Fitneye Kapılmadan Yaşamak: Kıskançlık, Hak ve Tevekkül

11 Aralık 2023

Soru: Bizi asıl bozan şey, başımıza gelen problem mi; yoksa o problem karşısında yaptığımız seçim mi?

Hayatta hepimizin önüne sınavlar çıkıyor. Bazıları önceden bildiğimiz sınavlar gibi. Hazırlanabiliyoruz, tedbir alabiliyoruz, neyle karşılaşacağımızı az çok tahmin edebiliyoruz.

Bazıları ise bir anda geliyor. Bir söz, bir dedikodu, bir kıskançlık, bir aile içi gerginlik ya da iş yerinde çıkarılan bir huzursuzluk bütün dengemizi değiştirebiliyor.

Kur’an’da fitne kelimesi farklı anlamlarda kullanılıyor. Burada üzerinde durmamız gereken tarafı şu: İnsan bir problemle karşılaştığında, o problem onun için bir sınava dönüşüyor.

Mesele yalnızca fitneyi çıkaran kişi değil. O fitneye kulak veren, onu büyüten, onu taşıyan ve başkasına ulaştıran kişi de kendi sınavını veriyor.

Fitne yalnızca çıkarılmaz, ona düşülür

Bir akraba, başka bir akraba hakkında bir şey söylüyor. Belki kıskançlık var. Belki haset var. Belki eski bir kırgınlık var.

Söylenen söz bize geliyor. İşte tam burada bizim sınavımız başlıyor.

Soru: Duyduğumuz her sözü taşımak zorunda mıyız?

Hayır. Çünkü fitnenin büyümesi için tek bir kişinin konuşması yetmiyor. Birilerinin dinlemesi, inanması, aktarması ve üzerine yeni sözler eklemesi gerekiyor.

Tevbe suresindeki uyarılarda, insanların arasına girip onları fitneye düşürmek isteyenlerden söz ediliyor. Onların daha önce de benzer işler çevirdikleri hatırlatılıyor.

Bu bize önemli bir ölçü veriyor. Bir insan sürekli olarak insanları birbirine düşürüyor, her ortamda negatif konuşuyor, başkasının sevincinden rahatsız oluyor ve başkasının sıkıntısına seviniyorsa onun sözünü sorgulamadan kabul etmemeliyiz.

Sınır koymak bazen kavga etmek değildir. Konuyu değiştirmek, dedikoduya katılmamak, ortamdan uzaklaşmak veya “Bu konuşmanın içinde olmayacağım” diyebilmek de sınırdır.

Ailede, arkadaş çevresinde ve iş yerinde huzuru korumak için bazen en doğru davranış, fitnenin dolaşımını kesmektir.

Kıskançlık bizi hangi noktaya götürüyor?

Kıskançlık, insanın başkasında gördüğü bir nimeti kendisi için tehdit gibi algılamasına dönüşebilir. Başkasının başarısı bizi rahatsız etmeye başlar.

Birinin evi vardır, bizim yoktur. Birinin işi iyi gidiyordur, bizim işimiz zordadır. Birinin evliliği huzurludur, bizim ilişkimiz sıkıntılıdır.

Bu farklar bizi kendi hayatımıza bakmaya çağırması gerekirken, yanlış yerde durursak başkasının hayatını küçültmeye yöneltebilir.

İşte burada çok ince bir sorumluluk var.

Soru: Elimizdeki nimeti paylaşırken karşımızdaki insanın hâlini düşünüyor muyuz?

Her güzel şeyi herkese anlatmak zorunda değiliz. Bir insanın yarasına dokunacak şeyi, sırf kendimizi göstermek için sürekli öne çıkarmak doğru olmayabilir.

Eşiyle ağır problem yaşayan birine kendi evliliğimizi överken, çocuğuyla zorlanan birinin yanında kendi çocuğumuzu üstünlük diliyle anlatırken, maddi sıkıntı yaşayan birinin yanında malımızı sürekli sergilerken ölçüyü kaybedebiliriz.

Bu, nimeti inkâr etmek değildir. Nimeti gösterişe dönüştürmemektir.

Başkasının açlığı yanında kendi tokluğumuzu sergilememek, yalnızca sofrayla ilgili değildir. Duygusal ve maddi alanlarda da aynı hassasiyeti taşımak gerekir.

Nimet, şükürle güzelleşir; kıyas ve gösterişle fitneye dönüşebilir.

Negatif insanlarla mesafe koymak neden önemlidir?

İnsan bazen zaten zor durumdadır. Borcu vardır, işi kötü gidiyordur, ailesinde problem vardır.

Tam o sırada birine derdini anlatır. Karşısındaki kişi ona umut vermek yerine sürekli daha kötü senaryolar anlatır: “Sen bundan çıkamazsın. Sen batarsın. Bu iş düzelmez. Zaten bu evlilik de yürümez.”

Böyle sözler insanın yükünü azaltmaz. Tam tersine, o yükün içine başka bir yük daha koyar.

Elbette gerçekleri saklamak doğru değildir. Ama bir insanı gerçekçilik adı altında sürekli umutsuzluğa itmek de başka bir problemdir.

Bu yüzden kime ne anlattığımıza dikkat etmeliyiz. Bizi sürekli aşağı çeken, her olayda en kötü ihtimali büyüten ve kavga çıkaran insanlarla aramıza ölçülü bir mesafe koymak gerekebilir.

Aynı ölçüyü kendimiz için de kullanalım.

Bir ortama girdiğimizde iki kişinin siyasi ya da dinî görüş ayrılığından dolayı sürekli kavga ettiğini biliyorsak, o konuyu bilerek ortaya atmak doğru değildir.

“Herkes düşüncesini söylesin” demek başka, insanların birbirine düşeceğini bile bile ateşe odun taşımak başkadır.

Başımıza geleni kime bağlıyoruz?

Tevbe suresinde, “Bize ancak Allah’ın bizim için yazdığı erişir. O bizim Mevlâmızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler” anlamındaki ifade güçlü bir ölçü sunuyor.

İnsan başına gelen her olayı başkasının kıskançlığına, bakışına veya sözüne bağladığında kendi sorumluluğunu görmez hâle gelebilir.

Bir iş bozulduğunda, bir araç arızalandığında veya bir plan ters gittiğinde ilk sorumuz şu olabilir: “Ben burada neyi görmeliyim? Nerede hata yaptım? Ne öğrenmem gerekiyor?”

Bu bakış başkasının kötülük yapamayacağı anlamına gelmez. İnsanların hasedi, dedikodusu ve fitnesi olabilir.

Fakat bize düşen, korkunun merkezine insanları değil Allah’ı koymaktır.

Soru: Kontrol edemediğimiz şeyler yüzünden hayatımızı korkuyla mı yöneteceğiz, yoksa Allah’a sığınıp kendi sorumluluğumuza mı döneceğiz?

Her şeyi kontrol edemeyiz. İnsanların ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini, bize karşı hangi niyeti taşıyacağını belirleyemeyiz.

Ama kendi sözümüzü, kendi davranışımızı, kime kulak verdiğimizi ve hangi sözün peşinden gittiğimizi seçebiliriz.

Haset edenin şerrinden Allah’a sığınmak, aynı zamanda kendi içimizdeki hasedi de fark etmeyi gerektirir.

Bir başkasının nimeti bizi rahatsız ettiğinde, “Allah’ım bu duygunun beni bozmasına izin verme” diyebilmeliyiz.

Kin tuttuğumuzda da aynı şey geçerlidir. Yıllar önce yaşadığımız bir olay bugün hâlâ hayatımızı zehirliyorsa, o duyguyu taşımaya devam etmek yerine Rabbimize yönelmeliyiz.

İyilik yalnız görünüşten ibaret değildir

Tevbe suresindeki devam eden ayetlerde, gönülsüzce yapılan infakın ve gösteriş için yapılan davranışların değersizleşebileceğine dikkat çekiliyor.

Bu da bize şunu düşündürüyor: Sadece dışarıdan iyi görünmek yetmiyor.

Yardım ediyor olabiliriz. İnsanların önünde cömert davranıyor olabiliriz. Ama içimizde kıskançlık, fitne ve gösteriş büyüyorsa önce orayı düzeltmemiz gerekir.

Bir felaket olduğunda herkesin aynı anda bir şeyler göndermesi, ihtiyaç gözetilmeden yığılan yardımların boşa gitmesine yol açabilir. Yardımın da ölçüsü, bilgisi ve samimiyeti olmalıdır.

İyilik yaparken “Ben ne kadar iyi bir insanım?” sorusuna değil, “Gerçek ihtiyaç ne ve ben bunu Allah rızası için doğru şekilde yapıyor muyum?” sorusuna dönmeliyiz.

Kontrol edebildiğimiz sınavlar, edemediklerimiz

Hayatta bazı problemler önceden bellidir. Öğrenci sınav tarihini bilir; çalışıp çalışmamak onun tercihidir.

Bazı problemler ise aniden gelir. Bir ekonomik sıkıntı, aile içindeki bir kriz, insanların hakkımızda söylediği bir söz veya beklemediğimiz bir kayıp olabilir.

Burada iki şeyi birbirinden ayırmamız gerekiyor: Kontrolümüzde olan taraf ve olmayan taraf.

İnsanların ne söyleyeceğini her zaman kontrol edemeyiz. Fakat o söz karşısında nasıl davranacağımızı kontrol edebiliriz.

Bir fitne ortamı kurulmuş olabilir. Ama o ortama katılmak zorunda değiliz.

Birileri bizi kıyasın, hasedin veya korkunun içine çekmek isteyebilir. Fakat neyi doğru kabul edeceğimize karar verirken hak ile batılı ayırmaya çalışabiliriz.

Transkriptte tekrar tekrar vurgulanan temel noktalardan biri de bu: Hak geldiğinde batılın alanı daralır.

Bu yüzden yalnızca “Kim fitne çıkarıyor?” diye sormak yetmez. “Ben doğru bilgiyi arıyor muyum? Yoksa nefse hoş gelen söze mi inanıyorum?” diye de sormalıyız.

Çoğunluğun bir davranışı yapması da onu otomatik olarak doğru yapmaz. İnsanlar aynı anda malın, gösterişin veya yüksek kazancın peşinden koşabilir.

Bizim ölçümüz sadece kalabalık olmamalıdır.

Bir davranışın sonunda daha fazla kıyas, daha fazla kıskançlık, daha fazla borç ve daha fazla huzursuzluk doğuyorsa orada yeniden düşünmek gerekir.

Aynı şekilde infak ve yardım konusunda da gönüllülük ve niyet önemlidir. İnsanların önünde iyi görünmek için yapılan yardım ile gerçek ihtiyacı gözeterek yapılan yardım aynı değildir.

Hak, yalnızca söylediğimiz bir söz değil; seçimlerimizin yönüdür.

Soru: Bugün bulunduğumuz ortamda fitneyi azaltan kişi miyiz, yoksa fark etmeden büyüten kişi mi?

Bir dedikoduya katılmamakla başlayabiliriz. Birinin sevincini kıskanmak yerine onun için dua edebiliriz.

Sıkıntı içindeki birine umutsuzluk değil, hakikate dayalı destek verebiliriz. Kendi nimetimizi gösterişe dönüştürmeyebiliriz.

Ve kontrol edemediğimiz şeyleri insanların eline bırakmak yerine Rabbimize sığınabiliriz.

Fitne her zaman büyük bir olayla başlamaz. Bazen tek bir sözle başlar.

Bazen de başkasının sevincine içimizde verdiğimiz küçük bir tepkiyle başlar. O duyguyu fark ettiğimiz anda onu beslemek yerine Allah’a sığınabilir, kendi nimetlerimize dönebilir ve başkasının iyiliğine karşı içimizde oluşan rahatsızlığı büyütmeyebiliriz.

Ama aynı şekilde, fitnenin bitmesi de tek bir doğru seçimle başlayabilir.

Hak sözü büyüttüğümüzde, batılın dolaşacağı alan daralır.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir