlar ki:

“Bunlar artık toparlanamaz.”

“Bunların gücü kalmadı.”

“Bundan sonra galip gelmeleri mümkün değil.”

Ama Allah gelecekte olacak bir şeyi haber veriyor.

Demek ki insanlar bir olayın yalnızca o anki görüntüsüne bakarak sonuca varabiliyorlar.

Aslında bugün biz de aynı şeyi yapıyoruz.

Bir insanın işi bozuluyor.

Hemen şöyle diyor:

“Ben bittim.”

Bir öğrenci sınavdan düşük not alıyor.

“Ben başarısızım.”

Bir genç iş bulamıyor.

“Benim geleceğim yok.”

Bir aile maddi sıkıntıya düşüyor.

“Artık hiçbir şey düzelmeyecek.”

Bir insan hastalanıyor.

“Hayatım eskisi gibi olmayacak.”

Bakın, bunların hepsi insanın içinde bulunduğu anı hayatın tamamı zannetmesiyle ilgili.

Hâlbuki hayat devam ediyor.

Bugün yenilen yarın kazanabilir.

Bugün güçlü olan yarın zayıflayabilir.

Bugün zengin olan yarın fakirleşebilir.

Bugün hiçbir şeyi olmayan insan, yarın pek çok imkâna kavuşabilir.

Fakat asıl mesele şu:

Biz çoğu zaman içinde bulunduğumuz şartlara gereğinden fazla anlam yüklüyoruz.

Paramız çoksa kendimizi güçlü hissediyoruz.

Paramız azsa kendimizi değersiz hissediyoruz.

İnsanlar bizi övüyorsa mutlu oluyoruz.

Eleştiriyorsa yıkılıyoruz.

İşimiz iyiyse her şey güzel.

İşimiz bozulduysa bütün dünya karanlık.

Peki bizim değerimiz gerçekten bunlara mı bağlı?

İnsanın değerini banka hesabı mı belirliyor?

Bir insanın kıymetini kullandığı araba mı belirliyor?

Oturduğu ev mi belirliyor?

Sosyal medyada kaç kişinin onu takip ettiği mi belirliyor?

Yoksa insanın Allah’ın yarattığı, sorumluluk verdiği, akıl ve irade sahibi bir varlık olması mı?

İşte burada 6. ayet bizim bakışımızı değiştiriyor.

Allah’ın vaadi değişmiyor ama bizim hayatımız sürekli değişiyor.

O zaman değişen şartlara bakıp değişmeyen hakikati unutmayacağız.

Bir gün çok paramız olabilir.

Bir gün az paramız olabilir.

Bir gün sağlıklı olabiliriz.

Bir gün hasta olabiliriz.

Ama Allah’ın varlığı, bilgisi ve vaadi bizim durumumuza göre değişmiyor.

İnsanın huzuru, değişen şeylere değil, değişmeyen hakikate dayanabildiği ölçüde sağlamlaşır.


3. İNSAN BİLDİĞİ ŞEYİ NEDEN YAŞAMIYOR?

Şimdi gelelim meselenin biraz daha derin tarafına.

  1. ayette insanların çoğunun bilmediği söyleniyor.
  2. ayette de mücrimlere:

“Fakat siz bilmiyordunuz.”

deniliyor.

Şimdi ben size çok basit bir örnek vereyim.

Bir doktor düşünün.

Hastasına diyor ki:

“Senin tansiyonun yüksek. Tuz tüketimine dikkat etmen, ilaçlarını düzenli kullanman gerekiyor.”

Hasta cevap veriyor:

“Tamam doktor bey, biliyorum.”

Ertesi gün ne yapıyor?

Yine aynı şekilde yiyor.

İlaçlarını aksatıyor.

Kendine dikkat etmiyor.

Sonra hastalığı ilerliyor.

Doktora gidip:

“Ben böyle olacağını bilmiyordum.”

diyor.

Doktor ne diyecek?

“Ben sana söylemedim mi?”

Söyledi.

Ama hasta bunu yaşamına taşımadı.

Burada çok önemli bir ayrım var.

Bir bilgiyi işitmek, o bilginin gereğini yerine getirdiğimiz anlamına gelmez.

Şimdi aynı meseleyi kendi hayatımıza getirelim.

Biz kul hakkının kötü olduğunu biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Peki hiç kimsenin hakkına girmiyor muyuz?

Hiçbir insanı üzmüyor muyuz?

Hiç kimseye haksızlık yapmıyor muyuz?

Biz yalanın kötü olduğunu biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Peki bazen kendi çıkarımız için gerçeği eğip bükmüyor muyuz?

Biz anne babaya iyilik yapılması gerektiğini biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Peki bazen en güzel sözlerimizi yabancılara söyleyip anne babamıza, eşimize, çocuklarımıza en sert hâlimizi göstermiyor muyuz?

Dışarıda ne kadar nazik insanlarız!

Bir müşteriye:

“Efendim, buyurun, nasıl yardımcı olabiliriz?”

Evde eşimiz bir şey soruyor:

“Ya bir dakika, görmüyor musun meşgulüm!”

Ne oldu bizim nezaketimize?

Demek ki nezaketi biliyoruz.

Ama bazen sadece bize faydası olan yerde kullanıyoruz.

İşte bilgi ile bilinç arasındaki fark burada ortaya çıkıyor.

Bilgi, zihnimizde bulunabilir.

Ama bilinç, karar verdiğimiz anda kendisini gösterir.

Haksızlık yapma imkânımız varken yapmıyorsak…

Öfkelenme fırsatımız varken kendimizi tutuyorsak…

Kimse görmediği hâlde doğru olanı yapıyorsak…

O zaman bilgi davranışımıza dönüşmeye başlamış demektir.

Bu yüzden kendimize yalnızca:

“Ben ne biliyorum?”

diye sormayalım.

Bir de:

“Bildiklerim beni nasıl bir insana dönüştürüyor?”

diye soralım.

Çünkü insan çok şey bilip yine de yanlış yaşayabilir.

Diploması olabilir.

Unvanı olabilir.

Makamı olabilir.

Çok kitap okumuş olabilir.

Ama bütün bunlar tek başına iyi insan olduğunu göstermez.

İyi insan olmak, bildiğimiz doğruları hayatımızda yaşama çabası gerektirir.


4. 56. AYETTE NEDEN İLİM VE İMAN BİRLİKTE GEÇİYOR?

Şimdi 56. ayete yeniden dönelim.

Burada Allah:

“Kendilerine ilim ve iman verilenler…”

buyuruyor.

Bu ifadeyi önemsiyorum.

Çünkü ilim ile iman yan yana zikrediliyor.

Ve bu iki kavramın birlikte düşünülmesi gerekiyor.

İlim bize gerçeği tanıtır.

İman ise o gerçeğe güvenerek bir hayat kurmamızla ilgilidir.

Mesela biz ateşin yaktığını biliyoruz.

Bu bir bilgidir.

Ama elimizi ateşe uzatırken geri çekiyoruz.

Çünkü o bilgi davranışımızı etkiliyor.

Şimdi düşünün.

Biz hesap gününün varlığına inanıyoruz diyoruz.

Ama bir insanın hakkını yerken hiçbir şey hissetmiyorsak…

Bu inanç hayatımıza ne kadar girmiş?

Biz Allah’ın bizi gördüğünü biliyoruz diyoruz.

Ama kimsenin olmadığı yerde bambaşka bir insana dönüşüyorsak…

Bu bilgi davranışlarımızda ne kadar etkili?

İlim yalnızca bir şeyin adını bilmek değildir.

O şeyin ne olduğunu anlamak, sonuçlarını düşünmek, bağlantılarını kurmak da gerekir.

Bir insan yüzlerce ayet ezberlemiş olabilir.

Bu kıymetli bir şeydir.

Ama ezberlediği ayetleri anlamıyorsa ve hayatına yansıtmıyorsa, önünde hâlâ tamamlaması gereken bir yol vardır.

Bir insan hiç Arapça bilmiyor olabilir.

Ama anladığı bir ayeti hayatına yerleştirmek için samimiyetle uğraşıyorsa, o ayet onun davranışlarını değiştirebilir.

Burada ezberi küçümsemiyoruz.

Ezber kıymetlidir.

Ama ezber ile anlamak aynı şey değildir.

Anlamak ile yaşamak da aynı şey değildir.

Bizim amacımız yalnızca ayetleri zihnimizde taşımak olmamalı.

Ayetlerin gösterdiği hakikati hayatımızda da taşımalıyız.

Mesela Kur’an bize adaleti öğretiyor.

Peki adalet nedir?

Sadece mahkemede hâkimin verdiği karar mı?

Hayır.

Bir baba, çocukları arasında haksızlık yapıyorsa adalet meselesi vardır.

Bir işveren, çalışanının hakkını vermiyorsa adalet meselesi vardır.

Bir çalışan, işini gerektiği gibi yapmadığı hâlde ücretini eksiksiz almak istiyorsa yine adalet meselesi vardır.

Bir insan, sevmediği kişiye haksızlık yapıyorsa adalet meselesi vardır.

Yani ayetin hayattaki karşılığını bulduğumuzda, Kur’an ile günlük yaşam arasındaki mesafe azalmaya başlıyor.

İlim bize doğru yolu gösterir. İman o yolda yürümek için güven ve sorumluluk kazandırır.

Ama yürümek yine bizim tercihimizdir.


5. MÜCRİM KİMDİR? BİZ NEDEN HEP BAŞKALARINI DÜŞÜNÜYORUZ?

Şimdi burada önemli bir noktaya gelelim.

  1. ayette ilim ve iman verilenler kime sesleniyor?

Mücrimlere.

Yani suçlulara.

Bir önceki ayette de mücrimlerin, kıyamet saatinin geldiği gün çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin ettikleri anlatılıyor.

Şimdi biz mücrim kelimesini duyduğumuz zaman aklımıza kim geliyor?

Genellikle başkaları.

“İşte kötüler.”

“İşte zalimler.”

“İşte suçlular.”

Ama kendimize bakmayı unutuyoruz.

Elbette Kur’an’daki mücrim kavramının geçtiği her bağlamı kendi içinde değerlendirmemiz gerekir. Fakat bu kavramın bize hatırlattığı ahlaki sorumluluğu düşünelim.

Bir insanın haksızlık yapması için belirli bir dine mensup olması mı gerekiyor?

Hayır.

Müslüman olduğunu söyleyen biri de haksızlık yapabilir.

Başka bir inanca sahip insan da haksızlık yapabilir.

İnancı olmadığını söyleyen biri de bir başkasının hakkını yiyebilir.

Bir insanın kendisini dindar olarak tanıtması, yaptığı haksızlığı haklı hâle getirmez.

Namaz kılıyor diye hırsızlığı doğru olmaz.

Oruç tutuyor diye yalanı doğru olmaz.

Kur’an okuyor diye başkasına zulmetmesi meşru olmaz.

İşte burada kendimize bakmamız gerekiyor.

Biz bazen kendimizi ait olduğumuz grubun ismiyle değerlendiriyoruz.

“Ben Müslümanım.”

Çok güzel.

Peki bu Müslümanlık bizim davranışlarımızda ne kadar görünüyor?

“Ben dürüst bir insanım.”

Peki zor durumda kaldığımızda dürüst kalabiliyor muyuz?

“Ben kimsenin hakkını yemem.”

Peki bize emanet edilen işi gereği gibi yapıyor muyuz?

Bir insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisine güzel bir isim verince o ismin gereğini yerine getirdiğini zannetmesidir.

Hâlbuki önemli olan yalnızca kendimize ne dediğimiz değil, ne yaptığımızdır.

Bir iş yerine gittiğinizi düşünün.

Kapıda kocaman yazıyor:

“DÜRÜST TİCARET.”

İçeri giriyorsunuz.

Ürün kusurlu, fiyat yanlış, verilen söz tutulmuyor.

Şimdi tabelada dürüst yazıyor diye orası dürüst bir işletme mi oluyor?

Olmuyor.

Aynı şekilde biz de kendi hayatımızın tabelasına bakıp kendimizi değerlendiremeyiz.

İçeriye bakmamız gerekiyor.

Davranışlarımıza bakmamız gerekiyor.

İşte Kur’an’ın bizi götürmek istediği bilinçlerden biri budur.

Başkalarını suçlamadan önce kendi sorumluluğumuzu görmek.


6. ZAMANIN FARKINDA OLMADAN YAŞAMAK

Şimdi gelelim 55 ve 56. ayetlerin bağlantısına.

  1. ayette kıyamet saati geldiğinde mücrimlerin çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin ettikleri bildiriliyor.
  2. ayette ilim ve iman verilenler onların bu sözünü düzeltiyor.

“Hayır, Allah’ın kitabında belirlenen diriliş gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

Burada anlatılan doğrudan ahiret sahnesidir.

Yani suçlular artık kıyamet gerçeğiyle karşı karşıyadır.

Ve Allah onların zaman hakkındaki yanlış değerlendirmelerini anlatıyor.

Ben bu sahneden kendi hayatımıza dönüp bir ders çıkarmak istiyorum.

Acaba biz de zamanımızı doğru değerlendirebiliyor muyuz?

Bir düşünün.

Sabah kalkıyoruz.

Telefonu elimize alıyoruz.

Bir habere bakıyoruz.

Oradan başka bir habere geçiyoruz.

Bir video açıyoruz.

O bitiyor, yenisi başlıyor.

Bir bakıyoruz yarım saat geçmiş.

Bazen bir saat geçmiş.

Telefonu bırakıyoruz.

Peki ne öğrendik?

Ne kazandık?

Hayatımıza ne kattık?

Çoğu zaman pek bir şey hatırlamıyoruz.

Çünkü zamanı yaşadık ama farkında olmadık.

Şimdi bunun karşısına başka bir örnek koyalım.

Bir sabah çocuğumuzla oturmuşuz.

Onun derdini dinliyoruz.

Okulda ne yaşadığını soruyoruz.

Birlikte kahvaltı yapıyoruz.

Belki yirmi dakika sürüyor.

Ama o yirmi dakika çocuğumuzun hayatında yıllarca hatırlayacağı bir anı hâline gelebiliyor.

Neden?

Çünkü zamanın içine anlam koyduk.

Bir tarafta bir saat var.

Boş geçmiş.

Diğer tarafta yirmi dakika var.

Ama sevgiyle, ilgiyle, bilinçle yaşanmış.

İşte bu yüzden önemli olan yalnızca ne kadar zaman yaşadığımız değil.

O zamanın içinde neyi fark ettiğimiz, neyi anladığımız ve neye değer verdiğimizdir.

Şimdi bir insan düşünün.

Yetmiş yaşına gelmiş.

Arkasına bakıyor.

Yıllarca çalışmış.

Para kazanmış.

Ev almış.

Araba değiştirmiş.

Çocuklarını büyütmüş.

Ama bir gün fark ediyor ki eşinin gerçekten ne hissettiğini hiç sormamış.

Çocuğunun en zor zamanında yanında olmamış.

Anne babası hayattayken onlarla yeterince ilgilenmemiş.

Hep bir şeylerin peşinden koşmuş.

Fakat en kıymetli şeyleri koşarken geride bırakmış.

İşte o zaman insanın içine çok ağır bir soru düşüyor:

“Ben bunca yıl ne yaptım?”

Bakın, bu çok duygusal bir mesele.

Çünkü kaybettiğimiz parayı bazen yeniden kazanabiliriz.

Kaybettiğimiz işi yeniden kurabiliriz.

Ama geçmişte yaşanmamış bir günü geri getiremeyiz.

Anne babamızla geçirmediğimiz bir akşamı yıllar sonra aynı şekilde yaşayamayız.

Küçük çocuğumuzun elini tutmadığımız o günü, o çocuk büyüdüğünde geri getiremeyiz.

Zaman yalnızca saat değildir.

Zaman bize verilmiş imkândır.

Sevme imkânıdır.

Öğrenme imkânıdır.

İyilik yapma imkânıdır.

Hatalarımızı düzeltme imkânıdır.

Allah’ın rızasını kazanmak için çalışma imkânıdır.

İşte 55 ve 56. ayetlerdeki ahiret sahnesi, bana dünyadaki zamanımızın değerini de düşündürüyor.

Çünkü bir gün geriye bakacağız.

Ve o gün önemli olan yalnızca kaç yıl yaşadığımız olmayacak.

O yılları ne için kullandığımız da önemli olacak.


7. ZAMANA ANLAM VEREN ŞEY NEDİR?

Şimdi burada bir başka mesele var.

İnsan neden yaptığı bazı şeyleri çok değerli buluyor da bazılarını değersiz görüyor?

Size kendi hayatımdan bir örnek vereyim.

Ben yaklaşık 27 yıl önce babama bir saat hediye etmiştim.

O zaman çalıştığım şirketin adı Makro Bilgi İşlem’di.

Şirket promosyon olarak saat yaptırmıştı.

Saatin içinde de kocaman Makro logosu vardı.

Şimdi düşünün.

Bu saat çok pahalı bir saat değil.

Ünlü bir marka değil.

Hatta bugün birisinin eline verseniz belki kullanmak bile istemez.

Eski bir promosyon saati.

Ama babam ne yaptı?

O saati yıllarca kullandı.

Bozuldu, tamir ettirdi.

Yine bozuldu, yine tamir ettirdi.

Ve hâlâ çok kıymetli görüyor.

Neden?

Çünkü o saate baktığında yalnızca bir saat görmüyor.

Oğlunun kendisine verdiği hediyeyi görüyor.

Saat aynı saat.

Ama taşıdığı anlam bambaşka.

Başka bir insan o saate baktığında eski bir eşya görebilir.

Babam baktığında bir hatırayı, sevgiyi, bağı görüyor.

Demek ki bir şeyin değeri yalnızca maddesinden gelmiyor.

Bazen değerini, kimin verdiği belirliyor.

Şimdi burada duralım.

Allah bize bir hayat vermiş.

Gözler vermiş.

Kulaklar vermiş.

Bir kalp vermiş.

Nefes vermiş.

Sevebileceğimiz insanlar vermiş.

Bir sabaha daha uyanma imkânı vermiş.

Biz bunlara nasıl bakıyoruz?

Sıradan şeyler olarak mı?

Yoksa Allah’ın verdiği emanetler ve nimetler olarak mı?

Sabah gözümüzü açıyoruz.

Nefes alıyoruz.

Çok normal geliyor.

Çünkü her gün oluyor.

Ama bir gece nefes almakta zorlanan bir insan için sabah rahatça nefes alabilmek ne kadar büyük bir nimet!

Bir insanın her gün gördüğü güneş, görme yetisini kaybetmiş bir başkası için ne büyük bir özlem olabilir.

Bir insanın her gün duyduğu çocuğunun sesi, evladını kaybetmiş bir anne baba için ne büyük bir hasret olabilir.

Demek ki biz bazen nimetleri sıradanlaştırıyoruz.

Çünkü alışıyoruz.

Ve alıştığımız şeyin kıymetini unutabiliyoruz.

İşte burada Allah ile ilişki kurmak hayatın anlamını değiştiriyor.

Elimizdeki nimete bakarken yalnızca nimeti görmüyoruz.

Onu vereni de hatırlıyoruz.

Sağlığımıza bakarken yalnızca bedenimizi görmüyoruz.

O bedeni bize emanet eden Allah’ı hatırlıyoruz.

Çocuğumuza bakarken yalnızca sevdiğimiz bir insanı görmüyoruz.

O çocuğun bize verilmiş bir emanet olduğunu da düşünüyoruz.

Ve o zaman sevgimiz de sorumluluğumuz da değişiyor.

Çünkü Allah’ı hatırlayarak yaşamak, sıradan görünen şeyleri bizim için çok daha anlamlı hâle getiriyor.

Hayatın anlamı yalnızca sahip olduklarımızda değil, sahip olduklarımızın kimin emaneti olduğunu anlamamızda da saklıdır.


8. İNSAN NEDEN GEÇİCİ OLANI KALICI ZANNEDİYOR?

Rûm Suresi’nin 7. ayeti, 6. ayetin hemen ardından çok önemli bir açıklama yapıyor.

İnsanların dünya hayatının görünen tarafını bildiklerinden, ahiretten ise gafil olduklarından söz ediliyor.

Bakın, bu iki ayeti beraber düşününce mesele daha iyi anlaşılıyor.

Allah 6. ayette:

“İnsanların çoğu bilmez.”

diyor.

  1. ayette ise sanki bizim hayatımızdaki problemi gösteriyor:

Dünyanın görünen tarafına yoğunlaşmak.

Şimdi biz neyi çok iyi biliyoruz?

Telefonumuzun özelliklerini biliyoruz.

Arabamızın kaç beygir olduğunu biliyoruz.

Doların yükselip yükselmediğini takip ediyoruz.

Altının gramını takip ediyoruz.

Ev fiyatlarını biliyoruz.

İndirim günlerini biliyoruz.

Hatta bazen marketteki bir ürünün fiyatını üç farklı mağazada karşılaştırıyoruz.

Bu kötü bir şey değil.

Elbette dünyayı tanıyacağız.

Çalışacağız.

Araştıracağız.

Üreteceğiz.

Ama bütün dikkatimizi yalnızca bunlara verirsek başka bir şey gözümüzden kaçabiliyor.

Biz ne için yaşıyoruz?

Bu kadar çalışmanın amacı ne?

Bu kadar para kazanmak neye hizmet ediyor?

Bu kadar eşya biriktirmenin sonu nereye çıkıyor?

Şimdi düşünün.

Bir insan çok güzel bir ev yaptırıyor.

En kaliteli mobilyaları alıyor.

En güzel perdeleri seçiyor.

Mutfak şahane.

Salon şahane.

Her şey mükemmel.

Ama evin içinde huzur yok.

Eşler birbirleriyle konuşmuyor.

Çocuklar anne babalarıyla vakit geçirmek istemiyor.

Herkes ayrı bir odada.

Herkesin elinde telefon.

Ev çok güzel.

Ama evin içindeki hayat güzel değil.

İşte burada görüntü ile anlam arasındaki fark ortaya çıkıyor.

Evin değerini biliyoruz ama aile olmanın değerini unutabiliyoruz.

Mobilyanın fiyatını biliyoruz ama bir güzel sözün kıymetini unutabiliyoruz.

Telefonumuzun hafızasını biliyoruz ama gönlümüzde ne kadar kırgınlık biriktirdiğimizi düşünmüyoruz.

Bir de sosyal medyaya bakalım.

İnsanlar mutlu görünmeye çalışıyor.

Güzel fotoğraflar.

Güzel sofralar.

Güzel arabalar.

Güzel tatiller.

Ama fotoğrafın dışındaki hayatı bilmiyoruz.

Bazen insan kendi hayatını başkalarının seçilmiş görüntüleriyle karşılaştırıyor.

Sonra üzülüyor.

“Ben niye böyle değilim?”

Çünkü görünen tarafı hayatın tamamı zannediyor.

Hâlbuki bir insanın gülümsediği fotoğraf, onun bütün hayatını anlatmaz.

Lüks bir arabanın içinde mutsuz bir insan olabilir.

Mütevazı bir evde çok huzurlu bir aile yaşayabilir.

Demek ki görünenle gerçek her zaman aynı şey değildir.

Ve Rûm Suresi bizi tam burada daha derin düşünmeye çağırıyor.


9. GELECEK KAYGISI VE ALLAH’IN VAADİ

Şimdi bugünün insanını çok yoran bir meseleye gelelim.

Gelecek kaygısı.

Daha olmamış olaylardan korkuyoruz.

“Ya işimi kaybedersem?”

“Ya param yetmezse?”

“Ya çocuğum başarılı olamazsa?”

“Ya yaşlanınca yalnız kalırsam?”

“Ya hastalanırsam?”

Bakın, insanın tedbir alması doğaldır.

Hatta gereklidir.

Ama tedbir ile sürekli korku içinde yaşamak aynı şey değildir.

Biz bazen henüz yaşamadığımız bir olayın acısını bugünden çekiyoruz.

Bir ihtimal düşünüyoruz.

Sonra o ihtimalin gerçekleşeceğine inanır gibi oluyoruz.

Sonra o ihtimal üzerine başka ihtimaller kuruyoruz.

En sonunda zihnimizde öyle bir felaket senaryosu oluşturuyoruz ki ortada henüz hiçbir şey yaşanmamışken bütün huzurumuz kaçıyor.

Şimdi bunu bir iş insanı üzerinden düşünelim.

Bir ay satışlar düşmüş.

Hemen düşünüyor:

“Bu gidişle şirket batacak.”

Sonra:

“Şirket batarsa çalışanlar ne olacak?”

Ardından:

“Ben aileme nasıl bakacağım?”

Sonra:

“Ya evimi de kaybedersem?”

Bakın, satışlar yalnızca bir ay düşmüş.

Ama zihnimizde şirketi batırdık, evi sattık, her şeyi kaybettik!

İnsan bazen kendi düşüncelerinin içinde yaşıyor.

Gerçeğin içinde değil.

Şimdi Rûm Suresi’nin 6. ayetini hatırlayalım.

Allah’ın vaadi gerçektir.

Ama bu bizim işimizin mutlaka düzeleceği anlamına gelmiyor.

Peki bize ne kazandırıyor?

Şunu kazandırıyor:

Hayatın yalnızca bugünkü ekonomik durumumuzdan ibaret olmadığını hatırlatıyor.

Biz sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.

Çalışacağız.

Plan yapacağız.

Hatalarımızı düzelteceğiz.

Gerekiyorsa yardım isteyeceğiz.

Ama henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri kesin gerçek gibi kabul edip kendimizi tüketmeyeceğiz.

Çünkü iman, insanın bütün belirsizlikleri ortadan kaldırması değildir.

İman, belirsizliklerin bulunduğu bir dünyada Allah’a güvenerek sorumluluğunu yerine getirebilmesidir.

Burada çok önemli bir denge var.

Ne tembellik…

Ne de sürekli panik.

Ne “Allah’a güveniyorum” deyip hiçbir şey yapmamak…

Ne de bütün sonuçların yalnızca bizim elimizde olduğunu zannetmek.

Çalışacağız ama çalışırken Allah’ı unutmayacağız.

Tedbir alacağız ama korkuyu hayatımızın efendisi hâline getirmeyeceğiz.

Bizim görevimiz geleceği kontrol etmek değil, bugünümüzü doğru yaşamaktır.


10. İNSANIN EN BÜYÜK YANILGISI: HESABIN GECİKMESİNİ HESAPSIZLIK SANMAK

Şimdi yeniden 56. ayetin sahnesine dönelim.

Diriliş günü gelmiş.

Mücrimler konuşuyor.

Ve ilim ve iman verilenler onlara hakikati hatırlatıyor.

“İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

Bu sahne bize çok ciddi bir şey hatırlatıyor.

Dünya hayatında bir haksızlığın karşılığı hemen ortaya çıkmayabilir.

Bir insan başkasına zulmedebilir.

Yıllarca rahat yaşayabilir.

Bir başkasının hakkını yiyebilir.

Kimse fark etmeyebilir.

Hatta toplum onu başarılı biri olarak bile görebilir.

Ama görünüşte başarılı olmak, haklı olmak anlamına gelmez.

Bir insan düşünün.

Çalışanlarının maaşını eksik ödüyor.

İnsanları zor durumda bırakıyor.

Ama kendisine çok güzel bir araba alıyor.

Şimdi biz dışarıdan arabaya bakıyoruz.

“Adam ne kadar başarılı!”

diyoruz.

Peki başarının ölçüsü yalnızca para mı?

O paranın nasıl kazanıldığı önemli değil mi?

Bir insan başkalarının emeğini sömürerek zenginleşmişse, yalnızca mal varlığına bakarak onu örnek alabilir miyiz?

Elbette alamayız.

Aynı şekilde bir çalışan düşünün.

Sürekli işe geç geliyor.

Erken çıkıyor.

Yaptığı işi özensiz yapıyor.

Üretimde hata yapıyor.

Sonra da:

“Benim maaşımdan bir kuruş eksilmesin.”

diyor.

Peki senin yaptığın hatanın bedelini kim ödeyecek?

İşveren mi?

Müşteri mi?

Diğer çalışanlar mı?

Hakkımızı isterken sorumluluğumuzu da hatırlamamız gerekiyor.

Adalet yalnızca bizim lehimize olduğunda güzel bir şey değildir.

Adalet, aleyhimize olduğunda da adalettir.

Ve hesap günü düşüncesi işte burada insanın davranışını etkiler.

Çünkü insan şunu bilir:

Bir insanı kandırabilirim.

Bir sistemi yanıltabilirim.

Bir hatamı başkalarından saklayabilirim.

Ama Allah’ın ilminden saklayamam.

Bu düşünce insanı daha dikkatli, daha dürüst, daha sorumlu hâle getirmelidir.

Yalnız kaldığımızda da doğru davranabilmek…

İşte gerçek ahlaki sınavlardan biri budur.

Çünkü insanların önünde doğru görünmek bazen kolaydır.

Zor olan, kimsenin görmediği yerde de doğruyu tercih etmektir.


11. 6. AYETTEKİ FIRSAT, 56. AYETTEKİ PİŞMANLIK

Şimdi iki ayeti yeniden yan yana getirelim.

  1. ayette Allah’ın vaadi bildiriliyor.

İnsan henüz dünyada.

Düşünme fırsatı var.

Yanlışını düzeltme fırsatı var.

Hayatını değiştirme fırsatı var.

  1. ayette ise diriliş günü gelmiş.

Gerçek artık gözlerinin önünde.

Ama dünya hayatındaki tercihlerini değiştirme fırsatı geride kalmış.

İşte bu iki sahnenin arasında çok önemli bir fark var.

Birinde uyarı var, diğerinde uyarının gerçekleştiği gün var.

Ve biz bugün birinci sahnedeyiz.

Henüz hayattayız.

Henüz nefes alıyoruz.

Henüz bir şeyleri düzeltebiliriz.

Bu çok büyük bir nimet.

Bazen insan geçmişini düşünüyor.

“Keşke o sözü söylemeseydim.”

“Keşke annemi kırmasaydım.”

“Keşke babamla daha fazla vakit geçirseydim.”

“Keşke çocuğuma daha fazla ilgi gösterseydim.”

“Keşke o haksızlığı yapmasaydım.”

Keşkeler…

Hepimizin hayatında var.

Ama biz hâlâ hayattaysak, bazı keşkelerimizi yeni davranışlara dönüştürebiliriz.

Kırdığımız insan yaşıyorsa gönlünü alabiliriz.

Hakkına girdiğimiz insanın hakkını verebiliriz.

Yanlış yaptığımız bir işi düzeltebiliriz.

Çocuğumuza zaman ayırabiliriz.

Eşimizle konuşabiliriz.

Anne babamızı arayabiliriz.

Belki uzun zamandır konuşmadığımız kardeşimizle barışabiliriz.

Bazen ilk adımı atmak zor geliyor.

Neden?

Gurur.

“Ben niye arayayım?”

“O arasın.”

“Ben niye özür dileyeyim?”

“O da hata yaptı.”

Peki bu inat bize ne kazandırıyor?

İki insan birbirini seviyor.

Ama ikisi de gururundan dolayı konuşmuyor.

Günler geçiyor.

Aylar geçiyor.

Yıllar geçiyor.

Sonra bir gün ölüm haberi geliyor.

Ve insanın bütün gururu bir anda anlamını kaybediyor.

Keşke bir kere daha konuşabilseydim…

Keşke o telefonu açsaydım…

Keşke sarılabilseydim…

İşte insanın en ağır pişmanlıklarından bazıları böyle oluşuyor.

Bir hakikati çok geç anladığımızda…

Artık onu değiştirme imkânımız kalmadığında…

O yüzden bugün bizim için kıymetli.

Çünkü bugün hâlâ bir kapı açık.

Hâlâ bir imkân var.

Hâlâ doğruyu tercih edebiliriz.


12. BİLMEK İÇİN HER ŞEYİ GÖZÜMÜZLE GÖRMEMİZ Mİ GEREKİYOR?

Şimdi burada çok önemli bir soruyla karşılaşıyoruz.

Biz bir şeyin doğru olduğuna inanmak için mutlaka sonucunu gözümüzle mi görmeliyiz?

Mesela bir çiftçi düşünün.

Toprağa tohum ekiyor.

Tohumu ektiği gün mahsulü görmüyor.

Ama toprağı hazırlıyor.

Suluyor.

Bakımını yapıyor.

Çünkü ekilen tohumun uygun şartlarda gelişebileceğini biliyor.

Bir öğretmen düşünün.

Öğrencisine aylarca emek veriyor.

Bazen yıllarca.

O öğrencinin ileride nasıl bir insan olacağını bugün bilmiyor.

Ama eğitim vermeye devam ediyor.

Bir anne düşünün.

Küçük çocuğuna yürümeyi öğretiyor.

Çocuk düşüyor.

Tekrar kaldırıyor.

Yine düşüyor.

Yine kaldırıyor.

Çünkü çocuğun zamanla yürümeyi öğrenebileceğini biliyor.

Hayatımızın pek çok alanında henüz görmediğimiz sonuçlar için çalışıyoruz.

Peki Allah’ın bildirdiği ahiret gerçeğine gelince neden bazen:

“Önce göreyim.”

diyoruz?

Elbette her konuda delil aramak, düşünmek, sorgulamak kıymetlidir.

Kur’an da insanı düşünmeye çağırır.

Ama burada şunu fark edelim:

Biz günlük hayatta bile yalnızca gözümüzün önünde bulunan şeylerle yaşamıyoruz.

Geçmişten öğreniyoruz.

Geleceğe hazırlanıyoruz.

Verilen sözleri değerlendiriyoruz.

Akıl yürütüyoruz.

Ve bunlara göre tercihler yapıyoruz.

Rûm Suresi’nin 56. ayetindeki insanlar ise artık diriliş gerçeğiyle yüzleşmiş durumda.

Orada mesele artık bu gerçeğin olup olmayacağını tartışmak değil.

O gün gelmiş.

O yüzden bugün, henüz o sahneye ulaşmadan düşünmek çok daha kıymetli.

Çünkü iman, yalnızca gerçekleşmiş bir sonuca bakmak değil, Allah’ın bildirdiği hakikati ciddiye alarak bugünden yaşamaktır.


13. HAYATIMIZDAKİ HER ŞEY BİZE BİR ŞEY ANLATIYOR

Şimdi başka bir açıdan bakalım.

Allah bize akıl vermiş.

Düşünme yeteneği vermiş.

Olayları karşılaştırabiliyoruz.

Geçmişi hatırlayabiliyoruz.

Geleceği tasarlayabiliyoruz.

Hatalarımızdan ders çıkarabiliyoruz.

Peki bu yetenekleri ne için kullanıyoruz?

Sadece daha fazla para kazanmak için mi?

Sadece daha iyi bir araba almak için mi?

Sadece daha güzel bir evde oturmak için mi?

Elbette bunlar hayatımızın bir parçası olabilir.

Ama insanın aklı yalnızca bunlarla sınırlı kalmamalı.

Bir çiçeğe bakarken onun nasıl yetiştiğini de düşünebiliriz.

Bir bebeğin dünyaya gelişini düşünürken hayatın ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark edebiliriz.

Bir ağacın kışın yapraklarını döküp baharda yeniden yeşermesini gördüğümüzde diriliş üzerine düşünebiliriz.

Rûm Suresi’nde zaten Allah’ın yaratma, yaşatma, öldürme ve yeniden diriltme kudretine dikkat çekilen ayetler bulunuyor.

Demek ki etrafımızdaki olaylar bize yalnızca dünyayı anlatmıyor.

Daha derin hakikatler üzerinde düşünmemize de vesile oluyor.

Mesela yağmur yağıyor.

Biz ne diyoruz?

“Yine yağmur başladı.”

Trafik sıkışacak.

Ayakkabılar ıslanacak.

Ama başka bir açıdan da bakabiliriz.

Bu su nereden geliyor?

Toprak nasıl canlanıyor?

Bitkiler nasıl yetişiyor?

Bizim içtiğimiz su nasıl hayatımızı sürdürüyor?

Bir bardak suyu bile kendimiz yaratamıyoruz.

Ama bazen bütün hayatın sahibiymişiz gibi davranıyoruz.

İşte anlamak böyle bir şey.

Bir eşyanın yalnızca ne işe yaradığını bilmek değil, onun varlığının bize ne hatırlattığını da düşünmek.

Bir şeyi Allah ile ilişkilendirdiğimizde onun kıymetini daha derinden fark edebiliyoruz.

Ve bu farkındalık bizi şükre götürüyor.

Şükür de yalnızca dilimizle “Elhamdülillah” demek değildir.

Nimetin kıymetini bilerek onu doğru kullanmaya çalışmaktır.

Sağlık verilmişse sağlığımızı korumak için gayret etmek…

Zaman verilmişse zamanı faydalı işlerde kullanmak…

Mal verilmişse başkalarının hakkını gözetmek…

İlim verilmişse o ilimle insanlara faydalı olmak…

İşte şükrün hayatımızdaki karşılıklarından bazıları bunlardır.


14. İNSAN EN ÇOK NE ZAMAN KAYBEDİYOR?

Bence insan yalnızca parasını kaybettiğinde kaybetmiyor.

Bazen çok parası varken de kaybediyor.

Bazen makam sahibi olduğu hâlde kaybediyor.

Bazen herkes ona saygı gösterdiği hâlde kaybediyor.

Peki ne zaman?

Hakikati kaybettiğinde.

Doğruyla yanlış arasındaki farkı kendi çıkarına göre değiştirmeye başladığında.

Haksızlığı normal görmeye başladığında.

Kendi hatasını hiç kabul etmediğinde.

Şimdi bir işveren düşünün.

Şirketi büyüyor.

Yeni şubeler açıyor.

Çok para kazanıyor.

Ama çalışanlarını küçümsüyor.

Müşterilerini aldatıyor.

Ailesine zaman ayırmıyor.

Kendisi dışında herkesi değersiz görüyor.

Dışarıdan bakınca büyüyor.

Ama insan olarak küçülüyor olabilir.

Bir başka insan düşünün.

Maddi imkânları çok sınırlı.

Ama sözünde duruyor.

İşini düzgün yapıyor.

Kimsenin hakkını yememeye çalışıyor.

Ailesine sevgi gösteriyor.

Hatalı olduğunda özür diliyor.

Belki maddi imkânları çok değil.

Ama ahlaki bakımdan çok kıymetli bir hayat yaşıyor.

İşte biz bazen insanları yanlış ölçülerle değerlendiriyoruz.

Arabaya bakıyoruz.

Eve bakıyoruz.

Maaşa bakıyoruz.

Unvana bakıyoruz.

Ama karaktere yeterince bakmıyoruz.

Bir insanın kaç kişiye faydası dokunmuş?

Kaç insan onun yanında kendisini güvende hissetmiş?

Kaç kişinin hakkını korumuş?

Zor zamanında nasıl davranmış?

Kendi menfaati ile hakikat karşı karşıya geldiğinde hangisini seçmiş?

Bunları yeterince önemsemiyoruz.

Hâlbuki Allah’ın vaadini ciddiye alan insan, yalnızca dünyadaki görüntüsüne yatırım yapmaz.

Karakterine de yatırım yapar.

Çünkü bir gün dünyada sahip olduğumuz şeyleri bırakacağız.

Ama yaptığımız işlerin sorumluluğu bizimle ilgili olmaya devam edecek.

Ve o gün mesele yalnızca ne kadar kazandığımız olmayacak.

Nasıl kazandığımız da önemli olacak.

Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız da önemli olacak.


15. BİR GÜN HER ŞEYİN ANLAMINI DAHA İYİ GÖRECEĞİZ

Şimdi 56. ayetin o sahnesini tekrar gözümüzün önüne getirelim.

Diriliş günü.

Dünya hayatı geride kalmış.

İnsanlar gerçekle karşı karşıya.

Mücrimler zaman hakkında yanlış bir değerlendirme yapıyor.

Ve kendilerine ilim ve iman verilmiş olanlar onlara cevap veriyor.

“İşte bu diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

Düşünün…

Dünyadayken ne kadar önemli gördüğümüz şeyler vardı.

Bir telefonun yeni modeli çıkınca heyecanlanıyorduk.

Birisi bizden daha güzel araba alınca üzülüyorduk.

Birisi sosyal medyada bizden daha fazla beğeni alınca rahatsız oluyorduk.

Birisi bizi övünce mutlu oluyorduk.

Eleştirince moralimiz bozuluyordu.

Bazen küçücük meseleleri büyütüyorduk.

Bazen gerçekten büyük meseleleri ise önemsemiyorduk.

Bir insanın kalbini kırmak bize çok küçük gelebiliyordu.

Ama birisi bizim gururumuza dokunduğunda günlerce onu düşünüyorduk.

Birine yardım etmek için on dakika ayırmak zor geliyordu.

Ama sosyal medyada saatler geçirebiliyorduk.

Şimdi bir gün bütün bunlara hayatımızın sonundan baktığımızı düşünelim.

Acaba bugün bu kadar büyüttüğümüz meselelerin kaç tanesi gerçekten önemli kalacak?

Peki bugün ihmal ettiğimiz hangi şeyler çok önemli hâle gelecek?

Belki verdiğimiz bir sadaka.

Belki bir insanın gönlünü almamız.

Belki hakkımız olduğu hâlde affetmemiz.

Belki kimsenin görmediği bir iyilik.

Belki zor bir zamanda doğruyu tercih etmemiz.

İşte o zaman hayatımızın değer ölçülerini yeniden düşünmemiz gerektiğini anlıyoruz.

Çünkü dünyanın çok önemli gösterdiği her şey gerçekten çok önemli değildir.

Ve dünyanın küçük gördüğü her şey de gerçekten küçük değildir.


16. BİZ HÂLÂ BİR ŞEYLERİ DEĞİŞTİREBİLİRİZ

Şimdi burada konuşmamızın yönünü değiştirelim.

Çünkü bu ayetlerden yalnızca korku çıkarmayalım.

Umut da çıkaralım.

Bakın, sabah uyandık.

Bir gün daha verilmiş.

Nefes alıyoruz.

Düşünebiliyoruz.

Konuşabiliyoruz.

Öğrenebiliyoruz.

Yanlışlarımızı fark edebiliyoruz.

Bu ne kadar büyük bir nimet!

Belki dün bir hata yaptık.

Bugün düzeltebiliriz.

Belki dün birini kırdık.

Bugün gönlünü alabiliriz.

Belki dün çok gereksiz yere öfkelendik.

Bugün daha sabırlı olabiliriz.

Belki dün vaktimizi boşa geçirdik.

Bugün daha anlamlı işler yapabiliriz.

İnsan bazen değişmek için çok büyük olaylar bekliyor.

“Bir gün hayatımı düzelteceğim.”

“Bir gün daha iyi bir insan olacağım.”

“Bir gün Kur’an’ı daha iyi anlamaya çalışacağım.”

“Bir gün aileme daha fazla zaman ayıracağım.”

Peki o bir gün ne zaman?

Neden bugün değil?

Neden şimdi değil?

Hayatımızı değiştirmek için mutlaka büyük bir felaket yaşamamız mı gerekiyor?

Sağlığımızın kıymetini anlamak için hastalanmamız mı gerekiyor?

Anne babamızın kıymetini anlamak için onları kaybetmemiz mi gerekiyor?

Eşimizin kıymetini anlamak için ayrılmamız mı gerekiyor?

Çocuğumuzun çocukluğunu fark etmek için büyümesini mi bekleyeceğiz?

Allah’ın verdiği hayatın değerini anlamak için ölümle karşılaşmamız mı gerekiyor?

Hayır.

Akıl işte bunun için var.

Düşünmek bunun için var.

Kur’an’ın uyarıları bunun için var.

Gerçeği anlayabilmek için mutlaka bedelini ödememiz gerekmiyor. Bazen başkalarının yaşadıklarından, bazen bir ayetten, bazen kendi küçük hatalarımızdan ders alabiliriz.

Akıllı insan yalnızca başına gelenlerden öğrenen insan değildir.

Henüz başına gelmeden de düşünebilen insandır.


17. BİZ BUGÜN HANGİ AYETİN İÇİNDE YAŞIYORUZ?

Şimdi konuşmamızın başındaki iki ayete son kez dönelim.

  1. ayet:

“Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

  1. ayet:

“İşte bu, diriliş günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz.”

Bakın, çok ilginç.

Birinci ayette bir haber var.

İkinci ayette o haberin gerçekleştiği gün var.

Birinci ayette dünyadaki insanlara bir uyarı var.

İkinci ayette ahiret sahnesinden bir cevap var.

Birinde henüz düşünülebilir.

Diğerinde artık hakikat ortaya çıkmış.

Ve biz bugün bu iki sahnenin arasında yaşıyoruz.

Biz henüz 56. ayette anlatılan diriliş gününde değiliz.

Biz bugün 6. ayetin uyarısını duyabilecek durumdayız.

Bu yüzden bugünün kıymetini bilelim.

Çünkü bugün bizim için yalnızca takvimde bir tarih değil.

Bugün, Allah’ın bize verdiği bir imkân.

Belki daha iyi bir insan olmak için.

Belki bir haksızlığı düzeltmek için.

Belki sevdiklerimizin kıymetini anlamak için.

Belki Allah’ın verdiği nimetleri yeniden fark etmek için.

Belki de yıllardır bildiğimiz ama bir türlü hayatımıza sokamadığımız bir hakikati nihayet yaşamaya başlamak için.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım:

“Ben bugün hangi doğruyu bildiğim hâlde yaşamıyorum?”

Büyük şeylerden başlamamıza gerek yok.

Belki sabah ilk iş olarak telefonumuza bakmadan önce bir dakika düşünmek.

Belki eşimize bugün güzel bir söz söylemek.

Belki çocuğumuzu gerçekten dinlemek.

Belki işimizi biraz daha özenli yapmak.

Belki bir insanın hakkını iade etmek.

Belki uzun zamandır kırgın olduğumuz birisine ilk adımı atmak.

Bir tek şey seçelim.

Ama gerçekten yapalım.

Çünkü bazen insanın hayatı, çok büyük bir bilgiyi öğrenmesiyle değil, bildiği küçük bir doğruyu nihayet uygulamasıyla değişmeye başlar.


KAPANIŞ: BİLDİĞİMİZİ YAŞAYALIM

Şimdi sabahın bu saatinde hep birlikte şunu düşünelim.

Bugün uyandık.

Bir gün daha yaşıyoruz.

Güneş yeniden doğdu.

Kalbimiz atıyor.

Nefes alıyoruz.

Bize bir gün daha verilmiş.

Belki dün yaptığımız her şeyden memnun değiliz.

Belki hatalarımız var.

Belki pişmanlıklarımız var.

Belki korkularımız var.

Belki geleceğe dair kaygılarımız var.

Ama bugün hâlâ bir fırsatımız var.

Ve Allah’ın vaadi değişmedi.

Bizim şartlarımız değişti.

Yaşımız değişti.

Sağlığımız değişti.

Ekonomik durumumuz değişti.

Çevremizdeki insanlar değişti.

Ama Allah’ın vaadi değişmedi.

O yüzden hayatımızın merkezine geçici olanı değil, kalıcı olanı yerleştirelim.

Parayı kullanalım ama paranın kulu olmayalım.

Eşyayı sevelim ama eşyaya insanlardan daha fazla değer vermeyelim.

Çalışalım ama çalışırken neden yaşadığımızı unutmayalım.

Bilgi öğrenelim ama öğrendiklerimizi yalnızca zihnimizde tutmayalım.

İman ettiğimizi söyleyelim ama imanımızın davranışlarımıza da yansıması için çaba gösterelim.

Çünkü bir gün hepimiz bu dünyadaki hayatımıza dönüp bakacağız.

Ve o gün belki de en büyük mesele şu olacak:

“Ben bu hayatı gerçekten anlayarak mı yaşadım?”

Allah’ın verdiği zamanı fark ettim mi?

Bana verilen nimetleri fark ettim mi?

Sevdiklerimin kıymetini bildim mi?

Bir başkasının hakkını korudum mu?

Bildiklerimin gereğini yerine getirmek için çabaladım mı?

Yoksa her şeyi sürekli erteledim mi?

İşte Rûm Suresi’nin 6. ve 56. ayetleri benim zihnimde böyle birleşiyor.

6. ayette Allah bize vaadini hatırlatıyor.

56. ayette ise o vaadin gerçekleştiği günün sahnesini gösteriyor.

Ve bize bugünümüzü yeniden düşünme fırsatı veriyor.

Unutmayalım…

Bir şeyi bilmek çok kıymetlidir.

Ama bildiğimiz hakikatin hayatımızda karşılık bulması daha da kıymetlidir.

Allah’ın vaadine yalnızca dilimizle değil, davranışlarımızla da güvenelim.

Çünkü dünyadayken söylediğimiz:

“Biliyorum.”

sözü ile ahirette duyabileceğimiz:

“Fakat siz bilmiyordunuz.”

uyarısı arasında bir ömür var.

Ve o ömür, şu anda yaşadığımız hayatın ta kendisi.

O gün “Bilmiyorduk” diye pişman olmamak için, bugün bildiğimiz hakikati yaşayalım.

İşte bütün mesele bu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir