Dünya Dar Gelirse, Allah’ın Yeryüzü Geniştir

 

ANKEBÛT SURESİ 56–58. AYETLER

Dünya Dar Gelirse, Allah’ın Yeryüzü Geniştir

Bismillahirrahmanirrahim.

Değerli dostlar…

Ankebût Suresi’nin 56. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim yeryüzüm geniştir. Öyleyse yalnız bana kulluk edin.”

Bu ayeti yalnızca bir şehirden başka bir şehre, bir ülkeden başka bir ülkeye göç etmek şeklinde anlamayalım.

Elbette ayetin indiği ortamda, imanını yaşamasına izin verilmeyen, baskı altında bulunan insanlara bir hicret çağrısı vardır. Ama ayetin mesajı bundan çok daha geniştir.

Allah bize âdeta şöyle diyor:

“Bulunduğun yer seni benden uzaklaştırıyorsa, oraya mahkûm değilsin.”

“Bulunduğun çevre seni bozuyorsa, o çevre kaderin değildir.”

“İçinde olduğun düzen sana haramı normal, zulmü meşru, yalanı gerekli gösteriyorsa, orada kalmak zorunda değilsin.”

Çünkü Allah’ın yeryüzü geniştir.

Bazen insan bir şehre değil, bir alışkanlığa mahkûm olur.

Bazen bir eve değil, yanlış bir ilişkiye mahkûm olur.

Bazen bir işyerine değil, paraya bağımlı hâle gelir.

Der ki:

“Bu işi bırakırsam ne yerim?”

“Bu arkadaşlardan ayrılırsam yalnız kalırım.”

“Bu ilişkiden çıkarsam bir daha kimseyi bulamam.”

“Bu müşteriyi kaybedersem para kazanamam.”

İşte ayet burada zihnimizi açıyor:

“Kulum, seni rızıklandıran işyeri değil, patrondur değil, müşteri değildir. Seni rızıklandıran Allah’tır.”

Ama burada dengeyi de iyi kuralım.

Allah’ın yeryüzü geniştir demek, her sıkıldığımızda kaçmak değildir.

Bir evlilikte küçük bir tartışma oldu, hemen ayrıl.

İşyerinde patron uyardı, hemen işi bırak.

Bir arkadaşımız bize yanlışımızı söyledi, hemen çevremizi değiştirelim…

Hayır.

Bu da mizana aykırıdır.

Önce insan kendisine soracak:

“Ben gerçekten zulümden mi kaçıyorum, yoksa sorumluluktan mı kaçıyorum?”

“Bulunduğum ortam mı beni bozuyor, yoksa ben nefsimin istediği hayatı mı arıyorum?”

Çünkü hicret, keyiften kaçmak değildir.

Hicret; batıldan hakka, haramdan helale, tembellikten çalışmaya, zulümden adalete doğru yürümektir.

Hicret bedel ister.

Mekke’den Medine’ye hicret eden insanlar evlerini, mallarını, alıştıkları düzenlerini geride bıraktılar.

Bugün ise insan sigarayı bırakamıyor.

Yanlış arkadaş çevresini bırakamıyor.

Haram kazancı bırakamıyor.

Kendisine zarar veren sosyal medya hesabını bile kapatamıyor.

Sonra da:

“Ben Allah’a inanıyorum.” diyor.

Ankebût Suresi’nin ilk ayetlerinde ne öğrenmiştik?

“İnsanlar, iman ettik demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi zannettiler?”

İman yalnızca söz değildir.

İman, gerektiği zaman yer değiştirmektir.

Gerektiği zaman alışkanlığını değiştirmektir.

Gerektiği zaman para kaybetmeyi göze almaktır.

Gerektiği zaman bir dost çevresinden ayrılmaktır.

Gerektiği zaman yalnız kalmayı göze almaktır.

Çünkü insan, Allah’a kulluk edemediği bir yerde rahat yaşıyor olsa bile gerçekte rahat değildir.

Evi geniştir ama ruhu dardır.

Parası çoktur ama vicdanı sıkışmıştır.

Çevresi kalabalıktır ama Allah’tan uzaklaşmıştır.

Allah da diyor ki:

“Benim yeryüzüm geniştir.”

Yani:

“Batıla mahkûm değilsin.”

“Günaha mahkûm değilsin.”

“Yanlışlarına mahkûm değilsin.”

“Kaderim böyle.” diyerek oturma.

Kalk.

Çaba göster.

Bedel öde.

Yolunu değiştir.

Sonra 57. ayet geliyor:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.”

Neden yeryüzünün genişliğinden söz ettikten hemen sonra ölüm geliyor?

Çünkü insan çoğu zaman yanlış yerde kalmasının bahanesini dünya üzerinden kuruyor.

“Evimi bırakamam.”

“Malımı kaybedemem.”

“Makamımı terk edemem.”

“Çevrem ne der?”

“İnsanlar beni dışlar.”

Rabbimiz de hemen hatırlatıyor:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

Yani sen bugün malını kaybetmemek için hakkı terk ediyorsun ama bir gün bütün malını zaten bırakacaksın.

İşini kaybetmemek için harama razı oluyorsun ama bir gün o işyerine son kez bakacaksın.

İnsanların seni dışlamasından korkuyorsun ama bir gün onların tamamından ayrılacaksın.

Bugün “Onsuz yaşayamam.” dediğin insan, bir gün senin mezarından evine dönecek.

Sen ise amelinle baş başa kalacaksın.

Bir insan düşünün…

Otuz yıl boyunca daha büyük bir ev almak için çalışmış.

Çocuklarıyla oturmamış.

Eşiyle konuşmamış.

Anne babasına zaman ayırmamış.

Namazını, kulluğunu, ahiret hazırlığını sürekli ertelemiş.

Sonunda büyük evi almış.

Ama birkaç ay sonra ölmüş.

Şimdi o evde başkaları oturuyor.

Kendisi ise yaptığı amellerle baş başa.

Demek ki mesele ev sahibi olmak değil.

Mesele, evin içinde nasıl bir insan olduğundur.

Mesele para kazanmak değil.

Mesele, parayı nasıl kazandığın ve nerede harcadığındır.

Mesele uzun yaşamak değil.

Mesele, yaşadığın ömrü neyle doldurduğundur.

Ölüm hayatı değersizleştirmez.

Tam tersine, hayatı değerli kılar.

Bir sınavın süresiz olduğunu düşünseniz, kimse soruları çözmek için acele etmez.

Ama sınavın bir bitiş saati varsa, insan vaktini dikkatli kullanır.

Dünya hayatının da bir bitiş saati var.

Ne zaman biteceğini bilmiyoruz.

İşte bu yüzden kul hakkını ödemeyi ertelememeliyiz.

Özür dilemeyi ertelememeliyiz.

Anne babamızı aramayı ertelememeliyiz.

Salih amel işlemeyi ertelememeliyiz.

Ama burada da bir mizan vardır.

Dünyalık için acele etmeyeceğiz.

Hayırda ise gecikmeyeceğiz.

İnsan bugün yeni telefonu hemen almak istiyor.

Yeni arabaya hemen binmek istiyor.

Bir anda zengin olmak istiyor.

Bir anda tanınmak istiyor.

Fakat konu borcunu ödemeye, tevbe etmeye, kul hakkını gidermeye gelince:

“Daha sonra yaparım.” diyor.

İşte mizan bozuluyor.

Dünya için acele, ahiret için erteleme…

Kur’an ise bunu tersine çeviriyor.

Dünya konusunda sabırlı ol.

Hak konusunda acele et.

Ardından 58. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. Orada ebedî kalacaklardır. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.”

Dikkat edin.

Ayet yalnızca “iman edenler” demiyor.

“İman edip salih amel işleyenler” diyor.

Çünkü bizim derslerimizde sürekli söylediğimiz gibi:

Söz yeterli değildir.

Bir personel patronuna:

“Ben size çok inanıyorum, sizi çok seviyorum.” dese…

Ama işe geç gelse, görevini yapmasa, müşteriyi mağdur etse, şirketin kurallarına uymasa…

Patron ona ne der?

“Senin sevgin sözde kalmış.”

Eşinize:

“Seni seviyorum.” demeniz güzeldir.

Ama evin sorumluluğunu taşımıyorsanız, sadakat göstermiyorsanız, onun hakkını korumuyorsanız, sevgi sözü tek başına yetmez.

Allah’a iman ettiğini söylemek de böyledir.

İmanın salih amele dönüşmesi gerekir.

Yalan söylememek…

Kul hakkından kaçınmak…

Emanete sahip çıkmak…

Anne babaya iyilik yapmak…

Ticarette dürüst olmak…

Gücümüz yettiğince mazluma yardım etmek…

Bunların hepsi imanın görünür hâle gelmesidir.

Ayetin sonunda çok önemli bir ifade var:

“Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.”

Demek ki cennet tembellerin hayali değil, çalışanların mükâfatıdır.

Buradaki çalışma yalnızca bedenle çalışmak değildir.

Nefse karşı çalışmak…

Öfkeyi kontrol etmek…

Hasetten kurtulmak…

Kibirle mücadele etmek…

Haramdan uzak durmak…

Hakkı savunmak…

Sabretmek…

Her biri emektir.

Bir insan:

“Ben iyi olmak istiyorum.” diyebilir.

Ama iyi olmak istemekle iyi olunmaz.

İyi olmak için nefsinden bazı şeyleri kesmen gerekir.

Bazen susman gerekir.

Bazen özür dilemen gerekir.

Bazen hakkın olduğu hâlde affetmen gerekir.

Bazen sevdiğin bir şeyi Allah için bırakman gerekir.

Bazen de herkes giderken tek başına doğru yolda yürümeyi göze alman gerekir.

İşte bu, salih amel yolculuğudur.

  1. ayet bize:

“Yanlış yerde kalma.” diyor.

  1. ayet:

“Nasıl olsa bir gün ayrılacaksın.” diyor.

  1. ayet ise:

“Doğru yere yürür, imanını amelle ispat edersen, Allah sana kalıcı bir yurt verecek.” diyor.

Dünyada Allah için evini terk edene, Allah cennette köşk vaat ediyor.

Dünyada Allah için haram parayı terk edene, Allah tükenmeyen nimet vaat ediyor.

Dünyada Allah için yanlış çevreden ayrılana, Allah salihlerle beraberlik vaat ediyor.

Dünyada Allah için nefsinin geçici zevkini bırakan kişiye, Allah ebedî mutluluk vaat ediyor.

Şimdi kendimize soralım:

Ben hangi yanlış ortama mahkûm olduğumu düşünüyorum?

Hangi alışkanlığım için “Bunu bırakamam.” diyorum?

Hangi insanı, hangi işi, hangi parayı Allah’tan daha güvenli bir dayanak olarak görüyorum?

Ölüm bugün gelse, geride bırakamadığım için pişman olacağım şeyler neler?

İmanım hangi salih amellerle görünür hâle geliyor?

Yoksa imanım yalnızca dilimde mi kalıyor?

Değerli dostlar…

Allah’ın yeryüzü geniştir.

Rahmeti geniştir.

Tevbe kapısı geniştir.

Fakat ömür sınırlıdır.

Bu yüzden yanlış yerde ısrar etmeyelim.

Günaha alışmayalım.

Batıla kök salmayalım.

Dünya bize dar gelirse Allah’a doğru yürüyelim.

Çünkü her nefis ölümü tadacaktır.

Ve sonunda hepimiz Rabbimize döndürüleceğiz.

O gün yanımızda evimiz, arabamız, makamımız olmayacak.

İmanımız ve salih amellerimiz olacak.

Rabbim bizi, dünyada hakkı tercih edenlerden, bedel ödemekten kaçmayanlardan, imanını salih amelle doğrulayanlardan eylesin.

Âmin.

56–58. Ayetlerdeki Temel Kelimeler ve Birbirleriyle İlişkisi

56. Ayet

“Yâ ibâdiyellezîne âmenû”
“Ey iman eden kullarım!”

Burada önce iman vurgulanıyor. Allah’a iman etmek yalnızca “inandım” demek değil; gerektiğinde imanını korumak için bir tercihte bulunmaktır.

“İnne ardî vâsiatün”
“Şüphesiz benim yeryüzüm geniştir.”

Arz, yeryüzü; vâsia, geniş demektir. İnsan günaha, zulme, yanlış çevreye, haram kazanca mahkûm değildir. Allah’ın arzı da rahmeti de imkânları da geniştir.

“Fe iyyâye fa‘budûn”
“Öyleyse yalnız bana kulluk edin.”

Buradaki “iyyâye”, “yalnız bana” anlamını kuvvetlendirir. Yani kulluk; toprağa, mala, çevreye, aileye, patrona, topluma veya korkulara değil, yalnız Allah’a yapılmalıdır.

Ayetin kelime akışı şöyledir:

İman → yeryüzünün genişliği → hicret ve tercih → yalnız Allah’a kulluk


57. Ayet

“Küllü nefsin”
“Her nefis…”

Hiçbir insan bunun dışında değildir. Zengin-fakir, güçlü-zayıf, yönetici-halk; herkes aynı kanuna tabidir.

“Zâikatül mevt”
“Ölümü tadacaktır.”

Ayet “ölecektir” yerine “ölümü tadacaktır” diyor. Tatmak, doğrudan yaşamak ve karşılaşmak demektir. Ölüm uzaktan bilinen bir bilgi değil, her insanın bizzat karşılaşacağı bir hakikattir.

“Sümme ileynâ turceûn”
“Sonra bize döndürüleceksiniz.”

Rücû, geri dönmek demektir. İnsan başıboş bırakılmayacak; yaptıklarıyla birlikte Allah’a döndürülecektir.

Kelime akışı:

Nefis → ölüm → Allah’a dönüş → hesap

  1. ayette “Yeryüzü geniştir, kulluk için yer değiştir” denilmişti. 57. ayette ise:

“Zaten bir gün bulunduğun her yeri terk edeceksin.”

deniliyor.


58. Ayet

“Vellezîne âmenû”
“İman edenler…”

Yine imanla başlanıyor.

“Ve amilûs-sâlihât”
“Salih ameller işleyenler…”

Salih, doğru, yararlı, bozulanı düzelten, Allah’ın ölçüsüne uygun olan demektir. İman, amel ile görünür hâle gelir.

“Lenu bevvi’ennehüm”
“Onları mutlaka yerleştireceğiz.”

Bu kelime güvenli, sağlam ve sürekli bir yere yerleştirmek anlamındadır. Dünyada imanını korumak için yerinden ayrılan kişiye Allah, ahirette kalıcı bir yer verir.

“Minel cenneti gurafen”
“Cennette yüksek köşklere, odalara…”

Guraf, yüksek ve güzel mekânlar demektir. Dünyada kaybedilen geçici evlerin karşılığında kalıcı yurt verilecektir.

“Tec­rî min tahtihel enhâr”
“Altlarından ırmaklar akar.”

Süreklilik, canlılık, bereket ve huzur vardır.

“Hâlidîne fîhâ”
“Orada sürekli kalacaklardır.”

Dünyadaki her yer geçicidir; cennet ise kalıcıdır.

“Ni‘me ecrul âmiliyn”
“Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.”

Burada âmilîn, çalışanlar, emek verenler demektir. Demek ki iman, sabır, hicret, kulluk ve salih amel bedel ve çaba ister.

Üç ayetin ortak kelime örgüsü şöyledir:

İman → kulluk → terk edebilme → ölüm → Allah’a dönüş → salih amel → kalıcı yurt


Bu Üç Ayetin Geçmiş Kavim Kıssalarıyla İlişkisi

Ankebût Suresi’nde bu ayetlerden önce birçok peygamber ve kavim anlatılır. Bu kıssaların tamamı 56–58. ayetlerin canlı örnekleridir.

1. Nuh Peygamber: Uzun Süreli Kulluk ve Emek

Nuh Peygamber kavminin arasında uzun yıllar kaldı. Kavmi onu yalanladı ama o kulluktan vazgeçmedi.

Bu, 58. ayetteki:

“İman edip salih amel işleyenler”
ve
“Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.”

ifadesinin örneğidir.

Nuh Peygamber yalnızca iman ettiğini söylemedi; yıllarca anlattı, uyardı, sabretti, gemiyi yaptı. Yani imanını emek ve salih amelle ortaya koydu.

Kavmi ise dünyada kalıcı olduğunu zannetti. Fakat tufan gelince 57. ayetin hakikati ortaya çıktı:

Her nefis ölümü tadacaktır ve Allah’a döndürülecektir.


2. İbrahim Peygamber: Batıldan Hakka Hicret

İbrahim Peygamber putperest toplumuna karşı çıktı. Kavmi onu ateşe atmak istedi. Daha sonra İbrahim Peygamber:

“Ben Rabbime hicret ediyorum.”

dedi.

Bu, 56. ayetin en açık örneklerinden biridir:

“Benim yeryüzüm geniştir; yalnız bana kulluk edin.”

İbrahim Peygamber doğduğu yere, ailesinin geleneğine ve toplumun baskısına kulluk etmedi. Hakikat uğruna yerini terk etti.

Demek ki hicret yalnız şehir değiştirmek değildir. İbrahim’in hicreti:

  • putlardan tevhide,
  • toplum baskısından Allah’a kulluğa,
  • gelenekten vahye,
  • sahte ilahlardan gerçek ilaha geçiştir.

3. Lût Peygamber: Bozulmuş Çevreye Teslim Olmamak

Lût kavmi ahlaki sınırları aşmış, hayasızlığı toplumsal bir düzen hâline getirmişti. Lût Peygamber o toplumun yanlışını normal kabul etmedi.

  1. ayet burada şunu söyler:

“Çevren böyle diye sen de böyle olmak zorunda değilsin.”

Bir toplum günahı normalleştirebilir. Fakat çoğunluğun bir şeyi yapması onu doğru yapmaz.

Lût Peygamber ve iman edenler o bölgeden çıkarıldı. Geride kalanlar helak edildi.

Burada üç ayetin sıralaması görülür:

  • Allah için yanlış çevreden ayrılmak,
  • ölüm ve helakla yüzleşmek,
  • iman edenlerin kurtulması.

Lût’un karısı ise peygamberin evinde olmasına rağmen kurtulamadı. Çünkü kurtuluş, yalnızca doğru insanın yanında bulunmakla değil, iman ve salih amelle mümkündür.


4. Şuayb Peygamber ve Medyen: Ticarette Salih Amel

Medyen halkı ölçü ve tartıyı bozuyordu. İnsanların mallarını eksiltiyor, ekonomik fesat çıkarıyordu.

Bu kıssa, 58. ayetteki salih amel kavramını açıklar.

Salih amel yalnızca namaz, dua ve zikir değildir. Ticarette doğru tartmak, müşteriyi aldatmamak, işçinin hakkını ödemek, kul hakkından sakınmak da salih ameldir.

Medyen halkı iman ile ticareti birbirinden ayırdı. Şuayb Peygamber ise onlara:

“Allah’a kulluk ediyorsanız ticaretinizi de Allah’ın ölçüsüne göre yapmalısınız.”

mesajını verdi.

Yani 56. ayetteki “yalnız bana kulluk edin”, çarşıda da geçerlidir.


5. Âd ve Semûd: Yeryüzüne Bağlanmanın Aldatması

Âd ve Semûd kavimleri güçlü yapılar, evler ve şehirler kurmuşlardı. Kendi güçlerine güveniyorlardı.

Onlar yeryüzünü Allah’ın mülkü değil, kendi kalıcı mülkleri gibi gördüler. Güçlerine, binalarına ve medeniyetlerine güvendiler.

  1. ayet onların yanılgısını yıkar:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

Ne sağlam evler ne güçlü bedenler ne de gelişmiş şehirler ölümü durdurabildi.

  1. ayette ise gerçek kalıcı mekân gösterilir:

Dünyadaki sağlam binalar değil, cennetin köşkleri kalıcıdır.


6. Karun: Mala Kulluk Etmenin Sonu

Karun servetine güvendi. Malını kendi bilgisiyle kazandığını söyledi.

Karun’un problemi yalnız zengin olması değildi; zenginliği Allah’tan bağımsız bir güç sanmasıydı.

  1. ayet:

“Yalnız bana kulluk edin.”

derken, Karun servetine kulluk etti.

  1. ayet:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

derken, Karun malının kendisini koruyacağını zannetti.

Fakat servetiyle birlikte yere geçirildi. Ne malı ne çevresi ne de gücü ona yardım edebildi.

Bu da gösteriyor ki insan:

“Bu iş olmadan yaşayamam, bu para olmadan ayakta duramam.”

dediğinde farkında olmadan rızkı verene değil, rızık aracına bağlanabilir.


7. Firavun ve Hâmân: Makamın Geçici Oluşu

Firavun iktidarına, Hâmân sistem içindeki gücüne güveniyordu.

Firavun “Ben sizin en yüce rabbinizim.” diyerek insanları kendisine kulluk ettirmek istedi.

  1. ayet ise bunun karşısında kesin bir sınır koyar:

“Yalnız bana kulluk edin.”

Firavun, insanlara Allah’ın arzını daralttı. İsrailoğullarını baskı altına aldı, özgürlüklerini ellerinden aldı.

Fakat Allah denizi açarak kullarına çıkış yolu verdi.

Bu da:

“Benim yeryüzüm geniştir.”

ifadesinin bir örneğidir.

Firavun kendisini kalıcı, Musa’yı güçsüz zannediyordu. Ancak 57. ayetin kanunu onu da yakaladı. Makamı, ordusu ve sarayı ölümü engelleyemedi.


Kıssaların Ortak Mesajı

Geçmiş kavimlerin temel problemi, yeryüzünde kendilerini kalıcı sanmalarıydı.

  • Nuh kavmi çoğunluğuna güvendi.
  • İbrahim’in kavmi geleneklerine güvendi.
  • Lût kavmi arzularına güvendi.
  • Medyen ticaret düzenine güvendi.
  • Âd ve Semûd yapılarına ve güçlerine güvendi.
  • Karun malına güvendi.
  • Firavun makamına ve ordusuna güvendi.

Ama hepsi için aynı gerçek gerçekleşti:

Her nefis ölümü tattı ve Allah’ın hükmünden kaçamadı.

Peygamberlerin ortak özelliği ise şuydu:

  • Yalnız Allah’a kulluk ettiler.
  • Toplum baskısına teslim olmadılar.
  • Gerektiğinde hicret ettiler.
  • Bedel ödediler.
  • Sabrettiler.
  • İmanlarını salih amelle gösterdiler.

Bu nedenle 56–58. ayetler, geçmiş kıssaların bir özeti gibidir:

Batılın içinde kalmaya mecbur değilsiniz. Allah’ın arzı geniştir. Fakat kaçışınız nefse değil Allah’a doğru olsun. Çünkü ölüm mutlaka gelecek, Allah’a döneceksiniz. İman edip salih amel işleyenler ise geçici yurtlarını kaybetseler bile kalıcı cennet yurduna yerleştirileceklerdir.


Ankebût 56’daki kelime “iyyâke” değil, “iyyâye”dir.

  • Fâtiha 5:
    “İyyâke na‘budu”
    “Yalnız sana kulluk ederiz.”

  • Ankebût 56:
    “Fe iyyâye fa‘budûn”
    “Öyleyse yalnız bana kulluk edin.”

Aralarındaki ilişki çok güçlüdür:

Fâtiha’da kul Allah’a söz veriyor:

“Yalnız sana kulluk edeceğiz.”

Ankebût’ta ise Allah kula emrediyor:

“Öyleyse yalnız bana kulluk edin.”

Yani biri kulun sözü, diğeri Allah’ın emridir.

Kelime farkı zamirden kaynaklanır:

  • İyyâke: Yalnız sana
  • İyyâye: Yalnız bana

Her iki ayette de bu kelimenin cümlenin başına alınması, kulluğun sadece Allah’a ait olduğunu vurgular. Normal sıralama yerine “yalnız sana” ve “yalnız bana” önce söylenmiştir. Bu, dışlayıcı bir anlam taşır:

“Sana da kulluk ederiz” değil,
“Yalnız sana kulluk ederiz.”

Ankebût 56’nın bağlamında Allah şöyle buyuruyor:

“Benim yeryüzüm geniştir. Öyleyse yalnız bana kulluk edin.”

Yani bulunduğun çevre, toplum, patron, aile, para veya korkular seni Allah’ın hükmünden uzaklaştırıyorsa, Fâtiha’da verdiğin sözü hatırla:

“İyyâke na‘budu — Yalnız sana kulluk ederiz.”

Fâtiha’da her gün söylediğimiz söz, Ankebût 56’da imtihana dönüşüyor:

“Gerçekten yalnız Allah’a mı kulluk ediyorsun, yoksa çevrenin baskısına, menfaatine, korkularına ve alışkanlıklarına da mı boyun eğiyorsun?”

Kısacası:

Fâtiha’da kul: “Yalnız sana kulluk ederim.” der.
Ankebût’ta Allah: “O hâlde yalnız bana kulluk et.” der.

Söz ile amel arasındaki mizan burada kurulmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir