Ankebût Suresi 46–48. Ayetler Hakikati Güzel Bir Üslupla Savunmak
Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim…
Ankebût Suresi’nin 44 ve 45. ayetlerinde Allah bize önce göklerin ve yerin hak ile yaratıldığını, ardından vahyi okumamızı ve salâtı ikame etmemizi bildirdi.
Yani önce ölçü verildi:
Hayat hak üzerine kurulmalıdır.
Sonra yöntem verildi:
Kur’an’ı okuyacak, Allah’ı hatırlayacak, salâtı ayağa kaldıracak ve öğrendiğimiz hakikati hayatımıza uygulayacağız.
46, 47 ve 48. ayetlerde ise yeni bir soru cevaplanıyor:
Hakikati öğrendikten sonra bunu başkalarına nasıl anlatacağız?
Bağırarak mı?
Hakaret ederek mi?
İnsanları küçümseyerek mi?
Kendimizi üstün görerek mi?
Hayır.
Allah, hakikatin nasıl savunulacağını da öğretiyor.
46. Ayet: En güzel yöntemle mücadele edin
Ankebût Suresi’nin 46. ayetinde Allah, Kitap ehliyle ancak en güzel yöntemle mücadele edilmesini ister. Zulmedenler bunun dışında tutulur.
Bu ayet, derslerinizde üzerinde durduğunuz haklı olmak ile hak üzere davranmak arasındaki farkı gösteriyor.
Bir insan doğru bir bilgiye sahip olabilir.
Söylediği söz hak olabilir.
Fakat bunu kibirle, hakaretle ve aşağılayarak anlatıyorsa kendi nefsini hakikatin önüne geçirmiş olabilir.
Çünkü hak yalnızca söylediğimiz söz değildir.
Üslubumuz da hakka uygun olmalıdır.
Davranışımız da…
Niyetimiz de…
Sınırımız da…
İnsan bazen:
“Ben doğruyu söylüyorum.”
diyerek karşısındaki kişiye her türlü sözü söyleme hakkını kendinde görebiliyor.
Oysa Kur’an:
“En güzel yöntemle mücadele edin.”
diyor.
Demek ki doğruyu anlatırken de bir mizan vardır.
Hakikati anlatmak adına haddi aşamayız.
Bir insanın yanlışını gösterebiliriz; fakat onu aşağılayamayız.
Bir inancın hatalı yönünü açıklayabiliriz; fakat insanlara hakaret edemeyiz.
Çünkü bizim görevimiz insanı ezmek değil, hakikati göstermek ve hidayete vesile olmaktır.
Zulüm karşısında aynı üslup kullanılmaz
Ayette bir istisna vardır:
“İçlerinden zulmedenler hariç…”
Bu da derslerinizdeki mizan ve sınır konusuyla ilgilidir.
Kur’an bize herkese aynı şekilde davranmayı öğretmez.
İyi niyetle soru soranla, hakikati susturmak için saldıran aynı değildir.
Bilmediği için yanlış yapanla, bile bile zulmeden aynı değildir.
Bir insan konuşmaya ve anlamaya açıksa ona güzel sözle yaklaşılır.
Ama biri insanların hakkını yiyor, zulmediyor ve gerçeği bastırmaya çalışıyorsa orada daha net, kararlı ve güçlü bir tavır gerekir.
Güzel üslup pasiflik değildir.
Merhamet, zulme teslim olmak değildir.
Sabır, haksızlık karşısında hiçbir sınır koymamak değildir.
Mizan şudur:
İyi niyetliye güzel yaklaşılır; zalime karşı hak ve adalet korunur.
Aynı Allah’a inandığımızı hatırlatmak
-
ayetin devamında şöyle denilir:
“Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir. Biz yalnızca O’na teslim olanlarız.”
Bu ifade bize insanlarla konuşurken önce ortak hakikatleri görmeyi öğretiyor.
İnsanların yalnız farklılıklarına odaklanırsak kavga büyür.
Ortak noktaları görürsek konuşma zemini oluşur.
Yahudi, Hristiyan veya başka bir inanca mensup insanla konuşurken önce:
“Sen tamamen batılsın, sende hiçbir hakikat yok.”
demek yerine, Allah’ın daha önce gönderdiği vahiylerin hak olan yönlerini kabul ederiz.
Biz Musa’yı da inkâr etmeyiz.
İsa’yı da inkâr etmeyiz.
İbrahim’i, Nuh’u, Yakup’u ve diğer nebileri de inkâr etmeyiz.
Fakat aynı zamanda gönderilen vahiylerin insanlar tarafından bozulmuş, parçalanmış veya yanlış yorumlanmış yönlerini de Kur’an ölçüsüyle değerlendiririz.
Burada derslerinizdeki önemli ilke ortaya çıkıyor:
Hak kimin ağzından çıkarsa çıksın haktır; batıl da kim yaparsa yapsın batıldır.
Bir Müslüman doğru olmayan bir şey yaparsa onun yaptığı şey hak olmaz.
Bir başka inançtan insan adaletli davranırsa onun adaleti batıl olmaz.
Ölçümüz insanın etiketi değil, yaptığı işin hakka uygun olup olmamasıdır.
Teslimiyet yalnızca sözle olmaz
Ayette:
“Biz O’na teslim olanlarız.”
denilmektedir.
Fakat derslerinizde sık sık söylediğiniz gibi teslimiyet yalnızca:
“Ben Allah’a teslim oldum.”
demek değildir.
Teslimiyet, nefsin istediğiyle Allah’ın ölçüsü karşı karşıya geldiğinde belli olur.
Paraya ihtiyacımız olduğunda…
Bir müşteriyi kaybetmekten korktuğumuzda…
Miras paylaşılırken…
Eşimizle tartışırken…
Biri gururumuzu incittiğinde…
Allah’ın hükmüne mi teslim olacağız, yoksa nefsimize mi?
İnsan:
“Allah’a teslim oldum.”
deyip yalan söylüyorsa gerçekten teslim olmamıştır.
“Allah’a inanıyorum.”
deyip kul hakkı yiyorsa sözü ile ameli birbirinden ayrılmıştır.
Allah’a teslimiyet, sıddık ve sadık olmakla görünür.
Verdiğin sözü tutacaksın.
Hakka şahitlik edeceksin.
Kendi aleyhine bile olsa adaletten ayrılmayacaksın.
İşte gerçek teslimiyet budur.
47. Ayet: Kitabın gelişi önceki vahiylerle bağlantılıdır
-
ayette Allah, Kur’an’ın Peygamberimize bu şekilde indirildiğini bildirir. Daha önce kendilerine kitap verilenlerden bazıları ona iman eder; Mekkelilerden de ona inananlar vardır.
Bu ayet bize Kur’an’ın geçmiş vahiylerden kopuk olmadığını gösterir.
Kur’an yeni ve bağımsız bir din uydurmak için gelmemiştir.
İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve bütün nebilerin anlattığı tevhid yolunu doğrulamak, bozulan yerleri düzeltmek ve hak ile batılı yeniden ayırmak için gelmiştir.
Bu da sizin Kur’an’ı bütünlük içinde okuma dersinizle doğrudan ilişkilidir.
Bir ayeti cımbızlayarak anlamaya çalışmak nasıl yanlışsa, bir peygamberi veya bir kitabı diğerlerinden tamamen kopuk düşünmek de yanlıştır.
Kur’an kıssalarının farklı surelerde tekrar edilmesinin sebebi de budur.
Her sure aynı olayı farklı bir mesajın içinde anlatır.
Musa bir surede zulme karşı mücadeleyi gösterir.
Başka bir surede sabrı…
Başka bir yerde toplumun nankörlüğünü…
Başka bir yerde liderliği ve adaleti…
Bu nedenle Kur’an ayetleri arasında ilişki kurmak gerekir.
Yalnızca meal okuyup geçmek değil, ayetin öncesine, sonrasına ve Kur’an’ın geneline bakmak gerekir.
Hakikati inkâr etmek bilgi eksikliğinden ibaret değildir
-
ayetin sonunda:
“Bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder.”
anlamına gelen güçlü bir ifade vardır.
Burada önemli bir nokta vardır:
Her inkâr yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz.
Bazen insan hakikati görür fakat menfaati yüzünden kabul etmez.
Kibiri izin vermez.
Makamını kaybetmekten korkar.
Çevresinin ne diyeceğini düşünür.
Atalarından gördüğü sistemi bırakamaz.
Kur’an’ın doğru söylediğini anlar ama kabul ederse hayatını değiştirmesi gerekeceğini bilir.
Çünkü Kur’an’a inanmak bedel ister.
Faizi bırakman gerekir.
Yalanı bırakman gerekir.
Kul hakkını geri vermen gerekir.
Kibirden vazgeçmen gerekir.
Ailene, topluma ve mazluma karşı sorumluluk alman gerekir.
İnsan bazen ayeti anlamadığı için değil, ayetin istediği bedeli ödemek istemediği için reddeder.
Bu nedenle hakikati kabul etmek yalnızca zihinsel bir mesele değildir.
Aynı zamanda ahlaki ve nefsani bir imtihandır.
Bilmek insanı sorumlu hâle getirir
Dersinizde söylediğiniz gibi insan bir hakikati öğrendiğinde artık iki seçeneği vardır:
Ya o hakikate göre hayatını değiştirecek…
Ya da bile bile eski yanlışını sürdürecek.
Bir kişi kul hakkının ne kadar önemli olduğunu öğrendikten sonra yine insanların hakkını yiyorsa artık:
“Ben bilmiyordum.”
diyemez.
Salâtın yalnızca bir şekil değil, hayatı hak ve salih amelle ayakta tutmak olduğunu öğrendikten sonra bunu görmezden gelemez.
Kur’an insanın bilincini açar.
Fakat bilinç açıldıktan sonra sorumluluk da artar.
Öğrenmek bir ayrıcalık olduğu kadar ağır bir emanettir.
48. Ayet: Kur’an insan tarafından üretilmiş değildir
-
ayette Peygamberimize şöyle hitap edilir:
“Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. Öyle olsaydı batıla uyanlar şüpheye düşerlerdi.”
Bu ayet Kur’an’ın kaynağına dikkat çeker.
Peygamberimiz daha önce kitap yazan, eski kutsal metinleri okuyup bunlardan yeni bir metin oluşturan bir kişi değildi.
Dolayısıyla Kur’an’ın önceki kıssaları, insanın yaratılışını, toplumların yükseliş ve çöküş sebeplerini ve ahiret gerçeğini bu kadar kapsamlı anlatması sıradan bir insan çalışmasıyla açıklanamaz.
Kur’an insan ürünü bir fikir kitabı değildir.
Allah’ın vahyidir.
Bu ayet aynı zamanda derslerinizdeki delil, araştırma ve körü körüne inanmama anlayışıyla da ilişkilidir.
Kur’an insanlara:
“Hiç düşünmeden inanın.”
demez.
Aksine delil gösterir.
Peygamberin hayatına bakın.
Kur’an’ın içeriğine bakın.
Ayetler arasındaki ilişkiye bakın.
Verdiği haberlere bakın.
İnsanı ve toplumu nasıl açıkladığına bakın.
Sonra düşünün.
Hakikat araştırılmaktan korkmaz.
Batıl ise sorgulanmaktan korkar.
Kur’an’ı yalnız okumak yeterli değildir
-
ayet Kur’an’ın Allah’tan geldiğini gösterir.
Fakat bir önceki ayetlerle birlikte okuduğumuzda yalnızca Kur’an’ın kaynağını bilmek yetmez.
Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanıp onu hayatımıza uygulamıyorsak, bu bilgi bizi kurtarmaz.
Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu söylüyoruz ama iş hayatında yalan söylüyoruz.
Kur’an’ı öpüp yüksek bir yere koyuyoruz ama kardeşimizin mirasını yiyoruz.
Kur’an’ı hatmediyoruz ama eşimize, çocuğumuza ve çalışanımıza zulmediyoruz.
Bu durumda Kur’an’a inanmak sözde kalmış olur.
İşte 46–48. ayetler bizi şu bütünlüğe çağırıyor:
Kur’an’ın Allah’tan geldiğini kabul et.
Onu anlayarak oku.
Hakka teslim ol.
Hakikati güzel yöntemle anlat.
Zulmeden karşısında adaleti koru.
Ve söylediğin sözleri hayatında uygula.
Hakikati savunurken nefsimize dikkat etmeliyiz
İnsan dinî bir tartışmada haklı olabilir fakat haklılığını nefsini büyütmek için kullanabilir.
Karşısındaki insanı yenmek isteyebilir.
Onu küçük düşürmekten haz alabilir.
“Ben biliyorum, sen bilmiyorsun.”
diyerek kibirlenebilir.
Bu durumda görünürde dini savunurken gerçekte kendi egosunu savunmuş olur.
-
ayetin “en güzel şekilde” emri, öncelikle bizim nefsimizi terbiye eder.
Hakikati anlatırken amaç karşı tarafı susturmak değil, ona fayda vermek olmalıdır.
İnsan konuşmanın sonunda:
“Ben kazandım.”
dememelidir.
“Acaba hakikat anlaşılabildi mi?”
diye düşünmelidir.
Çünkü hidayeti veren Allah’tır.
Biz yalnızca doğru sözü, doğru zamanda, doğru üslupla söylemekle sorumluyuz.
Salât ile güzel mücadele arasındaki ilişki
-
ayette salâtı ikame etmemiz emredildi.
-
ayette ise insanlarla en güzel yöntemle konuşmamız istendi.
Bu ikisi birbirinden ayrı değildir.
Salâtını gerçekten ikame eden kişi, diline de sınır koyar.
Öfkesini yönetir.
Hakaret etmez.
Yalan ve iftiraya başvurmaz.
Karşısındaki insana zulmetmez.
Çünkü salât insanı kötülükten alıkoymalıdır.
Bir insan namazdan çıkıp insanlara hakaret ediyorsa…
Kur’an okuyup kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılıyorsa…
Dini savunmak adına yalan ve iftira yayıyorsa…
Salâtın mesajı henüz onun diline ve ahlakına ulaşmamış demektir.
Salât yalnız secde etmek değildir.
Secdeden kalkınca haddini bilmektir.
Sonuç
Ankebût Suresi’nin 46, 47 ve 48. ayetleri bize hakikati bilmenin yanında, onu nasıl taşıyacağımızı da öğretir.
Hakikat güzel bir üslupla anlatılmalıdır.
İyi niyetli insanlara merhametle ve ortak noktalar üzerinden yaklaşılmalıdır.
Fakat zulme karşı hak ve adalet korunmalıdır.
Kur’an önceki vahiylerden kopuk değildir; bütün nebilerin tevhid yolunu tamamlayan ve doğrulayan son ilahi mesajdır.
Peygamberimizin daha önce kitap okuyup yazmaması da Kur’an’ın insan ürünü olmadığını gösteren önemli delillerden biridir.
Ancak Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanmak tek başına yeterli değildir.
O kitabın bizi sıddık, sadık, salih ve adil insanlara dönüştürmesi gerekir.
Hakikati anlatırken dilimiz de hakka uygun olmalıdır.
Ticaretimiz de…
Aile hayatımız da…
Kararlarımız da…
Çünkü Allah’a teslim olmak yalnızca:
“Ben teslim oldum.”
demek değildir.
Allah’ın ölçüsü nefsimize ters geldiğinde bile:
“İşittik ve itaat ettik.”
diyebilmektir.
Rabbimiz bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, batılı batıl olarak gösterip ondan uzaklaşmayı nasip etsin.
Hakikati anlatırken dilimizi güzelleştirsin.
Bizi dini tartışmalarla nefsini büyütenlerden değil, sözüyle ve ameliyle hidayete vesile olanlardan eylesin.
