İnsan Muhtaçtır, Peki Biz Kimin İhtiyacını Gideriyoruz?

Bir düşünün…

İnsanın bu dünyada her şeyi olabilir.

Parası olabilir, evi olabilir, arabası olabilir, fabrikası olabilir.

Ama bir bardak suya muhtaç olmaktan kurtulabilir mi?

Kurtulamaz.

Nefes almadan yaşayabilir mi?

Yaşayamaz.

İşte biz İhlâs Suresi’nde bu gerçeği öğreniyoruz.

Kul hüvallâhu ehad. Allâhussamed.

Allah tektir. Eşsizdir.

Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.

Ama biz muhtacız.

Neye muhtacız?

Her şeye!

Yemeye muhtacız, içmeye muhtacız, sağlığa muhtacız. Birbirimize bile muhtacız.

Şimdi burada çok güzel bir şey var.

Biz bu ihtiyaçları kendimiz yaratmadık. Ama bu ihtiyaçları karşılayabileceğimiz bir dünyanın içerisinde yaşıyoruz.

Toprak var, su var, güneş var, hayvanlar var, bitkiler var.

Düşünün, insan ekmek yemek zorunda ama buğdayın yaratılışını kendisi belirlemedi.

Su içmek zorunda ama suyu yaratmadı.

Nefes almak zorunda ama havayı yaratmadı.

Demek ki bizim hayatımız, Allah’ın yarattığı bütün bu nimetlerle devam ediyor.

Peki, şimdi soruyorum.

Bütün bu nimetlerin sahibi Allah ise, biz bunlarla ne yapıyoruz?

İşte bugün biraz bunun üzerinde düşünelim.

Şimdi iki tane çocuk düşünün.

Bir tanesi Türkiye’de bolluk içerisinde yaşayan bir ailenin çocuğu olsun.

Sabah kalkıyor.

Annesi kahvaltı hazırlamış.

Peynir var, yumurta var, zeytin var, bal var, süt var.

Çocuk sofraya oturuyor ama yemekleri beğenmiyor.

“Anne, ben bunu yemeyeceğim. Başka bir şey yok mu?” diyor.

Bir de Afrika’nın yoksullukla mücadele eden bir bölgesinde yaşayan başka bir çocuk düşünün.

O çocuk için belki de en büyük sevinç, o sabah yiyecek bir şey bulabilmek.

Temiz bir bardak su içebilmek.

Şimdi iki çocuk da insan değil mi?

İkisinin de karnı acıkıyor.

İkisi de susuyor.

İkisinin de yemeğe, içmeye, sevgiye, güvenliğe ihtiyacı var.

Peki fark ne?

Birinin ihtiyaçlarını karşılayacak imkânları var. Diğerinin yok veya çok sınırlı.

Ama ikisi de muhtaç.

Burada önemli bir şeyi anlayacağız.

Muhtaçlık fakirlik demek değildir. Muhtaçlık insanın yaratılışının bir parçasıdır.

Biz zengin olduğumuzda muhtaçlıktan kurtulmuyoruz.

Sadece ihtiyaçlarımızın bir kısmını daha kolay karşılayabiliyoruz.

Peki bizi Allah’ın diğer kullarından ayıran şey ne?

Elimizdeki para mı?

Evimiz mi?

Arabamız mı?

Hayır.

Bütün bunlar bize verilmiş imkânlar.

Ve işte tam burada sâlih amel konusu başlıyor.

Bakın, Kur’an’da çok sık karşılaştığımız bir ifade var.

Âmenû ve amilû’s-sâlihât.

İman edenler ve sâlih ameller işleyenler.

Şimdi biz sâlih amel deyince ne anlıyoruz?

İyi işler yapmak.

Doğru.

Ama biraz daha düşünelim.

Sâlih kelimesiyle ıslah etmek aynı kökten geliyor.

Islah ne demek?

Bozulmuş bir şeyi düzeltmek.

Yanlış giden bir durumu doğru hale getirmek.

İnsanların arasındaki sorunları gidermek.

Şimdi bir düşünün.

Bir köyde insanlar temiz suya ulaşamıyor.

Siz gittiniz, imkânlarınızı kullandınız, oraya bir su kuyusu açılmasına yardımcı oldunuz.

Ne yaptınız?

Bir ihtiyacı giderdiniz.

Bir insanın hayatındaki büyük bir eksikliği gidermeye vesile oldunuz.

Bu sâlih amele güzel bir örnek değil mi?

Elbette.

Bir çocuk düşünün.

Okula gitmek istiyor ama ailesinin imkânı yok.

Siz onun eğitim masraflarına yardımcı oldunuz.

Bir ihtiyacı giderdiniz.

Bir yaşlı düşünün.

Tek başına yaşıyor. Alışverişe çıkamıyor.

Siz onun ihtiyaçlarını alıp evine götürdünüz.

Bir ihtiyacı giderdiniz.

Bir işsiz düşünün.

Çalışmak istiyor, ailesini geçindirmek istiyor.

Siz ona dürüstçe çalışabileceği bir iş imkânı sağladınız.

Ne yaptınız?

Bir ihtiyacını gidermeye vesile oldunuz.

İşte sâlih amel böyle hayatın içerisinde.

Tabii ki sadece başkalarının ihtiyacını gidermekten ibaret değil.

Dürüst olmak da sâlih ameldir. Adaletli olmak da. Haksızlığı düzeltmek de. Allah’ın emirlerine uygun yaşamak da.

Ama bugün özellikle ihtiyaç gidermek üzerinde duruyorum.

Çünkü biz Allah’a muhtaç olduğumuzu söylerken, kendimize muhtaç olan insanlara karşı nasıl davranıyoruz?

İşte önemli meselelerden bir tanesi bu.

Şimdi Kur’an’da Secde Suresi’nin 12. ayetine bakalım.

Öyle bir sahne anlatılıyor ki insanın gerçekten düşünmesi gerekiyor.

Suçlular Rablerinin huzurundalar.

Başları öne eğilmiş.

Ve diyorlar ki:

“Rabbimiz, gördük ve işittik. Bizi geri gönder de sâlih amel işleyelim. Artık kesin olarak inandık.”

Bir düşünün.

Dünya hayatı bitmiş.

Gerçekle yüzleşmişler.

Ve dünyaya dönmek istiyorlar.

Peki neden?

Biraz daha para kazanmak için mi?

Hayır.

Daha büyük bir ev almak için mi?

Hayır.

Yeni bir araba, yeni bir iş yeri, yeni bir makam sahibi olmak için mi?

Hayır.

Sâlih amel işlemek için dönmek istiyorlar.

Bakın, bu çok önemli.

Dünyadayken insanın isteği bitmiyor.

Bir evi oluyor, ikincisini istiyor.

Bir arabası oluyor, daha güzelini istiyor.

Bir iş yeri açıyor, ikincisini istiyor.

Bir milyon kazanıyor, on milyon istiyor.

Bunların hepsi yanlış mı? Hayır, insan çalışabilir, üretebilir, kazanabilir.

Ama bir şeyi unutursa problem başlıyor.

Bütün ömrünü sadece kendisi için yaşamaya başlarsa…

Kendi ihtiyaçlarını giderirken başka insanların ihtiyaçlarını görmezden gelirse…

İşte o zaman hayatındaki çok önemli bir sorumluluğu ihmal etmiş olabilir.

Şimdi Secde Suresi’nde devam edelim.

  1. ayette suçlular geri dönüp sâlih amel işlemek istiyor.

Biraz ilerliyoruz.

  1. ayete geliyoruz.

Allah burada iman eden insanlardan bahsederken ne söylüyor?

Kendilerine rızık olarak verilenlerden infak ettiklerini anlatıyor.

Bakın, ne güzel bir bağlantı var!

Bir tarafta sâlih amel işlemek için geri dönmek isteyen insanlar.

Diğer tarafta henüz dünyadayken kendilerine verilen rızıktan başkaları için harcayan insanlar.

Ve 19. ayette Allah ne diyor?

İman edip sâlih amel işleyenlerin cennetle mükâfatlandırılacağını bildiriyor.

İşte biz bu ayetleri birbirinden koparmadan okuduğumuzda çok güzel bir mesaj görüyoruz.

İman edeceğiz.

Allah’ın bize verdiklerinin kıymetini bileceğiz.

Ve bu nimetleri Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmaya çalışacağız.

Peki, infak ne demek?

Allah rızası için harcamak, başkalarının ihtiyaçları için imkânlarımızı kullanmak.

Bunun içinde zekât var, sadaka var, ailemizin ihtiyaçlarını karşılamak var, başka insanların yararına harcamak var.

Mesela zekâtı düşünelim.

Malımızın belirli şartlarla vermemiz gereken kısmını ihtiyaç sahiplerine ayırıyoruz.

Niye?

Çünkü malın üzerinde sadece bizim menfaatimiz yok.

Başka insanların da hakkı var.

Kur’an’da Zâriyât Suresi’nin 19. ayetinde mallarında isteyen ve mahrum olanlar için bir hak bulunduğu anlatılıyor.

İşte bu çok önemli.

Ben bir iş adamı olabilirim.

Çalışmış olabilirim, emek vermiş olabilirim, büyük kazançlar elde etmiş olabilirim.

Ama elde ettiğim kazancın bütün nimetlerini yalnızca kendime ait görmem doğru mu?

Bu kazanç için kullandığım aklı kim verdi?

Sağlığımı kim verdi?

İçerisinde ticaret yaptığım dünyayı kim yarattı?

Üretimde kullandığım maddeleri kim yarattı?

Ben çalıştım, doğru.

Ama çalışabilmemi sağlayan imkânları ben yaratmadım.

O halde bana verilenlerden ihtiyaç sahiplerine de ayırmam gerekiyor.

İşte insan Allah’ın Samed olduğunu anladığında kendi konumunu da anlamaya başlıyor.

Ben her şeye muhtacım.

Ama benim elimde başkalarının ihtiyacını giderebilecek imkânlar da var.

Peki bunları ne yapacağım?

Sadece biriktirecek miyim?

Sadece daha fazlasını mı isteyeceğim?

Yoksa paylaşacak mıyım?

Bir de burada sadakayı düşünelim.

Bazen bir insanın zekât verme yükümlülüğü bulunmayabilir.

Ama küçük bir iyilik yapabilecek imkânı vardır.

Birine yemek verebilir.

Bir öğrencinin kitabını alabilir.

Bir hastaya yardım edebilir.

Bir komşusunun ihtiyacını giderebilir.

Hatta bazen para harcamadan da bir insanın hayatındaki sorunu çözmeye yardımcı olabilir.

Demek ki hepimizin yapabileceği bir şeyler var.

Şimdi burada başka bir ayrıntı daha var.

Sâlih amel sadece para vermek değildir.

Bir işveren düşünün.

Yanında on kişi çalışıyor.

Onların maaşlarını zamanında ödüyor, haklarını koruyor, güvenli bir çalışma ortamı oluşturuyor.

Bu da insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik doğru bir davranış değil mi?

Elbette.

Ama aynı işveren çalışanlarının hakkını yemesine rağmen gidip başka yerde gösterişli bir yardım yapıyorsa ne olacak?

İşte burada bir çelişki var.

Bir taraftan iyilik yapıyor gibi görünüyor, diğer taraftan birilerine haksızlık yapıyor.

O halde sâlih amel dediğimiz mesele sadece elindeki parayı vermek değil.

Önce doğru, dürüst ve adaletli bir insan olmak.

Sonra da imkânlarımızla insanların hayatını güzelleştirmek.

Bakın, Mâûn Suresi’ni hatırlayalım.

Allah orada yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen insanlardan bahsediyor.

Ardından ibadetinde gösteriş yapan ve küçük yardımları bile engelleyen insanları eleştiriyor.

Bunu niye anlatıyor?

Çünkü insanın Allah’a olan inancıyla insanlara karşı davranışları birbirinden kopuk olmamalı.

Şimdi bir insan düşünün.

Kur’an okuyor.

Allah’a inandığını söylüyor.

İhlâs Suresi’ni ezberlemiş.

“Allâhussamed” diyor.

Ama yan komşusunun aç olduğunu biliyor, hiç ilgilenmiyor.

Ne düşünmemiz gerekiyor?

Bu insanın okuduğu ayetle yaşadığı hayat arasında bir kopukluk yok mu?

Allah’a muhtaç olduğunu söylüyor ama başka bir muhtacın halini önemsemiyor.

Halbuki Kur’an bize bunun tersini öğretiyor.

Bakın, İnsân Suresi’nin 8 ve 9. ayetlerinde ne güzel bir örnek var.

Yoksula, yetime ve esire yemek veren insanlardan bahsediliyor.

Ve bu insanların niyeti anlatılıyor.

Onlar bu iyiliği Allah rızası için yapıyorlar. Karşılık ve teşekkür beklemiyorlar.

İşte burada çok önemli bir şey var.

İyiliği neden yaptığımız, yaptığımız iyilik kadar önemlidir.

Birine yardım ettik.

Sonra herkes bilsin istiyoruz.

Fotoğraflar çekiyoruz.

Bize teşekkür etsinler istiyoruz.

Olmadı, bir gün sonra hatırlatıyoruz:

“Ben sana yardım etmemiş miydim?”

E peki, biz niçin yardım ettik?

Allah rızası için mi?

Yoksa karşılığında insanlardan bir şey almak için mi?

İşte kendi niyetimizi de sorgulayacağız.

Elbette yapılan bir yardımın duyurulması bazen başkalarını iyiliğe teşvik etmek için faydalı olabilir.

Ama niyetimiz insanları özendirmek mi, yoksa kendimizi göstermek mi?

Bunu da düşünmemiz gerekiyor.

Şimdi tekrar Afrika’daki çocuğa dönelim.

O çocuk temiz suya ulaşamıyor olabilir.

Biz Türkiye’de evimizde musluğu açıyoruz, su akıyor.

Ama bazen suyu gereksiz yere harcıyoruz.

Yemek yapıyoruz, fazla geliyor, çöpe atıyoruz.

Kıyafet alıyoruz, bir iki defa giyiyoruz, sonra dolaba kaldırıyoruz.

Öte tarafta insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını görüyoruz.

Peki ne yapacağız?

Sadece üzülmek yeterli mi?

Üzülmek insani bir duygu.

Ama imkânımız varsa bunun davranışa dönüşmesi gerekiyor.

Diyelim ki bir bölgede temiz su yok.

Sadece su göndermek kısa süreli bir yardım olabilir.

Ama orada insanların sürekli temiz suya ulaşabileceği bir sistem kurulmasına katkıda bulunursak daha kalıcı bir ihtiyacı gidermiş oluruz.

Bir aileye bir defalık yiyecek vermek güzel.

Ama o ailenin üretim yapmasını, çalışmasını, geçimini sağlayabilmesini desteklemek de çok güzel.

Çünkü bazen en büyük yardım, insanın sürekli yardıma muhtaç kalmasının önüne geçebilecek imkânları sağlamaktır.

Tabii her insanın şartı farklı. Hastalar, yaşlılar, engelliler ve çalışamayan insanlar da var. Onlara düzenli destek gerekebilir.

Ama elimizden geldiği kadar insanların ihtiyaçlarını doğru anlamamız gerekiyor.

İşte Beled Suresi’nde çok güzel bir anlatım var.

Allah insana sarp bir yokuştan bahsediyor.

Peki o zor yokuşu aşmak nasıl anlatılıyor?

Esaretten kurtarmak.

Açlık gününde bir yetimi veya yoksulu doyurmak.

Ardından iman, sabır ve merhamet.

Bakın, ne kadar hayatın içinden örnekler!

Aç bir insan var.

Onu doyuruyorsun.

Zorda kalmış bir insan var.

Ona yardım ediyorsun.

Bir insanın özgürlüğünü kazanmasına katkıda bulunuyorsun.

İşte iyilik bazen çok somut.

Ve şunu da unutmayalım.

Afrika’daki yoksulluk kadar Türkiye’deki yoksulluk da bizim sorumluluğumuzun konusu.

Belki aynı sokakta bir yaşlı yaşıyor.

Belki bir öğrenci okul ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

Belki bir akrabamızın borcu var.

Belki bir komşumuz çocuğuna yeterli yiyecek alamıyor.

Yani iyilik yapmak için dünyanın öbür tarafına gitmek gerekmiyor.

Etrafımıza biraz dikkatlice bakmamız bile yeterli olabilir.

Şimdi tekrar ahiret sahnesine dönelim.

Secde Suresi’nde suçlular geri dönüp sâlih amel işlemek istiyordu.

Fâtır Suresi’nin 37. ayetinde ise cehennemdeki insanların feryadı anlatılıyor.

Diyorlar ki:

“Rabbimiz, bizi buradan çıkar da daha önce yaptıklarımızdan farklı olarak iyi işler yapalım.”

Peki kendilerine nasıl cevap veriliyor?

Onlara düşünebilecekleri kadar bir ömür verildiği ve uyarıcı geldiği hatırlatılıyor.

İşte insanı düşündüren mesele bu.

Biz şu anda hayattayız.

Nefes alıyoruz.

Düşünebiliyoruz.

Çalışabiliyoruz.

İyilik yapabiliyoruz.

Ama bunu erteleyebiliyoruz.

Diyoruz ki:

“Biraz daha para kazanayım, sonra yardım edeceğim.”

“Şu borçlar bitsin, sonra ilgileneceğim.”

“Şu işlerim düzelsin, sonra zaman ayıracağım.”

Tabii ki önce kendi sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekiyor. Ailemizin geçimini sağlayacağız, borçlarımızı ödeyeceğiz, çalışacağız.

Ama bütün şartların kusursuz olmasını beklersek iyilik yapmaya ne zaman başlayacağız?

Çünkü insanın isteği bitmiyor.

Bir problem bitiyor, yenisi başlıyor.

Bir ihtiyaç gideriliyor, başka bir ihtiyaç ortaya çıkıyor.

İşte biz burada hayatımızı sadece kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak üzerine kurarsak, bütün ömrümüzü bununla tüketebiliriz.

Peki başkalarının ihtiyaçları ne olacak?

Kur’an bize yalnızca kendimiz için yaşamamamız gerektiğini de öğretiyor.

Ve burada çok önemli bir ayrıntı daha var.

Mü’minûn Suresi’nin 99 ve 100. ayetlerinde ölüm geldiğinde dünyaya dönmek isteyen bir insan anlatılıyor.

Niye dönmek istiyor?

Sâlih amel işlemek için.

Ama geri dönüş talebi kabul edilmiyor.

Şimdi bakın, üç ayrı sahnede aynı gerçeği görüyoruz.

Ölüm geldiğinde insan geri dönüp doğru işler yapmak istiyor.

Ahirette gerçekle yüzleştiğinde geri dönüp sâlih amel işlemek istiyor.

Cehennemdeyken çıkarılıp iyi işler yapmak istiyor.

Peki biz neredeyiz şu anda?

Dünyadayız.

Henüz hayatımız devam ediyor.

Henüz elimizde fırsat var.

İşte o nedenle mesele yalnızca bu ayetleri okuyup korkmak değil.

Bu ayetlerden ders alıp hayatımızı düzeltmek.

Bugün birine yardım edebiliyorsak edelim.

Bugün bir haksızlığı düzeltebiliyorsak düzeltelim.

Bugün bir açın karnını doyurabiliyorsak doyuralım.

Bugün birinin eğitimine destek olabiliyorsak destek olalım.

Bugün bir çalışanın hakkını verebiliyorsak verelim.

Bugün küs olan iki insanın arasını düzeltebiliyorsak buna vesile olalım.

Çünkü yarın bunları yapabilecek imkânımızın olup olmayacağını bilmiyoruz.

Ve artık son olarak İhlâs Suresi’ne dönelim.

Kul hüvallâhu ehad.

Allah tektir.

Allâhussamed.

Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.

Biz ise muhtacız.

Ama Allah bizi bu dünyada birbirimizin ihtiyaçlarına yardımcı olabilecek imkânlarla da yaratmış.

Anne çocuğunun ihtiyacını gideriyor.

Çiftçi insanların gıda ihtiyacına katkı sağlıyor.

Doktor hastanın tedavisi için çalışıyor.

Öğretmen insanların bilgi ihtiyacını karşılamaya yardımcı oluyor.

İşveren insanlara iş imkânı sağlıyor.

Çalışan emeğiyle üretime katkıda bulunuyor.

Herkes bir şekilde birbirine destek olabiliyor.

İşte biz bu düzende sadece kendi ihtiyacımızı düşünürsek eksik kalıyoruz.

Allah’a muhtaç olduğunu bilen insan, elindeki nimetleri de doğru kullanmaya çalışır.

Kibirlenmez.

İsraf etmez.

Başkalarının emeğini küçümsemez.

İhtiyaç sahibinin onurunu korur.

Paylaşmayı bilir.

Ve imkânı olduğu sürece hayırlı işlerden geri kalmamaya gayret eder.

Şimdi başta iki çocuktan bahsetmiştik.

Birinin sofrasında çeşit çeşit yemek vardı.

Diğerinin önünde belki yiyecek bir parça ekmek yoktu.

Peki Allah’ın huzurunda asıl mesele yalnızca hangisinin bollukta, hangisinin yoklukta yaşadığı mı?

Hayır.

Bizim de düşünmemiz gereken, bize verilenlerle ne yaptığımız.

Çünkü varlıklı olmak tek başına üstünlük değil.

Yoksul olmak da değersizlik değil.

Önemli olan insanın elindeki imkânları nasıl kullandığı.

Bugün bir insanın önünde yemek yoksa ve bizim soframızda fazlası varsa, kendimize şu soruyu soracağız:

Benim soframdaki fazlalık, başka bir insanın ihtiyacını karşılamaya vesile olabilir mi?

Olabilir.

Peki bunu yapıyor muyum?

İşte asıl soru bu.

Sonuçta hepimiz Allah’a muhtacız.

Fakat bazılarımızın elinde başka insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek daha fazla imkân var.

Ve o imkânların da bir sorumluluğu var.

Bizim görevimiz çalışmak, üretmek, kazanmak, dürüst olmak, adaletli olmak ve imkânlarımız ölçüsünde başkalarının hayatına da iyilik katmak.

Çünkü Rabbimiz bize bu dünyada yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat öğretmiyor.

Allah Samed’dir; hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz ise O’na muhtaç olduğumuzu bilerek, birbirimizin ihtiyaçlarına da duyarsız kalmadan yaşayacağız.

Ve unutmayalım:

Sâlih amel işlemek için dünyaya geri dönmeyi isteyeceğimiz günü beklemeyelim. Bugün dünyadayız. Bugün fırsatımız var. Bugün bir iyiliğe vesile olabiliriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir