Sözünde Durmak: Güvenin ve Dürüstlüğün Gerçek Bedeli
17 Ocak 2021
Bir insan bize söz verdiğinde aslında elimize ne bırakır? Sadece birkaç kelime mi, yoksa kendisine güvenebileceğimiz bir dayanak mı?
“Yaparım” diyen birine işimizi bırakırız. “Yanındayım” diyen birine içimizi açarız.
Çocuğumuz da verdiğimiz söze yaslanır. Eşimiz de müşterimiz de arkadaşımız da söylediğimiz cümlenin arkasında durmamızı bekler.
Sonra söz tutulmaz. Bizim için kapanmış görünen mesele, karşı tarafın içinde açık kalır.
Belki unuttuğumuzu söyleriz. Belki işlerimizin çok yoğun olduğunu anlatırız.
Fakat karşımızdaki insan yalnızca yapılmayan işi düşünmez. Bize yeniden güvenip güvenemeyeceğini de düşünmeye başlar.
Soru: Biz kendi sözümüzü ne kadar ciddiye alıyoruz?
Başkalarının bizi ciddiye almasını isterken, kendi ağzımızdan çıkan cümlenin sorumluluğunu taşıyor muyuz?
Bir söz bozulunca yalnızca bir iş yarım kalmaz
Bir müşteriye işini teslim edeceğimizi söylediğimizi düşünelim. O da kendi hazırlığını buna göre yapıyor.
Biz işi tamamlamıyoruz. Ardından telefon geliyor ve nerede kaldığımız soruluyor.
İşte o anda önümüzde iki yol açılıyor. Yapamadığımızı açıkça söyleyebiliriz veya yapmadığımız işi yapılmış gibi gösterebiliriz.
“Bitti, az kaldı” diyoruz. Oysa henüz başlamamış bile olabiliriz.
İlk yanlışımız verdiğimiz sözü tutmamaktı. Şimdi o yanlışın üzerini başka bir yanlışla örtüyoruz.
Bir buluşmaya gitmeyi kabul ediyoruz. Henüz yola çıkmadığımız hâlde, sorulunca yolda olduğumuzu söylüyoruz.
Söylediğimiz yalan bize küçük görünebiliyor. Çünkü amacımızı yalnızca sıkıştığımız durumdan kurtulmak olarak görüyoruz.
Ama karşı tarafın bekleyişini kendi rahatlığımız için uzatmış oluyoruz. Üstelik bunu gerçeği saklayarak yapıyoruz.
Tutmadığımız bir söz, arkasından yeni yanlışları çağırabilir.
Sonra birbirimize neden güvenemediğimizi soruyoruz. Oysa güveni aşındıran davranışın içinde bazen kendi payımız da bulunuyor.
Bir ortaklıkta da aynı soruyla karşılaşırız. Birlikte üstlendiğimiz işi, ortağımızdan gizlediğimiz başka hesaplarla yürütüyorsak verdiğimiz sözü nereye koyuyoruz?
Evlilikte sadakat sözü veriyoruz. Ardından gizli bir ilişkiye yöneldiğimizde yalnızca bir davranış yapmış olmuyoruz; kurduğumuz güveni de bozuyoruz.
Burada mesele güzel konuşabilmek değil. Söylediğimizle yaptığımızın aynı yöne bakması.
Kendimizi dürüst biri olarak tanımlamak kolay. Dürüstlük, işimize gelmeyen gerçeği söylememiz gerektiğinde görünür oluyor.
Yapamadığımızı kabul etmek bizi zorlayabilir. Fakat yapmış gibi davranmak, o zorluğu ortadan kaldırmıyor; yalnızca başka bir yere taşıyor.
Biz konuşmayı kapatıyoruz. Karşımızdaki insan ise olmayan bir sonuca güvenerek beklemeye devam ediyor.
Çocuğun beklediği şey yalnızca bir hediye değildir
Çocuğumuza bir söz veriyoruz. Belki bir yere götüreceğimizi, belki istediği bir şeyi alacağımızı söylüyoruz.
O anda susmasını istiyoruz. İşimizin görülmesini veya bizi biraz rahat bırakmasını istiyoruz.
Bu yüzden kolayca söz verebiliyoruz. Sonra o sözün bizim için fazla önemli olmadığını düşünüp geçiyoruz.
Peki çocuk için de aynı ölçüde önemsiz mi?
Çocuk yalnızca alınacak şeyi beklemiyor. Annesinin veya babasının söylediğine güvenip güvenemeyeceğini de öğreniyor.
Bizim unuttuğumuz bir cümleyi o hatırlıyor. Verdiğimiz sözün karşılığını göremediğinde içindeki güven sarsılabiliyor.
Ardından çocuğumuzun bize inanmasını istiyoruz. Fakat inanacağı zemini kendi davranışımızla zayıflattığımızı düşünmüyoruz.
Soru: Çocuğumuzun bize güvenmesini mi istiyoruz, yoksa o an bizi rahat bırakmasını mı?
İkisi arasında önemli bir fark var. Birinde ilişkiyi düşünüyoruz; diğerinde yalnızca kendi rahatlığımızı.
Eşimizle ilişkimizde de verdiğimiz sözlerin bir karşılığı bulunuyor. İyi günde söylediğimiz sözün değeri, zorluk geldiğinde ortaya çıkıyor.
Birlikte yaşamayı kabul etmek yalnızca güzel olanı paylaşmak demek değil. Üstlendiğimiz sorumluluğu da taşımayı gerektiriyor.
Çocuk sahibi olduğumuzda onun bakımına ilişkin bir sorumluluğun içine giriyoruz. O sorumluluk, hoşumuza giden taraflardan ibaret kalmıyor.
Borç aldığımızda da benzer bir yükümlülük üstleniyoruz. Geri ödememiz gereken şeyi, karşımızdaki insan istemekten çekiniyor diye unutmuş sayamayız.
Karşı tarafın sessizliği bizim sorumluluğumuzu kaldırmaz. Güvenmiş olması, hakkını önemsiz hâle getirmez.
Bir toplumda birlikte yaşamak da bazı kurallara uymayı gerektiriyor. Herkes yalnızca kendi kolayına geleni yaparsa ortak hayatın dengesi bozuluyor.
Yol üzerindeki kuralların da gündelik anlaşmaların da insan ilişkilerinde bir karşılığı var. Birbirimizin hayatını etkiliyoruz.
Bu nedenle verdiğimiz sözü sadece kendimize ait bir cümle gibi göremeyiz. O cümlenin üzerine başkaları da bir şeyler kuruyor.
Güvenilir olmak, sözü davranışa taşımaktır
Bir esnaf düşünelim. İnsanlar onun borcuna sadık olduğunu, verdiği sözü yerine getirdiğini biliyor.
Onunla çalışırken her ayrıntıda yeniden kuşku duymuyorlar. Çünkü daha önceki davranışları, sözünün arkasında durduğunu gösteriyor.
Bir işyerinde de böyle insanlar aranıyor. Verilen işi üstlenen ve üstlendiği işin sorumluluğunu taşıyan biri olmak kıymet kazanıyor.
Eşimizin bize güvenmesi de benzer bir değer taşıyor. Davranışlarımızın ardında sürekli başka bir hesap aramaması, ilişkide bir rahatlık oluşturuyor.
Güvenilir olmak, kendimiz hakkında çok şey söylememizi gerektirmiyor. Tutarlı davranışlarımız bizi anlatıyor.
“Ben iyi biriyim” diyebiliriz. Fakat bize güvenen insanın hakkını gözetmiyorsak bu sözün hayatımızdaki karşılığını düşünmeliyiz.
A’râf suresinin 42. ayetinde imanla iyi ameller birlikte anılıyor. İnancın, yapılan işten ayrı düşünülmediğini burada da görüyoruz.
43. ayette ise cennet ehlinin içindeki kinin giderilmesi ve onların Allah’a hamdetmesi anlatılıyor. Önümüzde, iç dünyasının yüklerinden arınmış bir insan tasviri bulunuyor.
Biz de kendi içimize dönüp bakabiliriz. İnsanlarla aramızdaki güveni hangi davranışlarımızla zedeliyoruz?
Kendi çıkarımızı korurken bir başkasının hakkını ihmal ediyor muyuz? Bir şeyi elde etmek için verdiğimiz sözü, elde ettikten sonra önemsizleştiriyor muyuz?
Âdem’in kıssası da bize bir sınırın gözetilmemesini hatırlatıyor. İnsanın önünde nimetler bulunurken bile yanlış bir yönelişe kapılabildiğini görüyoruz.
Hata yapabilmemiz, hatayı doğru saymamızı gerektirmiyor. Yaptığımızın sonucunu görüp yönümüzü düzeltmemiz gerekiyor.
İçimizdeki isteği tek ölçü kabul ettiğimizde uyarıyı geriye itebiliyoruz. Ardından neden zorlandığımızı soruyoruz.
Belki de önce kendi seçimimize bakmalıyız. Bana ne söylendi, ben neyi seçtim, verdiğim sözü hangi isteğim uğruna geride bıraktım?
Hamdetmek, her şeyi kendimizden bilmemektir
A’râf 43’te cennet ehli, kendilerini bu nimete ulaştıran Allah’a hamdediyor. Kendilerini tek başlarına yeterli görmüyorlar.
Doğru yolu bulmayı da yalnızca kendi başarıları diye anlatmıyorlar. Allah’ın hidayetini ve elçilerin getirdiği gerçeği hatırlıyorlar.
Biz bir iyilik yaptığımızda aynı bakışı koruyabiliyor muyuz?
Yoksa hemen kendi çalışkanlığımızı, kendi temiz kalbimizi, kendi üstünlüğümüzü mü anlatıyoruz?
Elimizdeki imkânları kendimiz yaratmadık. Öğrenebilmemizi, çalışabilmemizi ve seçim yapabilmemizi de bütünüyle kendimizden bilemeyiz.
Bu, emeği yok saymak anlamına gelmiyor. Emeğimizin içinde verilen nimetleri de görebilmek anlamına geliyor.
Nimetin kıymetini unutmamak için sahip olduklarımızın eksikliğini düşünmemiz gerekebilir. Her şeyi hazır bulan bir çocuk, o hazırlığın arkasındaki emeği fark etmeyebilir.
Tabağı hep önüne gelmişse, kendi payına düşen işi hiç üstlenmemişse verileni sıradanlaştırabilir. Biz yetişkinler de aynı unutkanlığa düşebiliriz.
Hep yanımızda olan bir insanın desteğini kendiliğinden bir hak gibi görmeye başlayabiliriz. Onun varlığının değerini ancak uzaklaşınca hatırlayabiliriz.
Oysa fark etmek için mutlaka kaybetmemiz gerekmiyor. Elimizdekinin bir nimet olduğunu şimdi de düşünebiliriz.
Burada kavramları doğru anlamanın da önemi var. Hırsla azmi birbirine karıştırırsak çocuğumuza yanlış bir hedef gösterebiliriz.
Bir sonucu ne pahasına olursa olsun elde etmeyi öğretmek başka. O sonuca ulaşmak için gerekli emeği vermeyi öğretmek başka.
Sınava hazırlanacak birinin çalışması, bazı isteklerinden kısması ve üzerine düşeni yapması gerekir. Fakat sonucu elde etme isteği, her davranışı haklı çıkarmaz.
Sözümüzde durmak da böyle bir emek ister. Verdiğimiz sözü kendi rahatlığımızın önüne koymamız gereken yerde neyi seçtiğimize bakar.
Soru: Bugün kimin bize güvenerek beklediği bir sözümüz var?
Bu sorunun cevabını başkalarında aramayalım. Kendi müşterimizi, eşimizi, çocuğumuzu ve aldığımız borcu düşünelim.
Yerine getirmediğimiz sorumluluğu hatırlayalım. Üzerini yeni bir sözle veya yeni bir yalanla örtmek yerine gerçeği kabul edelim.
Çünkü bir yanlışı fark etmek, onunla aramıza mesafe koymanın başlangıcı olabilir. Yanlışı savunmak ise bizi aynı yerde tutar.
Bir insanın yüzüne bakarak verdiğimiz sözle, o insan yanımızda değilken yaptığımız seçim arasında bir bağ bulunmalı. Aksi hâlde birbirinden ayrı iki hayat kurmuş oluruz.
Karşı tarafın bizi görmediği yerde sözümüzün geçerliliğini kaybettiğini düşünemeyiz. Bize güvenmiş olması, davranışımızın sorumluluğunu daha da görünür kılar.
Müşterimiz işin başında beklemiyor olabilir. Eşimiz her adımımızı takip etmiyor olabilir.
Çocuğumuz verdiğimiz sözü tekrar tekrar hatırlatmayabilir. Borç aldığımız kişi kapımıza gelip parasını istemeyebilir.
Bütün bunlar bizim için bir rahatlık bahanesi mi olacak? Yoksa bize gösterilen güvenin değerini mi hatırlatacak?
İşte insanın kendi içine dönmesi gereken yer burası. Kimsenin bizi zorlamadığı yerde, üstlendiğimiz sorumluluğu kendimiz hatırlıyor muyuz?
Güvenilen biri olmanın ağırlığı var. Ama o ağırlığın içinde ilişkilerimizi taşıyan çok kıymetli bir imkân da var.
Birbirimize güvenebildiğimizde sürekli savunmada durmamız gerekmiyor. Her cümlenin arkasında bir oyun aramıyoruz.
Ticarette yapılan anlaşma, ailede verilen söz ve arkadaşlıkta paylaşılan emanet böylece bir anlam kazanıyor. Sözcükler yalnızca söylenmiş olmuyor; karşılık buluyor.
Hepimiz güvenilir insanlarla karşılaşmak istiyoruz. Peki biz, başkasının karşılaşmak istediği o güvenilir insan olmaya ne kadar emek veriyoruz?
Birinin dürüstlüğünden memnun kalırken bunun kendi hayatımızdaki karşılığını da düşünmeliyiz. Beklediğimiz davranışı kendimizden esirgediğimizde adil bir yerde durmuyoruz.
Kendi gecikmemize onlarca açıklama bulup başkasının gecikmesine hiç alan tanımayabiliyoruz. Kendi eksikliğimizi unutup karşı tarafın eksikliğini sürekli hatırlayabiliyoruz.
Bu bakış bizi kendi sorumluluğumuzdan uzaklaştırıyor. Oysa başkasının yaptığı yanlış, bizim tutmadığımız sözü doğru hâle getirmiyor.
Bir yanlışı kabul ettiğimizde kendimizi bütünüyle değersiz saymak zorunda değiliz. Tam tersine, neyi düzeltmemiz gerektiğini daha açık görebiliriz.
Âdem’in kıssasına da bu gözle bakabiliriz. Sınırı gözetmemiş olmakla, o yanlışın içinde kalmayı seçmek aynı şey değil.
İnsanın öğrenmesi, hatasını fark etmesiyle derinleşiyor. Yanıldığını kabul etmeyen biri ise kendisine açılan düzeltme imkânını da geri itiyor.
Bu yüzden elimizdeki soruyu kaybetmeyelim. Benim davranışım, karşımdaki insanın bana duyduğu güveni güçlendiriyor mu?
Bu soruya vereceğimiz cevap, kendimiz hakkında kurduğumuz uzun cümlelerden daha açıklayıcı olabilir. Çünkü orada niyetimizle davranışımızı birlikte görürüz.
İnancımızı anlatırken amellerimizi geride bırakamayız. Hamdettiğimizi söylerken nimetin sahibini unutamayız.
Söz verdiğimizi söylerken o sözü bir başkasının beklediğini de unutamayız. Bu hatırlayış, gündelik hayatın içinde bize yön gösterebilir.
Güven, söylediğimiz güzel cümlenin içinde tamamlanmaz. O cümleyi hayatımızda yerine getirdiğimizde karşılığını bulur.
Bir sözün tutulması yalnızca karşı tarafı rahatlatmaz. Bizim de neye göre yaşadığımızı kendimize gösterir.
Çünkü her seçimde, kolay olanla doğru olanın aynı yerde bulunmadığını görebiliriz. Böyle bir durumda neyi öncelediğimiz, sözümüzün gerçek ağırlığını ortaya çıkarır.
Belki üstlendiğimiz işi yerine getirmek için rahatımızdan vazgeçmemiz gerekecek. Belki yapamadığımızı söyleyip kendi eksiğimizle yüzleşmemiz gerekecek.
Her iki durumda da gerçeğin yanında kalabiliriz. İnsanın güvenilirliği, hiç zorlanmamasından değil, zorlandığında da doğruluğu korumaya çalışmasından anlaşılır.
Bir başkasından beklediğimiz dürüstlüğü kendi hayatımızda yaşatabildiğimiz ölçüde ilişkilerimizde sağlam bir yer açarız. Bu yer, tutulmuş sözlerin üzerinde yükselir.
Sözümüzün değeri, bir başkasının bize güvenle dayanabildiği yerde görünür.
