Karanlıktan Aydınlığa: Niyetimiz ve Seçimlerimiz

30 Ekim 2023

Aynı hayata başka bir gözle bakmak

Soru: Bir insanın hayatı, sahip oldukları değişmeden de değişebilir mi?

Evi aynı olabilir.

İşi aynı olabilir.

Her sabah karşılaştığı insanlar aynı olabilir.

Fakat olaylara bakışı değiştiğinde, bütün bunlarla kurduğu ilişki de değişebilir.

Önceden tek mesele olarak gördüğü bir kazanç, artık hayatının tamamını kaplamayabilir.

Daha önce önemsemediği bir sorumluluk, gözünde belirginleşebilir.

En‘âm suresinin 122. ayeti, ölü iken diriltilen ve insanlar arasında yürüyeceği bir nur verilen kimseyi hatırlatır.

Bu anlatım, insanın manevi uyanışını düşünmesi için güçlü bir alan açar.

Bir ışık verildiğinde yalnızca önümüzdeki yol görünmez.

Yolun üzerindeki kendi duruşumuz da görünür.

Nereye yürüdüğümüzü fark ederiz.

Neyi amaçladığımızı düşünürüz.

Hangi davranışımızın bizi hangi yöne taşıdığını daha dikkatli görmeye başlarız.

Bilginin hayatımızdaki değeri de burada ortaya çıkar.

Yalnızca yeni kelimeler öğrenmiş olmayız.

Eski davranışlarımızı yeni bir dikkatle değerlendirebiliriz.

Daha önce haklı bulduğumuz bir tutumda kendi yanlışımızı görebiliriz.

Bunu görmek bazen rahatsız edicidir.

Çünkü insan alıştığı açıklamayı bırakmak istemeyebilir.

Yine de kendi hatasını fark etmek, yalnızca bir kayıp değildir.

Daha doğru bir davranışa yönelme imkânıdır.

Aydınlanmak, yalnızca başkasının yanlışını daha iyi görmek değildir.

Kendi niyetimizi ve seçimimizi de görebilmektir.

Güçlü görünen her şey doğru mu?

En‘âm suresinin 123. ayeti, toplumların önde gelenlerinin kurdukları düzenleri ve tuzakları gündeme getirir.

Güç sahibi olmak, insanı kendiliğinden doğru yapmaz.

Bir sözün güçlü birinden gelmesi, onun doğruluğunun tek ölçüsü olamaz.

Bunu bilsek de günlük hayatımızda kolayca etkilenebiliriz.

İmkânı çok olan birini görürüz.

Kendi hayatımızı onunkiyle karşılaştırırız.

Sonra yalnızca onun sahip olduklarına bakarak kendi değerimizi küçültmeye başlarız.

Oysa miktar ile değer aynı şey değildir.

Büyük bir imkânın nasıl kullanıldığı önemlidir.

Küçük görünen bir katkının kime yaradığı da önemlidir.

Bir davranışı yalnızca dışarıdan görülen büyüklüğüyle değerlendirdiğimizde, niyetini ve etkisini gözden kaçırabiliriz.

Daha çok şeye sahip olmayı istemek bütün düşüncemizi kaplayabilir.

Elimizdekiyle ne yapabileceğimizi ise erteleyebiliriz.

Soru: Daha fazla imkân beklerken, bugünkü imkânımızla yapabileceğimiz iyiliği unutuyor muyuz?

İnsan, katkısının küçük olmasını hiçbir şey yapmamanın gerekçesine dönüştürmemelidir.

Herkesin şartı aynı değildir.

Herkesin taşıyabildiği yük de aynı değildir.

Fakat kendi payımızı görmek, sürekli başkasının payına bakmaktan daha faydalıdır.

Kıyas büyüdükçe şükür azalabilir.

Başkalarının hayatı bir ölçü hâline geldikçe kendi sorumluluğumuz görünmez olabilir.

Kanaat, insanın elindeki her şeyi durdurması değildir.

Sürekli karşılaştırmanın içinde kendisini tüketmemesidir.

Çalışmakla şükretmek bir arada olabilir.

İlerlemek istemekle başkasının imkânına öfkelenmemek de bir arada olabilir.

Sorun, bir başkasının sahip olduğunu kendi değerimizin karşısına koyduğumuzda büyür.

Kendi yolumuzu, yalnızca onun hayatına bakarak belirlememeliyiz.

Hidayeti bir üstünlük belgesine mi çeviriyoruz?

En‘âm suresinin 124. ayetinde, başkalarına verilenin kendilerine de verilmesini isteyen bir tutum anlatılır.

İnsan bazen hakikatin kendisiyle ilgilenmek yerine, onun kime ulaştığına takılabilir.

Niçin o?

Niçin ben değil?

Bu sorunun içinde kıskançlık ve konum beklentisi yer alabilir.

Bir söz doğruysa, onu söyleyen kişiyle kendimizi yarıştırmak gerçeği değiştirmez.

Fakat insanın nefsi bazen tam da burada zorlanır.

Doğruyu kabul etmek yerine kendi yerini korumak ister.

Bu tutum yalnızca başkalarında bulunmaz.

Kendi hayatımızda da benzer bir direnç görebiliriz.

Bir uyarıyı, bizden beklemediğimiz birinden geldiği için reddedebiliriz.

Bir yanlışı, onu ilk fark eden biz olmadığımız için küçümseyebiliriz.

Oysa öğrenmek, her zaman merkezde olmayı kabul etmez.

Bazen dinlemeyi gerektirir.

Bazen düzeltmeyi kabul etmeyi gerektirir.

En‘âm suresinin 125. ayetindeki hidayet hatırlatması, insanın bu nimeti nasıl karşıladığını düşündürür.

Bir iyiliği fark etmek, kendimizi başkalarının üzerinde görmemize yol açmamalıdır.

Hidayeti yalnızca kendi başarımızın ödülü gibi sunmak da dikkatle sorgulanmalıdır.

İnsan bir doğruya ulaştığında şükredebilir.

Fakat artık hiçbir yanlış yapmayacağını düşünemez.

Kendisini sorgulama ihtiyacından muaf sayamaz.

Doğruyu öğrenmek, alçak gönüllülüğe ihtiyacımızı azaltmaz.

Tam tersine, bildiğimiz şeyin sorumluluğunu artırır.

Öğrendiğimizle nasıl yaşadığımız sorusu önümüze gelir.

Başkalarına hangi gözle baktığımız da önem kazanır.

Bir bilgiyi kendimize üstünlük sebebi yaptığımızda, onun bizi düzeltmesine engel olabiliriz.

Huzuru hangi davranışların içinde arıyoruz?

En‘âm suresinin 126 ve 127. ayetlerinde doğru yol ve esenlik yurdu hatırlatılır.

Bu hatırlatmaların içinde yapılanlarla ilişki vardır.

İnanç, yalnızca kendi hakkımızda kurduğumuz bir tanım olarak kalmaz.

Davranışlarımızla görünür olur.

Günlük hayatımızı düşünelim.

Evde üzerimize düşen bir sorumluluk vardır.

İşimizde başkasının hakkına dokunan bir karar vardır.

Bir sözümüz vardır, tutulmayı bekler.

Bütün bunları önemsiz ayrıntılar gibi görürsek, inancın hayatımızdaki karşılığını daraltabiliriz.

İnsan yalnızca büyük anlarda seçim yapmaz.

Gündelik işlerin içinde de yönünü belli eder.

Kendi rahatını mı öne çıkarıyor?

Ortak sorumluluğu mu düşünüyor?

Bir işi başkasına bırakırken onun yükünü hesaba katıyor mu?

Soru: Bizim rahatlığımız, sürekli başka birinin yorulmasına mı dayanıyor?

Bu soru, aile içindeki ilişkilerimiz için de anlamlıdır.

Sevdiğimizi söylemek kolay olabilir.

Fakat sevginin yanında emek ve sorumluluk da gerekir.

İnsan kendi istediğini önemserken karşısındakinin ihtiyacını sürekli erteleyebilir.

Sonra ilişkide huzur arar.

Oysa huzur arayışımızı kendi davranışımızdan ayrı düşünemeyiz.

Bununla birlikte, yaşadığımız her sıkıntıyı tek bir manevi hükme bağlamak da doğru olmaz.

Hayatın şartları ve insanların yaşadıkları birbirinden farklıdır.

Burada bize düşen, başkasının iç dünyası hakkında kesin karar vermek değildir.

Kendi davranışımıza bakmaktır.

Düzeltebileceğimiz şeyi görmektir.

Sorumluluğumuzdaki küçük bir değişimin ilişkimizi nasıl etkilediğini fark etmektir.

İnancımızın bize hatırlattığı doğruları, en yakınımızdaki insanlardan esirgememeliyiz.

Güzel görünen söz bizi nereye götürüyor?

En‘âm suresinin 128–130. ayetleri, insanlar ve cinler arasındaki ilişkileri, hesap ve uyarıyı gündeme getirir.

İnsan için düşünülmesi gereken noktalardan biri, kendi seçimlerinin sorumluluğudur.

Bir söz bize çekici gelebilir.

Bir teklif hemen sonuç vaat edebilir.

Bir davranış, kısa süreli bir rahatlık sağlayabilir.

Fakat ilk anda hoşumuza gitmesi, onun sonunu da doğru kılmaz.

İnsan bazen yalnızca yakın kazancı görür.

Uzaktaki bedeli düşünmek istemez.

Bu yüzden önümüze gelen çağrının yalnızca nasıl duyulduğuna bakmamalıyız.

Bizi hangi davranışa götürdüğünü de düşünmeliyiz.

Doğruluğumuzu koruyor mu?

Başkalarının hakkını gözetmemize yardım ediyor mu?

Yoksa yapmak istediğimiz yanlışı süslü sözlerle kolaylaştırıyor mu?

Her etkileyici anlatım, sağlam bir ölçü taşımaz.

Her rahatlatıcı açıklama, sorumluluğumuzu gerçekten ortadan kaldırmaz.

Kendi seçimimizi bütünüyle başkasına yüklemek de bizi bu sorudan kurtarmaz.

Bize bir söz söylenmiş olabilir.

Bir çevrenin etkisinde kalmış olabiliriz.

Yine de bugün fark ettiğimiz yanlış karşısında nasıl davranacağımız önemlidir.

Geçmişte hata yapmış olmak, aynı yönde devam etmeyi zorunlu kılmaz.

Yanlışımızı kabul edebiliriz.

Özür dileyebiliriz.

Davranışımızı değiştirmek için kendi payımıza düşene yönelebiliriz.

Bunu yaparken kendimizi bütünüyle değersiz ilan etmemiz gerekmez.

Sorumluluğu üstlenmek ile umudu kaybetmek aynı şey değildir.

Başta, aynı hayatın başka bir bakışla değişip değişmeyeceğini sorduk.

Şimdi bu sorunun karşılığını kendi seçimimizde arayalım.

Elimizdeki imkânı nasıl kullanıyoruz?

Öğrendiğimiz doğruyu nasıl taşıyoruz?

Gücümüz arttığında nasıl davranıyoruz?

Yanlışımız görünür olduğunda ne yapıyoruz?

Bir insanın sözüyle davranışı arasında fark gördüğümüzde kolayca hayal kırıklığına uğrayabiliriz.

Bu farkı kendi hayatımızda görmemiz ise daha zor olabilir.

Çünkü kendimiz için daha çok gerekçe buluruz.

Yorgunluğumuzu, korkumuzu ve beklentimizi biliriz.

Başkasının davranışını yalnızca dışarıdan görürüz.

Bu yüzden kendi hatamızı anlamaya çalışırken gösterdiğimiz dikkati, başkasını değerlendirirken de hatırlayabiliriz.

Bu, yanlışı doğru saymak değildir.

İnsanlar hakkında acele ve bütünüyle kuşatıcı hükümler vermemektir.

Aydınlanma dediğimiz değişim, bakışımızın bu tarafına da dokunabilir.

Kendi çıkarımızı her şeyin merkezine koymadığımızda, başkasının yükü görünür olur.

İşimizde yalnızca kazancımızı düşünmediğimizde, yaptığımızın yararı da önem kazanır.

Aile içinde yalnızca beklentimizi söylemediğimizde, üzerimize düşen görev belirginleşir.

Bunlar çok büyük sözler gerektirmeyebilir.

Fakat düzenli bir dikkat gerektirir.

İnsan bir gün doğru davranıp sonra bütün sorumluluklarının tamamlandığını düşünemez.

Her gün yeni seçimlerle karşılaşır.

Her yeni imkân, başka bir kullanım ihtimali getirir.

Her güçlük, başka bir tepkiyi ortaya çıkarabilir.

Bu yüzden öğrendiğimiz doğruyu sürekli hayatla buluşturmalıyız.

Bir bilgiye sahip olmakla onu taşımak arasındaki farkı görmeliyiz.

Hidayet nimeti üzerine düşünürken şükrümüz, davranışımızda da yer bulmalıdır.

Kendi gücümüzü abartmadan çalışabiliriz.

Kendi hatamızı küçültmeden ümit edebiliriz.

Başkasının sahip olduklarına takılmadan kendi katkımızı sunabiliriz.

Bütün bunlar, niyetimizi daha açık ve seçimimizi daha sorumlu hâle getirebilir.

Soru: Bugün gördüğümüz ışık, yarın atacağımız hangi adımı değiştirecek?

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir