Haksızlık Karşısında Gerçeği Ortaya Çıkarmak
Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim, Hz. Yusuf kıssasında nerede kalmıştık?
Hükümdar bir rüya görmüş, fakat çevresindeki insanlar bu rüyayı doğru şekilde yorumlayamamıştı. Daha sonra zindanda bulunan Hz. Yusuf’a ulaşılmış ve Yusuf, hükümdarın rüyasını hiçbir karşılık istemeden yorumlamıştı.
Rüyanın yalnızca anlamını söylememiş, yaklaşmakta olan ekonomik krize karşı nasıl tedbir alınması gerektiğini de anlatmıştı. Bunun üzerine hükümdar:
“Onu bana getirin.” dedi.
Hükümdarın elçisi zindana gelerek Yusuf’u çağırdı. Fakat Hz. Yusuf hemen zindandan çıkmadı. Elçiye şöyle dedi:
“Efendine dön ve ellerini kesen kadınların durumunun ne olduğunu ona sor. Şüphesiz Rabbim onların hilesini hakkıyla bilendir.”
Burada çok önemli bir ders var.
Sıkıntıdan kurtulmak mı, gerçeği ortaya çıkarmak mı?
Hz. Yusuf yıllardır zindandaydı. Haksızlığa uğramış, iftiraya maruz kalmış ve işlemediği bir suçtan dolayı özgürlüğünü kaybetmişti.
Şimdi önüne büyük bir fırsat çıkmıştı. Hükümdar kendisini çağırıyordu. Birçok insan onun yerinde olsa:
“Beni buradan çıkarsınlar da gerisi önemli değil.” derdi.
Fakat Yusuf böyle davranmadı.
Çünkü onun amacı yalnızca zindandan çıkmak değildi. Üzerine atılan iftiranın da ortaya çıkarılması gerekiyordu. İnsanların zihninde:
“Acaba Yusuf gerçekten suçlu muydu?” sorusu kalmamalıydı.
Yusuf zindandan suçlu bir insan gibi çıkmak istemedi. Gerçek ortaya çıktıktan sonra çıkmak istedi.
Bu bize şunu öğretiyor:
Bir sorun halının altına süpürüldüğünde çözülmüş olmaz. Sadece ertelenmiş olur.
Bazen eşimiz, çocuğumuz, kardeşimiz, ortağımız veya bir müşterimiz bize yanlış yapıyor. Bir süre sonra yeniden yanımıza geliyor. Biz de ilişki bozulmasın diye hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz.
“Boş ver, geçmişte kaldı.”
“Şimdi yeniden problem çıkarmayalım.”
“Ailemiz dağılmasın.”
“İş kaçmasın.”
“Müşteriyi kaybetmeyelim.”
diyoruz.
Fakat ortada çözülmemiş bir haksızlık varsa önce o konunun konuşulması gerekir.
Karşımızdaki kişiye:
“Sen bana böyle bir yanlış yaptın. Bu konuyu çözmeden hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyiz.”
diyebilmeliyiz.
Bu kin tutmak değildir. İntikam almak da değildir. Bu, hakkı ve batılı birbirinden ayırmaktır.
Yanlışın bedeli gösterilmezse yanlış tekrar edilir
Bir çocuk hata yaptığında hiçbir karşılık görmezse yaptığı şeyin yanlış olduğunu düşünmeyebilir.
Çocuk size yalan söyledi. Siz bunu fark ettiniz ama:
“Çocuktur, olur böyle şeyler.”
deyip geçtiniz.
Çocuk ne öğrenir?
“Demek ki yalan söylememin ciddi bir sonucu yok.”
Bir müşteri sizden ürün aldı, borcunu ödemedi, size zarar verdi. Üç yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden sipariş vermek istedi.
Siz de paraya ihtiyacınız olduğu için yeniden çalışmaya başladınız.
Bu durumda o müşteriye ne öğretmiş olursunuz?
“Ben geçmişte bunun hakkını yedim ama yine de benimle çalışıyor. Demek ki yaptığımın bir bedeli yok.”
Bu yüzden sınır koymak gerekir.
“Önce geçmişteki borcunu kapat. Önce yaptığın haksızlığı düzelt. Ondan sonra yeni bir ilişkiyi konuşabiliriz.”
diyebilmeliyiz.
Aksi hâlde sahte bir ilişki kurulur. Tarafların ikisi de kazandığını zanneder ama aslında ikisi de kaybeder.
Biri:
“Eski borcumu ödemedim, yine de bana mal veriyor.”
diye kendini kârda görür.
Diğeri:
“Eski borcunu ödemedi ama yeni işlerden para kazanıyorum.”
diye kendini kârda görür.
Fakat hak ve adalet bozulduğu için ikisi de zarardadır.
Baskı altında doğru kalabilmek
Hz. Yusuf’un üzerinde büyük bir baskı vardı.
Zindandaydı. Özgürlüğüne kavuşmak istiyordu. Hükümdarın daveti belki de hayatındaki en büyük fırsattı.
Buna rağmen:
“Önce beni temize çıkarın.”
dedi.
Doğru olmak, rahat zamanda kolaydır. Asıl mesele baskı altındayken doğru kalabilmektir.
Paraya ihtiyacınız yokken yanlış müşteriyi reddetmek kolaydır. Fakat maaşları ödemeniz gerekiyorsa, borcunuz varsa ve o müşterinin getireceği paraya ihtiyaç duyuyorsanız sınav orada başlar.
Aileden baskı gelmediği zaman hakkı söylemek kolaydır. Fakat anneniz, babanız veya kardeşleriniz:
“Boş ver, bu konuyu kapat.”
dediğinde doğruyu savunmak zorlaşır.
İşte insanın sıddık olup olmadığı böyle zamanlarda ortaya çıkar.
Sıddık olmak yalnızca doğruyu bilmek değildir. Baskı altında da doğru davranabilmektir.
Her bildiğini anlatmak doğru değildir
Yusuf, hükümdarın rüyasını yorumladı. Fakat bunu yaparken pazarlık yapmadı:
“Rüyayı yorumlarım ama beni zindandan çıkaracaksınız.”
demedi.
Bilgisini doğru yerde ve doğru niyetle kullandı.
Burada başka bir dengeyi de bilmemiz gerekiyor. Faydalı bilgiyi paylaşmak güzeldir ama her bildiğimizi herkese anlatmak zorunda değiliz.
Bazı insanlar bir işin bütün detaylarını öğrenir, sonra o bilgiyi kullanarak başka bir yere gider. Sizin yıllarca bedel ödeyerek öğrendiğiniz şeyi hiçbir emek vermeden almak ister.
Bilginin de bir hak edişi vardır.
Çok konuşmak ve her şeyi anlatmak bazen karşı tarafın fitnesini artırabilir. İnsan, karşısındaki kişinin seviyesini, niyetini ve o bilgiyi ne için istediğini değerlendirmelidir.
Susmak gereken yerde susmak da bir ilimdir.
Her doğru her yerde söylenmez. Her bilgi, onu taşıyamayacak insana verilmez.
Gerçek sonunda ortaya çıktı
Hükümdar kadınları çağırarak:
“Yusuf’tan murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi?” diye sordu.
Kadınlar:
“Haşa! Biz onun hiçbir kötülüğünü görmedik.” dediler.
Azizin hanımı da gerçeği itiraf etti:
“Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ondan ben murat almak istedim. Şüphesiz Yusuf doğru söyleyenlerdendir.”
Yıllar sonra gerçek ortaya çıktı.
Yusuf bağırıp çağırmadı. İnsanları tehdit etmedi. Herkesten intikam almaya çalışmadı. Fakat doğrudan da vazgeçmedi.
Günün sonunda doğruluğu ortaya çıktı.
İnsanlar size iftira atabilir. Sizi kötü gösterebilir. Hakkınızda yalanlar söyleyebilir. Hatta doğru olduğunuz hâlde bir süre kaybedebilirsiniz.
Yusuf doğru olduğu için zindana girdi. Fakat yine doğruluğu sayesinde hükümdarın güvenini kazandı.
Demek ki doğruluk bazen başlangıçta kaybettirir gibi görünür; fakat sonunda insanın gerçek değerini ortaya çıkarır.
Nefis hemen kazanmak ister. Yarını ve ahireti düşünmez.
“Şimdi kaybetmeyeyim.”
“Bu müşteri kaçmasın.”
“Bu ilişki bozulmasın.”
“Bu insan bana küsmemiş olsun.”
der.
Fakat insan anlık kazanç uğruna doğruluğundan vazgeçerse gelecekte çok daha büyük kayıplar yaşayabilir.
“Allah hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmaz”
Hz. Yusuf şöyle dedi:
“Bu, azizin yokluğunda kendisine hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin tuzaklarını başarıya ulaştırmayacağını bilmesi içindi.”
Buradaki ölçü çok açıktır:
Hainlik üzerine kurulan bir düzen kalıcı olmaz.
İnsan bir süre insanları kandırabilir. Bir süre borcunu ödemeyebilir. Yalanla para kazanabilir. İnsanların güvenini kötüye kullanabilir.
Fakat bu, gerçek bir başarı değildir.
Haram yoldan gelen para, yalanla kurulan ilişki ve haksızlıkla kazanılan makam insanı yükseltmez. Yalnızca düşüşünü erteler.
Bir insan size haksızlık yaptığında hemen karşılık vermek zorunda değilsiniz. Fakat bu, haksızlığı doğru kabul edeceğiniz anlamına gelmez.
Bazen geri çekilirsiniz. Sabredersiniz. Allah’a bırakırsınız. Ancak hakkı batıl, batılı da hak gibi göstermemelisiniz.
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum”
Ardından şu önemli ifade geliyor:
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç nefis, kötülüğü çokça emreder.”
Hz. Yusuf kendi doğruluğu ortaya çıktıktan sonra bile:
“Ben mükemmelim. Benim nefsim tertemizdir.”
demiyor.
Bu çok önemli bir bilinçtir.
İnsan bir konuda haklı olabilir ama bu, onun her konuda haklı olduğu anlamına gelmez.
Bir insan bugün dürüst davranabilir ama yarın nefsine yenilebilir.
Bu nedenle hiç kimse:
“Benim kalbim temiz.”
“Ben asla yanlış yapmam.”
“Benim niyetim her zaman iyidir.”
dememelidir.
Nefis cennette bile ister.
Âdem ve eşi cennetteydiler. Her türlü nimet içindeydiler. Buna rağmen yasaklanan ağaca yöneldiler.
Demek ki nefsin istekleri hiçbir zaman tamamen bitmez. İnsanın görevi nefsini yok etmek değil, onu ilimle ve mizanla yönetmektir.
İnsan yalnızca nefsine yönelirse aşırılaşır. Her şeyi kontrol etmek, her şeyi elde etmek ve herkes tarafından takdir edilmek ister.
İnsan yalnızca başkalarına yönelirse bu defa kendisini yok sayar. Herkesi memnun etmeye çalışır, sınırlarını kaybeder ve insanların oyuncağı hâline gelir.
Doğru olan mizandır.
Ne kendini ilahlaştıracaksın ne de kendini değersizleştireceksin.
Güven makamdan önce gelir
Hükümdar, Yusuf’un doğruluğunu ve güvenilirliğini gördükten sonra:
“Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim.” dedi.
Yusuf hükümdarla konuşunca hükümdar:
“Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin.” dedi.
Dikkat edin, Yusuf’un öncelikle güvenilirliği ortaya çıkıyor.
Bir insanın bilgili olması tek başına yetmez. Güvenilir değilse bilgisi insanlara zarar verebilir.
Bir yönetici, öğretmen, tüccar, doktor veya din anlatıcısı çok bilgili olabilir. Fakat dürüst değilse sahip olduğu bilgiyi kendi çıkarı için kullanabilir.
Bu yüzden makam verilecek kişide önce güven aranmalıdır.
Akrabalık, arkadaşlık veya siyasi yakınlık yeterli değildir.
Bir göreve o işi bilen, dürüst, adil ve güvenilir insan getirilmelidir.
Yusuf hükümdarın kardeşi veya akrabası değildi. Fakat doğru, bilgili ve güvenilir olduğu için göreve getirildi.
Toplumların bozulmasının sebeplerinden biri, işi ehline vermemektir.
İşin başına bilen değil, tanıdık olan getirilirse sistem bozulur.
“Beni ülkenin hazinelerinin başına getir”
Hz. Yusuf şöyle dedi:
“Beni ülkenin hazinelerinin başına getir. Çünkü ben iyi koruyan ve bilen biriyim.”
Burada Yusuf makam istemiyor. Sorumluluk istiyor.
Yaklaşmakta olan büyük bir kıtlık var. İnsanların aç kalmaması ve ülkenin kaynaklarının doğru yönetilmesi gerekiyor.
Yusuf:
“Bu görevi bana verin; çünkü bu işi koruyabilecek bilgiye ve güvenilirliğe sahibim.”
diyor.
Bir görevi istemek her zaman kötü değildir. İnsan gerçekten ehilse ve topluma fayda sağlayacaksa sorumluluk alabilir.
Fakat burada niyet önemlidir.
Makamı güç, şöhret ve para için mi istiyorsunuz?
Yoksa insanların hakkını korumak ve topluma hizmet etmek için mi?
Yusuf’un hayatı onun niyetini zaten göstermişti. O, makam uğruna doğruluğundan vazgeçmedi. Tam tersine doğruluğu sayesinde makama geldi.
Muhsin olmanın karşılığı
Allah şöyle bildiriyor:
“Böylece Yusuf’a ülkede imkân ve iktidar verdik. Dilediği yerde yerleşiyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize ulaştırırız ve güzel davrananların ödülünü zayi etmeyiz.”
Yusuf önce kuyuya atıldı.
Sonra köle olarak satıldı.
Ardından iftiraya uğradı.
Daha sonra zindana girdi.
Dışarıdan bakıldığında sürekli düşüyor gibiydi. Fakat her düştüğü yer onu yeni bir seviyeye hazırladı.
Kuyu onu saraya götürdü.
Saraydaki sınav zindana götürdü.
Zindan hükümdara götürdü.
Hükümdarın yanında ise ülkenin yönetiminde söz sahibi oldu.
Demek ki bugün yaşadığınız sıkıntıya yalnızca bulunduğunuz yerden bakmamalısınız.
Siz bir kuyu görüyor olabilirsiniz ama Allah o kuyudan çıkacak yolu biliyor.
Siz bir zindan görüyor olabilirsiniz ama o zindan sizi gelecekteki görevinize hazırlıyor olabilir.
Buradaki asıl mesele, hangi şart altında olursanız olun muhsin, sadık ve sıddık kalabilmektir.
Asıl hayırlı olan ahiret ödülüdür
Ayetlerin sonunda Allah bizi yeniden uyarıyor:
“İman eden ve takvalı davrananlar için ahiret ödülü daha hayırlıdır.”
İnsan Yusuf’un ulaştığı makama bakınca hemen iktidara, servete ve güce odaklanabilir.
“Yusuf sonunda ülkenin hazinelerinin başına geçti.”
diyebiliriz.
Fakat Allah dikkatimizi makamdan ahirete çeviriyor.
Yusuf’un asıl kazancı devlet yönetiminde söz sahibi olması değildir. Onun asıl kazancı doğruluğunu, imanını ve takvasını koruyarak ahiretini kazanmasıdır.
Çünkü dünyadaki bütün makamlar geçicidir.
Bugün yönetici olursunuz, yarın göreviniz biter.
Bugün zenginsinizdir, yarın malınız azalabilir.
Bugün insanlar sizi över, yarın unutabilir.
Fakat Allah katında kazandığınız değer kalıcıdır.
Bu nedenle ayette yalnızca Yusuf’un iktidarına değil, onun muhsin oluşuna odaklanmalıyız.
Yalanın normalleşmesi
Bugün toplumdaki en büyük tehlikelerden biri yalanın normalleşmesidir.
İnsanlar küçük yalanları önemsemiyor.
“Bundan ne olacak?”
“Herkes yapıyor.”
“Ticaretin kuralı böyle.”
“Hayatın gerçeği bu.”
diyorlar.
Hayır, bu hayatın gerçeği değildir. Bu hayatın sahtesidir.
Batıl, normalleştiği zaman hak gibi görünmeye başlar.
Bir tüccarın yalan söylediğini biliyoruz ama bizimle alışveriş yaptığı ve para kazandırdığı için önemsemiyoruz.
Bir arkadaşımızın insanları aldattığını biliyoruz ama:
“Onun özel hayatı.”
diyerek geçiyoruz.
Çocuğumuzun yalanını yakalıyoruz ama üzerine gitmiyoruz.
Böylece yalan toplumun içine yerleşiyor.
Sonra eşler birbirlerine güvenmiyor, çocuklar anne babalarına güvenmiyor, müşteriler esnafa güvenmiyor ve toplumdaki bütün ilişkiler sahteleşiyor.
Güven bir anda yok olmaz. Küçük yalanlarla yavaş yavaş tükenir.
Ticarette dürüstlük
Ticarette yalnızca ürünün güzel taraflarını anlatmak dürüstlük değildir.
Ürünün bilmeniz gereken dezavantajları varsa onları da söylemelisiniz.
Müşteri parlak kaplamalı bir ürün istiyorsa ama bu kaplamanın yanlış temizlik ürünleriyle kolayca zarar görebileceğini biliyorsanız bunu anlatmanız gerekir.
Müşterinin morali bozulabilir. Satıştan vazgeçebilir. Başka bir satıcıya gidebilir.
Fakat siz gerçeği söylemek zorundasınız.
Belki o gün satışı kaybedersiniz ama güven kazanırsınız.
Müşteri başka yerden ürün alır ve sonradan sizin doğru söylediğinizi görürse yeniden size gelir.
Çünkü ticarette kalıcı olan yalnızca ürün değildir. Güvendir.
Gösterişli bir mağaza, pahalı bir araba veya güzel bir kıyafet insanlara geçici bir izlenim verebilir. Fakat uzun süreli ticareti sağlayan şey doğruluk ve güvenilirliktir.
Süreklilik dürüstlükle oluşur.
Bir alanda ustalaşmak
Ticarette ve hayatta sürekliliğin başka bir şartı da odaklanmaktır.
İnsan aynı anda her işi yapmaya çalışırsa hiçbirinde ustalaşamayabilir.
Allah insana her konuda sınırsız bir kapasite vermemiştir.
Bir alanda emek vermek, bedel ödemek, sabretmek ve ustalaşmak gerekir.
Küçük işi önemsemeyen büyük işi sürdüremez.
Disiplin olmadan süreklilik olmaz.
Süreklilik olmadan da gerçek başarı meydana gelmez.
Bu nedenle önce bir alanda netleşmek, o işi hakkıyla öğrenmek ve en iyi şekilde yapmaya çalışmak gerekir.
Sonuç
Hz. Yusuf’un bu ayetlerde bize öğrettiği temel ölçüler şunlardır:
Sıkıntıdan kurtulmak uğruna gerçeği örtme.
Sana yapılan haksızlığı kinle değil, adaletle ortaya çıkar.
Baskı altında bile doğruluktan vazgeçme.
Her bildiğini herkese anlatma; bilginin de bir hak edişi olduğunu bil.
Nefsini tamamen temiz görme; onu ilim ve mizanla yönet.
Görevi ehline ver.
Makamı çıkar için değil, hizmet için iste.
Anlık kazanca değil, işin sonuna ve ahirete bak.
Yalanı küçük görme ve normalleştirme.
Ticarette önce güven kazan.
Bir alanda emek ver, sabret ve ustalaş.
Yusuf başlangıçta kaybetmiş gibi görünüyordu. Fakat doğruluğunu kaybetmediği için günün sonunda hem insanların güvenini hem de Allah’ın rızasını kazandı.
Bizim de hayatımızdaki asıl soru şudur:
Bir şeyleri kazanmak için doğruluğumuzdan mı vazgeçeceğiz, yoksa geçici olarak kaybetmeyi göze alıp sıddık kullardan mı olacağız?
Rabbim bizleri baskı altında da doğru kalan, hakkı hak, batılı batıl olarak görebilen, güvenilir, sadık, sıddık ve muhsin kullarından eylesin.
Rabbim nefsimizi ilimle ve mizanla yönetebilmeyi, dünyadaki geçici kazançlar uğruna ahiretimizi kaybetmemeyi nasip etsin.
En doğrusunu Allah bilir.
Allah’a emanet olun.
