GÖRÜYOR MUSUN, YOKSA SADECE BAKIYOR MUSUN?
Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim…
Bugün A‘râf Suresi’nin 185. ayetinden başlayarak çok önemli bir konu üzerinde duracağız.
Rabbimiz bize şöyle soruyor:
“Onlar göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?”
Burada Rabbimiz yalnızca gökyüzüne bakmamızı istemiyor.
Çünkü bakmak başka, görmek başka bir şeydir.
Hepimiz güneşi görüyoruz. Hepimiz yağmuru görüyoruz. Hepimiz toprağı, ağaçları, meyveleri, doğumu ve ölümü görüyoruz.
Ama gerçekten düşünüyor muyuz?
Aynı toprağın içerisinden maydanoz çıkıyor, biber çıkıyor, domates çıkıyor, çilek çıkıyor.
Toprak aynı.
Su aynı.
Güneş aynı.
Ama renkleri farklı, kokuları farklı, tatları farklı, vitaminleri farklı.
Bütün bunlara baktığımızda gerçekten:
“Sübhanallah! Bütün bunları kim düzenliyor?”
diye soruyor muyuz?
Yoksa domatesi yiyor, çileği yiyor, suyu içiyor, fakat bunların arkasındaki sistemi hiç düşünmüyor muyuz?
KÂİNATTA BİR MİZAN VAR
Kardeşlerim…
Güneş belli bir ölçüyle doğuyor ve batıyor.
Bize biraz daha yaklaşsa yanarız. Biraz daha uzaklaşsa donarız.
Soluduğumuz havada bir ölçü var.
Oksijenin oranı değişse hayatımız devam edemez.
Yağmurda bir ölçü var. Mevsimlerde bir ölçü var. İnsan bedeninde bir ölçü var.
Kalbimiz belli bir düzenle atıyor. Kanımız belli bir düzenle dolaşıyor. Hücrelerimiz ölüyor, yenileri oluşuyor.
Yani her şey bize şunu söylüyor:
Bu hayat başıboş değil.
Bu sistem sahipsiz değil.
Bu mülkün bir sahibi, bu düzenin bir yöneticisi var.
İnsan kendi evindeki küçük bir düzeni bile yöneticisiz kuramıyor.
Bir şirket yöneticisiz olmuyor. Bir okul müdürsüz olmuyor. Bir şehir yöneticisiz olmuyor.
Peki bu kadar büyük kâinat nasıl sahipsiz olabilir?
ECELİMİZ YAKLAŞIYOR
Ayetin devamında Rabbimiz, insanların ecellerinin yaklaşmış olabileceğini düşünmediklerini söylüyor.
Biz cenazelere gidiyoruz.
Dedemizi, ninemizi, annemizi, babamızı, akrabalarımızı toprağa veriyoruz.
Fakat birkaç gün sonra yine hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya devam ediyoruz.
İnsan para kazanma derdine öyle düşüyor ki ölümü unutuyor.
Ev almak istiyor. Araba almak istiyor. Makam sahibi olmak istiyor. Çocuğunu büyütmek istiyor. İşini genişletmek istiyor.
Bunların hepsi hayatın içinde olabilir.
Fakat insan bütün bunları yaparken kendi süresinin azaldığını unutursa mizan bozuluyor.
Şunu düşünmemiz gerekiyor:
Bugün yaşayanlardan yüz yıl sonra kaç kişi hayatta olacak?
Bugün sahip olduğumuz evler kimin olacak? Arabalarımızı kim kullanacak? İş yerlerimiz kime kalacak? Biriktirdiğimiz parayı kim harcayacak?
Bir gün bizi de toprağa verecekler.
İnsan bunu görmesine rağmen hâlâ dünyayı ilah edinirse, bundan sonra ona hangi söz fayda verebilir?
BAKMAK YETMEZ, GÖRMEK GEREKİR
Rabbimiz bir sonraki ayette şöyle buyuruyor:
“Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah onları azgınlıkları içinde bocalayıp durur hâlde bırakır.”
Burada çok önemli bir sebep-sonuç ilişkisi var.
Allah bir insanı durup dururken saptırmaz.
İnsan sürekli olarak hakikati görmezden gelir.
İşaretleri görür ama düşünmez.
Kendisine verilen nimetleri kullanır ama şükretmez.
Ölümü görür ama hazırlanmaz.
Ayetleri duyar ama uygulamaz.
Sonra bilinci kapanmaya başlar.
Çünkü hidayet yalnızca bir bilgi meselesi değildir.
Hidayet, insanın gerçeğe karşı dürüst olmasıdır.
Bir insan gerçeği gördüğü hâlde çıkarına uymadığı için reddediyorsa o insanın bilinci kapanır.
Doğruyu duysa da kabul etmez.
Çünkü problemi bilgisizlik değil, kibirdir.
KIYAMET NE ZAMAN?
İnsanlar Peygamberimize kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlardı.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Sana o saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. De ki: Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ortaya çıkaracak olan yalnızca O’dur. O size ansızın gelecektir.”
İnsanlar kıyametin ne zaman kopacağını çok merak ediyor.
Kıyamet alametlerini araştırıyor.
Dünya ne zaman bitecek?
Büyük savaş ne zaman çıkacak?
Şu olay kıyamet alameti mi?
Fakat insanın öncelikle düşünmesi gereken kendi kıyametidir.
Ben ne zaman öleceğim?
Bunu biliyor muyum?
Hayır.
Belki elli yıl sonra… Belki on yıl sonra… Belki bir yıl sonra… Belki yarın… Belki de bu gece…
Hiçbirimiz bilmiyoruz.
Kıyamet yüz yıl sonra kopsa ne olur, bin yıl sonra kopsa ne olur?
Senin ölümün yarınsa senin kıyametin yarındır.
Öyleyse mesele kıyametin tarihini öğrenmek değil, ona hazırlanabilmektir.
GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ
Bir sonraki ayette Peygamberimize şöyle söylemesi emrediliyor:
“De ki: Allah dilemedikçe ben kendime ne bir fayda sağlayabilirim ne de bir zararı uzaklaştırabilirim. Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben iman eden bir toplum için yalnızca bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
Ayet çok açık.
Peygamberimiz bile gaybı bilmediğini söylüyor.
Gelecekte ne olacağını bilmiyor.
Kıyametin ne zaman kopacağını bilmiyor.
Başına ne zaman bir zarar geleceğini bilmiyor.
Eğer gaybı bilseydi kendisine zarar verecek şeylerden uzak dururdu.
Uhud’da yaralanmazdı.
Hicret etmek zorunda kalmazdı.
İftiralara, baskılara ve sıkıntılara maruz kalmazdı.
Demek ki Peygamber de bir insandır.
Onun görevi gaybı anlatmak değil, Allah’ın ayetlerini insanlara ulaştırmaktır.
Bu nedenle kim gelecekle ilgili kesin tarihler veriyorsa, kıyametin zamanını bildiğini söylüyorsa veya Allah’ın bildirmediği konularda kesin hükümler kuruyorsa dikkatli olmak gerekir.
Çünkü ölçümüz insanlar, rivayetler veya kitaplar değil; Kur’an’dır.
GELECEĞİ KONTROL EDEMEYİZ
Kardeşlerim…
İnsan geleceğini garanti altına almak istiyor.
Evimi alayım. Arabamı alayım. Sigortamı yaptırayım. Emekliliğim garanti olsun. Bankada param bulunsun.
Tedbir almak gerekir.
Fakat insan tedbiri ilahlaştırmamalıdır.
Çünkü her şeyi garanti altına aldığını zanneden bir insanın hayatı bir gecede değişebilir.
Deprem olabilir. Hastalık gelebilir. İşini kaybedebilir. Bir yakını hata yapabilir. Piyasa değişebilir. Şirketi batabilir.
Biz gaybı bilmiyoruz.
Yarın bize fayda mı gelecek, zarar mı gelecek bilmiyoruz.
Bazen çok kötü gördüğümüz bir olay bizim için hayra dönüşebilir.
Bazen de çok güzel sandığımız bir şey ağır bir imtihan olabilir.
İnsan işini kaybedebilir.
“Mahvoldum.” der.
Fakat o işten ayrılması onu haramdan kurtarabilir.
Bir insan iflas edebilir.
“Her şeyi yanlış yaptım.” diyerek kendisini yiyip bitirebilir.
Hâlbuki bu olay onun Rabbine dönmesine, kibirden kurtulmasına ve hayatını yeniden kurmasına vesile olabilir.
Bir evlilikte sıkıntı yaşayabilir.
“Keşke hiç evlenmeseydim.” diyebilir.
Fakat o süreçte sabrı, sınırı, teslimiyeti ve kendisini tanımayı öğrenebilir.
Biz olayın yalnızca bugünkü yüzünü görüyoruz.
Allah ise başlangıcını, devamını ve sonucunu biliyor.
KÖTÜ SONUÇLARIN SEBEPLERİNİ DEĞİŞTİRMEK
Kur’an ayetleri bize sebep-sonuç ilişkisini öğretir.
Bir sonuç kötü ise sebeplere bakmamız gerekir.
İnsan bir eve sahip olabilir. Arabaya sahip olabilir. İşe sahip olabilir. Eşe ve çocuklara sahip olabilir.
Fakat bu sonuçlara ulaşırken oluşturduğu sebepler batılsa huzur bulamaz.
Faizle, haksızlıkla, yalanla, kul hakkıyla ve haramla ulaştığı sonuçların içinde bereket olmaz.
Dışarıdan evi vardır ama huzuru yoktur.
Arabası vardır ama gönlü dardır.
Çocukları vardır ama iletişimleri yoktur.
Eşi vardır ama sevgisi yoktur.
Parası vardır ama tadı yoktur.
Bu, bütün malzemeleri bulunan fakat tuzu ve ölçüsü bozuk bir yemek gibidir.
Görüntüsü güzeldir ama yenmez.
Çünkü mizan bozulmuştur.
İnsan kötü sonucu değiştirmek istiyorsa önce sebebi değiştirmelidir.
Yalanı bırakmalıdır. Haksızlığı bırakmalıdır. Faizi bırakmalıdır. İsrafı bırakmalıdır. Kibri bırakmalıdır. Kul hakkından dönmelidir.
Sonra dua etmeli, tövbe etmeli, çalışmalı ve bedel ödemelidir.
EŞ VE ÇOCUK BİR NİMETTİR, FAKAT AYNI ZAMANDA SINAVDIR
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Sizi bir tek nefisten yaratan ve onunla huzur bulsun diye eşini de ondan var eden O’dur.”
Demek ki evliliğin amacı yalnızca haz almak değildir.
Huzur bulmaktır.
Fakat kadın ve erkek birbirinin aynı değildir.
Birbirlerinin zıttı ve tamamlayıcısıdır.
Bu nedenle eşler birbirlerinden farklı düşünebilir.
Birisi daha duygusal olabilir. Diğeri daha mantıklı olabilir. Birisi konuşmak ister. Diğeri susmak ister. Birisi hızlı karar verir. Diğeri düşünmek ister.
İnsan eşini kendisine benzetmeye çalıştığında huzur bozulur.
“Benim gibi düşünsün.” “Benim gibi davransın.” “Benim istediğim gibi olsun.”
Hayır.
O senin aynın değil, eşindir.
Ayetin devamında eşler çocuk sahibi olmak için dua ediyor:
“Bize sağlıklı ve salih bir çocuk verirsen mutlaka şükredenlerden olacağız.”
Fakat çocuk verildiğinde bazı insanlar çocuğunu Allah’a ortak koşmaya başlıyor.
Bu nasıl oluyor?
Çocuk hayatının merkezine yerleşiyor.
Allah’ın emri ikinci plana atılıyor.
Çocuk üzülmesin diye yanlışına yanlış denilmiyor.
Çocuk başarılı olsun diye haram normal görülüyor.
Çocuk para kazansın diye ahlak önemsenmiyor.
Çocuk istediği bölümü kazansın diye ailede huzur bırakılmıyor.
İnsan namazını, dersini, ibadetini, sorumluluğunu çocuğu için terk ediyor.
Bir süre sonra çocuk nimet olmaktan çıkıp ilah hâline geliyor.
Hâlbuki mal da çocuk da yalnızca nimet değildir; aynı zamanda ağır bir imtihandır.
SIKINTI GELİNCE ALLAH’I HATIRLAMAK
İnsan bolluk içindeyken kendisini güçlü zannediyor.
Fakat uçakta küçük bir sarsıntı başladığında bütün kibri gidiyor.
Uçak türbülansa girince insan:
“Allah’ım beni kurtar!”
demeye başlıyor.
Denizde boğulma tehlikesi yaşayan kişi Allah’a yalvarıyor.
Doktor ağır bir hastalık söylediğinde insan dua etmeye başlıyor.
Çünkü fıtratında Rabbini bilme bilgisi var.
Sorun bilmemesi değil; unutmasıdır.
İnsan rahatlayınca tekrar eski hayatına dönüyor.
Rabbimiz bizi zaman zaman sıkıntılarla uyarıyor.
Amaç bizi yok etmek değil, uyandırmaktır.
Musibet geldiğinde yalnızca:
“Bu neden benim başıma geldi?”
demek yerine şunu da sormalıyız:
“Rabbim bana burada ne gösteriyor?”
“Ben hangi konuda sınırı aştım?”
“Hangi konuda yanlış sebep oluşturdum?”
“Neyi ilah edindim?”
“Neye aşırı bağlandım?”
“Benden neyi bırakmam isteniyor?”
BİZİM GÖREVİMİZ
Peygamberimiz:
“Ben yalnızca bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
diyor.
Bizim de görevimiz budur.
İnsanlara doğruyu anlatacağız.
Güzel örnek olacağız.
Hak ile batılı göstereceğiz.
Fakat kimseyi zorla değiştiremeyiz.
İnsan haramı seçerse sonucunun ne olacağını anlatacağız.
Helali, doğruluğu, dürüstlüğü, salih ameli ve adaleti seçerse kazanacağı sonucu müjdeleyeceğiz.
Fakat seçimi insanın kendisi yapacak.
Çünkü iman zorla olmaz.
Şükür zorla olmaz.
Teşekkür zorla olmaz.
Salih amel zorla olmaz.
İnsan seçimini yapar ve seçiminin bedelini öder.
KAPANIŞ
Kardeşlerim…
Bugün kendimize şu soruları soralım:
Ben gerçekten görüyor muyum, yoksa sadece bakıyor muyum?
Güneşi görüyorum ama onun sahibini düşünüyor muyum?
Nimetleri kullanıyorum ama şükrediyor muyum?
Cenazelere gidiyorum ama kendi ölümümü hatırlıyor muyum?
Geleceğimi garanti altına almaya çalışırken Allah’a güvenmeyi unutuyor muyum?
Eşimi ve çocuklarımı nimet olarak mı görüyorum, yoksa onları hayatımın ilahı hâline mi getiriyorum?
Başımıza gelen sıkıntılarda yalnızca şikâyet mi ediyoruz, yoksa işareti okuyup kendimizi düzeltiyor muyuz?
Unutmayalım:
Gaybı bilmiyoruz.
Yarının ne getireceğini bilmiyoruz.
Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz.
Fakat bugün ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.
Doğru olacağız. Dürüst olacağız. Salih amel işleyeceğiz. Kul hakkından sakınacağız. Helal sebepler oluşturacağız. Şükredeceğiz. Tövbe edeceğiz. Çalışacağız. Bedel ödeyeceğiz. Sonucu Rabbimize bırakacağız.
Rabbim göğsümüzü ve sadrımızı genişletsin.
Bilincimizi açsın.
Hakkı hak olarak görüp ona uyanlardan, batılı batıl olarak görüp ondan uzaklaşanlardan eylesin.
Bizi kendimize bırakmasın.
Nimetlerle de sıkıntılarla da imtihan edildiğimizde mizanı koruyabilmeyi nasip etsin.
Sıddık olarak yaşayıp salih kullardan olarak huzuruna çıkabilmeyi nasip etsin.
Âmin.
