Dua Ettim, Öyleyse İstediğim Kesin Olacak mı?
Bismillahirrahmanirrahim.
Kardeşlerim…
Bugün sosyal medyada dua hakkında yayılan, ilk duyulduğunda insana umut veren fakat dikkatle incelendiğinde yanlış bir kesinlik taşıyan bir düşünceyi konuşacağız.
Bir videoda bambu ağacı örneği veriliyor.
Deniliyor ki:
“Bambu ağacını yıllarca sularsın ama toprağın üzerinde hiçbir şey göremezsin. Oysa ağaç aşağıda köklerini hazırlamaktadır. Sonra bir anda hızla büyür. Dua da böyledir. Sen sonucu göremesen bile Allah seni hazırlıyordur.”
Ardından inşaat temeli örneği veriliyor:
“Büyük bir bina yapmak istiyorsan temeli uzun sürer. Duan büyükse Allah da seni o büyük nimeti taşıyabilecek hâle getirmek için uzun süre hazırlıyordur.”
Sonunda da şu hükme varılıyor:
“Belki Allah sana hayır demiyor; sadece ‘Henüz değil.’ diyor. Temelin tamamlandığında istediğin şey sana verilecek.”
İşte üzerinde durmamız gereken yanlış bilgi budur.
Bu söz, kula umut vermenin ötesine geçerek Allah adına kesin bir hüküm kuruyor:
“Allah sana hayır demiyor.”
“Allah seni mutlaka istediğin şeye hazırlıyor.”
“Beklemeye devam edersen istediğin sonuç kesinlikle gelecek.”
Peki bunu nereden biliyoruz?
Allah böyle bir söz verdi mi?
Kur’an’da:
“Ne isterseniz, aynı şeyi mutlaka vereceğim; olmazsa yalnızca zamanını bekliyorum.”
şeklinde bir ayet var mı?
Yok.
Belki Allah gerçekten kuluna:
“Henüz değil.”
diyordur.
Fakat belki de:
“Bu senin için hayırlı değil.”
diyordur.
Belki kul yanlış bir şeyi istiyordur.
Belki istediği şey onu Allah’a yaklaştırmayacak, tam tersine Allah’tan uzaklaştıracaktır.
Belki o evlilik onun huzuru değil, büyük bir imtihanı olacaktır.
Belki istediği para onu şükreden değil, kibirlenen bir insan hâline getirecektir.
Belki istediği makam adalet değil, zulüm üretmesine sebep olacaktır.
Belki de Allah o isteği vermeyerek kulunu büyük bir zarardan koruyacaktır.
Biz bunların hangisinin gerçekleşeceğini bilmiyoruz.
O hâlde Allah adına:
“Hayır demiyor, yalnızca henüz değil diyor.”
şeklinde kesin konuşamayız.
Duaya İcabet Etmek Ne Demektir?
Kur’an’da dua ile ilgili kesin ifadeler elbette vardır.
Allah şöyle buyurur:
“Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben yakınım. Bana dua edenin duasına, bana dua ettiği zaman karşılık veririm.”
Bakara Suresi, 186. ayet
Başka bir ayette:
“Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, size karşılık vereyim.”
Mü’min Suresi, 60. ayet
Bir başka ayette:
“Darda kalana, kendisine dua ettiği zaman karşılık veren ve sıkıntıyı gideren kimdir?”
Neml Suresi, 62. ayet
Evet, Allah dua eden kula karşılık vereceğini bildiriyor.
Bu kesindir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Allah’ın duaya icabet etmesi başka, insanın istediği şeyin aynısını vermesi başkadır.
Allah:
“Bana dua edin, size karşılık vereyim.”
diyor.
Ama:
“Ne isterseniz, istediğiniz zamanda, istediğiniz şekilde ve mutlaka aynısını vereceğim.”
demiyor.
İcabet, kulun duasının Allah katında karşılıksız ve sahipsiz kalmamasıdır.
Fakat karşılığın biçimini kul değil, Allah belirler.
İnsan yalnızca kendi istediği sonucu “cevap” kabul ederse Allah’ın verdiği diğer karşılıkları göremez.
Kul bir şey ister.
Allah onu verebilir.
Geciktirebilir.
Farklı bir kapı açabilir.
Kulun kalbini o istekten uzaklaştırabilir.
Onu görünmeyen bir zarardan koruyabilir.
Kulun yanlışını fark etmesini sağlayabilir.
İstediği şeyi değil, ihtiyaç duyduğu bilinci verebilir.
Dua kabul edilmiştir ama kul, kabulü sadece kendi istediği sonuca bağladığı için bunu görememiş olabilir.
İnsan Her İstediğinin Hayır Olduğunu Bilemez
Bir insan:
“Şu kişiyle evlenmek istiyorum.”
diye dua edebilir.
Bir başkası:
“Çocuğum olsun.”
diyebilir.
Bir başkası:
“Borçlarımdan kurtulmak istiyorum.”
diyebilir.
Bir başkası:
“Şu işe gireyim, şu makama geleyim, çok para kazanayım.”
diyebilir.
Bunları istemek tek başına yanlış değildir.
İnsan ihtiyacını, derdini ve arzusunu Allah’a arz eder.
Fakat insan, istediği şeyin kendisi için kesin olarak hayırlı olduğunu nereden biliyor?
O evliliğin sonucunu biliyor mu?
O insanla hayatının nasıl olacağını biliyor mu?
Çocuğun kendisi için nasıl bir imtihan olacağını biliyor mu?
Paranın kendisini nasıl değiştireceğini biliyor mu?
Makamın kendisini adalete mi, yoksa kibre mi götüreceğini biliyor mu?
Allah şöyle buyurur:
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Bakara Suresi, 216. ayet
İşte bu ayet, dua konusunda insanın haddini belirliyor.
Sen istiyorsun ama bütün sonucu bilmiyorsun.
Sen bugünü görüyorsun, Allah yarını da biliyor.
Sen olayın bir tarafını görüyorsun, Allah başlangıcını ve sonunu biliyor.
Sen onu mutluluk zannediyorsun, belki o şey senin en büyük imtihanın olacak.
Bu nedenle doğru dua:
“Allah’ım, ben bunu istiyorum; sen de bunu mutlaka gerçekleştirmelisin.”
şeklinde değildir.
Doğru dua şudur:
“Allah’ım, ben bunu istiyorum. Eğer benim için hayırlıysa nasip et. Hayırlı değilse beni ondan, onu da benden uzaklaştır. Kalbimi doğru ve hayırlı olana yönelt.”
Dua Allah’a emir vermek değildir.
Dua, kulun talebini Rabbine arz etmesidir.
İstemek kuldan, hüküm Allah’tandır.
Dua Bir Sipariş Sistemi Değildir
Sosyal medyadaki bu anlatının en önemli yanlışlarından biri, duayı bir sipariş sistemine benzetmesidir.
Sanki insan sipariş veriyor, Allah da teslimatı biraz geciktiriyor.
“Sen istedin. Şimdi bekle. Temel tamamlanınca istediğin kesin gelecek.”
Böyle bir garanti yoktur.
Bu şekilde anlatıldığında insan yıllarca yanlış bir beklenti içinde yaşayabilir.
“Biraz daha beklersem kesin olacak.”
“Demek ki temelim henüz bitmedi.”
“Allah beni hâlâ hazırlıyor.”
Aradan yıllar geçer ve istediği sonuç gerçekleşmez.
Bu defa insan şöyle diyebilir:
“Ben bu kadar dua ettim, Allah neden vermedi?”
Allah’a kırılabilir.
Ümidini kaybedebilir.
İbadetten uzaklaşabilir.
Çünkü ona baştan Allah’ın vermediği bir söz verilmiştir.
Kur’an’ın verdiği garanti şudur:
Allah dua eden kuluna yakındır.
Allah onu duyar.
Allah ona karşılık verir.
Fakat Allah, kulun istediği şeyi aynen gerçekleştirmek zorunda değildir.
Dua kulluktur; Allah’ı insanın isteklerini yerine getiren bir görevli hâline getirmek değildir.
İnsan İsteğini İlah Edinebilir
Sosyal medyadaki bu anlatının ikinci tehlikesi, insanın istediği şeyi sorgulamasına engel olmasıdır.
Çünkü sürekli şöyle deniliyor:
“İstemeye devam et.”
“Vazgeçme.”
“Kesin olacak.”
“Allah seni ona hazırlıyor.”
Fakat belki de insanın öncelikle şu soruyu sorması gerekiyor:
“Ben bu isteği neden bu kadar büyüttüm?”
İnsan bazen Allah’a dua ediyor gibi görünür ama gerçekte isteğini ilahlaştırmış olabilir.
Mesela bir insan evlenmeyi o kadar çok ister ki:
“Evlenmezsem hayatımın anlamı yok.”
“Bu kişi olmazsa yaşayamam.”
“Mutlaka evlenmeliyim, başka türlü mutlu olamam.”
demeye başlar.
Artık evlilik yalnızca bir istek değildir.
İnsanın hayatının anlamı hâline gelmiştir.
Huzurunun ve mutluluğunun tek kaynağı hâline gelmiştir.
Kalbinde olması gerekenden daha büyük bir yere oturmuştur.
İşte bu noktada insan, farkında olmadan evlilik isteğini sahte bir ilah hâline getirmiş olabilir.
Bir insan çocuk sahibi olmak isteyebilir.
Fakat:
“Çocuğum olmazsa hayatım anlamsız.”
“Çocuğum olmazsa ben eksik bir insanım.”
“Allah bana mutlaka çocuk vermeli.”
demeye başlamışsa çocuk isteği olması gerekenden daha büyük bir yere çıkmıştır.
Çocuk Allah’ın nimeti olabilir ama insanın ilahı değildir.
İnsanın hayatının anlamı çocuk değildir.
Eş değildir.
Para değildir.
Makam değildir.
Borçsuzluk değildir.
İnsanın hayatının anlamı Allah’a kul olmaktır.
Borcu bulunan bir insan elbette borçlarından kurtulmak isteyebilir.
Çalışır, tedbir alır ve Allah’tan yardım ister.
Fakat:
“Borçlarım bitmeden huzur bulamam.”
“Borçlarım bitmezse hayatımın hiçbir anlamı yok.”
“Allah benim borcumu mutlaka hemen ödetmeli.”
diyorsa borçsuzluk isteği kalbinde yanlış bir yere yerleşmiş olabilir.
İnsan farkında olmadan gerçek olan Allah’a, sahte ilahına ulaşmak için dua ediyor olabilir.
Diliyle:
“Allah’ım.”
diyor ama kalbinin merkezinde Allah değil, isteği bulunuyor.
Allah’tan istediğine ulaşmayı istiyor; Allah’a yaklaşmayı değil.
İstediği gerçekleştiğinde Allah’tan memnun oluyor.
Gerçekleşmediğinde Allah’a kırılıyor.
İnsan kendisine şunu sormalıdır:
Ben gerçekten Allah’a mı kulluk ediyorum?
Yoksa isteğime kavuşmak için Allah’ı bir araç olarak mı görüyorum?
Dua ettiğim şey gerçekleşmezse Allah’a güvenim devam ediyor mu?
Yoksa istediğim olmayınca Allah’a küser hâle mi geliyorum?
Eğer bir şey gerçekleşmediğinde hayat tamamen anlamsızlaşıyorsa, o şey kalbimizde olması gerekenden daha büyük bir yere gelmiş olabilir.
Belki Allah’ın o şeyi vermemesi kula yapılmış bir kötülük değil, büyük bir iyiliktir.
Belki Allah kulunu isteğinin kölesi olmaktan kurtarıyordur.
Kul:
“Allah beni neden duymuyor?”
diye düşünüyor olabilir.
Hâlbuki Allah onu duyuyor ve belki istediği şeyi vermeyerek ona şu gerçeği öğretiyordur:
“Senin ilahın evlilik değil.”
“Senin ilahın çocuk değil.”
“Senin ilahın para değil.”
“Senin ilahın borçsuzluk değil.”
“Senin ilahın makam değil.”
“Senin ilahın benim.”
İnsan duasının kabul edilmediğini düşünüyor olabilir.
Fakat belki Allah onu en büyük tehlikeden, kendi sahte ilahından kurtarıyordur.
Gerçek dua:
“Allah’ım, benim istediğimi mutlaka gerçekleştir.”
demek değildir.
Gerçek dua:
“Allah’ım, benim için hayırlı olanı ver. İstediğim şey beni senden uzaklaştıracaksa kalbimi ondan kurtar.”
diyebilmektir.
Cennet Ehli Bile Sonucu Kendisine Yazmıyor
Kardeşlerim…
Bu ölçüyü A‘râf Suresi’nde cennet ehlinin sözlerinde açıkça görüyoruz.
Allah, A‘râf Suresi 43. ayette onların şöyle dediğini bildirir:
“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden hidayete ulaşamazdık.”
Dikkat edin…
Cennete giren insanlar:
“Biz namaz kıldık, cenneti kazandık.”
demiyor.
“Biz oruç tuttuk, karşılığını aldık.”
demiyor.
“Biz çok dua ettik, çok salih amel işledik, bunun sonucunda cenneti hak ettik.”
demiyor.
Ne diyorlar?
“Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden hidayete ulaşamazdık.”
Cennet ehli ulaştığı en büyük sonucu bile kendisine yazmıyor.
“Biz yaptık.”
“Biz başardık.”
“Biz kazandık.”
demiyor.
“Allah bizi buraya ulaştırdı.”
diyor.
Elbette iman ettiler.
Namaz kıldılar.
Oruç tuttular.
Sabrettiler.
Mücadele ettiler.
Bedel ödediler.
Salih ameller işlediler.
Fakat yaptıklarını Allah’a karşı bir alacak hâline getirmediler.
“Biz bunları yaptık, artık Allah bizi cennetine koymak zorunda.”
demediler.
Çünkü salih amel kulun görevidir; hüküm Allah’ındır.
Gayret kuldandır; imkânı yaratan Allah’tır.
Dua kuldandır; icabetin şeklini belirleyen Allah’tır.
İnsan çalışır ama çalışabilecek gücü Allah verir.
İnsan düşünür ama aklı, zamanı ve imkânı Allah verir.
İnsan doğru yolu arar ama doğruyu görmesini Allah sağlar.
İnsan dua eder ama duanın nasıl karşılık bulacağına Allah karar verir.
Cennet ehli bile:
“Biz çalıştık, bunu hak ettik.”
demiyorsa, insan dünyalık bir istek için nasıl:
“Ben çok dua ettim, bu kesinlikle olacak.”
diyebilir?
İnsanın ulaşabileceği en büyük sonuç cennettir.
Cennet ehli bile sonucu kendi çalışmasına bağlamıyorsa, insan bir evlilik, iş, para, çocuk, makam veya borç meselesinde:
“Ben dua ettim, artık Allah bunu bana vermek zorunda.”
diyemez.
Müminin sözü şu olmalıdır:
“Ben çalışırım ama başarıyı yaratan Allah’tır.”
“Ben dua ederim ama hüküm Allah’ındır.”
“Ben salih amel işlerim ama bununla Allah’ı borçlandırmam.”
“Ben sebeplere sarılırım ama sonucu kendime ait bir hak olarak görmem.”
Fakat bu anlayış tembellik değildir.
“Allah dilerse olur.” deyip hiçbir şey yapmadan bekleyemeyiz.
Cennet ehli de dünyada çalıştı, mücadele etti ve salih amel işledi.
Ancak çalışmasını ilahlaştırmadı.
Çalışmayı kendisine görev, sonucu Allah’ın hükmü olarak gördü.
Dua Sadece Kendimiz İçin Olmamalıdır
Sosyal medyadaki dua anlatılarında genellikle hep kişinin kendi isteği merkeze alınıyor.
“Senin hayalin.”
“Senin evliliğin.”
“Senin başarın.”
“Senin zenginliğin.”
“Senin istediğin hayat.”
Sürekli “sen” ve sürekli “ben.”
İnsan da şöyle dua etmeye başlıyor:
“Benim borcum kapansın.”
“Benim çocuğum iyi olsun.”
“Benim ailem huzurlu olsun.”
“Ben evleneyim.”
“Benim işim düzelsin.”
“Benim hastalığım iyileşsin.”
“Benim rızkım artsın.”
Peki başkaları?
Peki komşularımız?
Peki akrabalarımız?
Peki milletimiz?
Peki savaşın ortasında kalan insanlar?
Peki malları, canları, eşleri, çocukları, rızıkları ve toprakları ellerinden alınanlar?
Peki açlık ve hastalık içinde yaşayan çocuklar?
İnsan sadece kendi derdi varmış gibi dua edemez.
Sadece kendi çocuğu değerliymiş gibi davranamaz.
Kendi çocuğu için dua ederken Afrika’daki aç çocukları da düşünmelidir.
Gazze’de savaşın, açlığın ve korkunun ortasında kalan çocukları da düşünmelidir.
Anne ve babasını kaybetmiş yetimleri de hatırlamalıdır.
Kendi çocuğunun eğitimi için dua ederken okula gidemeyen çocukları düşünmelidir.
Kendi ailesinin huzurunu isterken savaş nedeniyle ailesi parçalanan insanları hatırlamalıdır.
Kendi evinin güvenliği için dua ederken evlerinden ve topraklarından çıkarılanları düşünmelidir.
Kendi borcunun ödenmesini isterken borç altında ezilen insanları da dert edinmelidir.
Kendi hastalığına şifa isterken tedaviye ulaşamayan hastaları da düşünmelidir.
Kendi rızkını isterken açları, yoksulları ve işsizleri de hatırlamalıdır.
Dua insanın nefsini büyütmemeli, merhametini büyütmelidir.
Dua insanı yalnızca kendi çıkarına kilitlememeli, başkasının acısına da uyandırmalıdır.
İnsan yalnızca:
“Ben kurtulayım.”
diyorsa ve başkalarının ne yaşadığını önemsemiyorsa duası bile bencil hâle gelebilir.
Allah’ın istediği kul yalnızca kendisini düşünen kul değildir.
İnsan kendisi için istediği hayrı başkaları için de isteyebilmelidir.
Kendi çocuğu için istediği güvenliği bütün çocuklar için istemelidir.
Kendi ailesi için istediği huzuru başka aileler için de istemelidir.
Kendi borcu için istediği kolaylığı başka borçlular için de istemelidir.
Kendi hastalığı için istediği şifayı başka hastalar için de istemelidir.
Dua Salih Amelden Koparılamaz
Fakat başkaları için yalnızca sözle dua etmek de yeterli değildir.
İnsan:
“Allah’ım, açlara yardım et.”
diyor ama sofradaki fazlasını paylaşmıyorsa…
“Allah’ım, borçlulara yardım et.”
diyor ama imkânı olduğu hâlde kimsenin elinden tutmuyorsa…
“Allah’ım, yetimleri koru.”
diyor ama bir yetimin ihtiyacını araştırmıyorsa…
“Allah’ım, hastalara şifa ver.”
diyor ama hastayı ziyaret etmiyor ve tedavisine destek olmuyorsa…
“Allah’ım, mazlumlara yardım et.”
diyor ama zulme karşı hiçbir tavır almıyorsa…
Burada dua ile amel arasında bir eksiklik vardır.
Çünkü insan bazen başkasının duasının cevabı olmak zorundadır.
Bir insan:
“Allah’ım, bana yardım et.”
diye dua ediyor olabilir.
Allah da seni ona yardım etmen için göndermiş olabilir.
Sen yalnızca:
“Allah yardım etsin.”
deyip geçiyorsan, belki Allah’ın sana verdiği görevi yerine getirmiyorsun.
Dua etmek sorumluluktan kaçmak değildir.
Dua insanı harekete geçirmelidir.
Açlar için dua ediyorsak paylaşmalıyız.
Borçlular için dua ediyorsak imkânımız ölçüsünde yardım etmeliyiz.
Hastalar için dua ediyorsak ihtiyaçlarını araştırmalıyız.
Yetimler için dua ediyorsak eğitimlerine ve korunmalarına katkı sağlamalıyız.
Mazlumlar için dua ediyorsak zulmün karşısında durmalı ve onların sesini duyurmalıyız.
Kur’an’ın istediği sadece güzel cümleler değil, salih ameldir.
İnsan başkasının derdini dert edinirse Allah da onun için yollar açabilir.
Başkasının borcuna yardımcı olan insan kendi borcunda yardım edecek insanlarla karşılaşabilir.
Başkasının hastalığıyla ilgilenen insan kendi hastalığında destek görebilir.
Başkasının çocuğunu koruyan insanın çocuğunu koruyacak insanlar çıkabilir.
Fakat bunu da bir alışverişe çevirmemeliyiz.
“Ben birine yardım ettim, Allah da benim istediğimi vermek zorunda.”
diyemeyiz.
Salih amel Allah’a karşı alacak oluşturmaz.
İnsan iyiliği Allah’ı borçlandırmak için değil, Allah’ın istediği doğru kul olmak için yapar.
Biz iyilik ederiz.
Dua ederiz.
Çalışırız.
Sebeplere sarılırız.
Fakat sonucu Allah’a bırakırız.
Yanlış Sebep Oluşturup Doğru Sonuç Bekleyemeyiz
Sosyal medyada dua anlatılırken bazen insanın kendi sorumluluğu da gözden kaçırılıyor.
Sanki insan sadece dua edecek ve bekleyecek.
Hâlbuki insan güzel bir sonuç istiyorsa doğru sebepler de oluşturmalıdır.
Kur’an şöyle buyurur:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır; sana gelen her kötülük ise kendindendir.”
Nisâ Suresi, 79. ayet
İnsan güzel bir sonuca ulaştığında:
“Ben yaptım.”
dememelidir.
“Ben çok zekiydim.”
“Ben çok çalıştım.”
“Ben çok dua ettim, bunu hak ettim.”
dememelidir.
Şöyle demelidir:
“Allah bana yardım etti.”
“Allah imkân verdi.”
“Allah kapıları açtı.”
“Allah’ın izniyle bu sonuç gerçekleşti.”
Çünkü çalışabilme gücünü, aklı, zamanı, sağlığı, fırsatları ve yardımcı insanları Allah vermiştir.
Fakat sonuç olumsuz olduğunda da hemen Allah’ı suçlamamalıdır.
Önce kendisine dönmelidir:
“Ben nerede yanlış yaptım?”
“Yanlış bir tercih mi yaptım?”
“Yanlış bir sebep mi oluşturdum?”
“Allah’ın koyduğu sınırları mı çiğnedim?”
“Nefsimin ve aşırı isteğimin peşinden mi gittim?”
“Doğru sonucu isterken yanlış bir yolda mı yürüdüm?”
“Dua ederken davranışlarımla duama aykırı mı hareket ettim?”
Mesela bir insan faize giriyor.
Gelirinden fazla harcıyor.
Ödeyemeyeceği borçların altına giriyor.
Gösteriş, kıyas, hırs ve plansızlıkla hareket ediyor.
Sonra borçları büyüyünce:
“Allah’ım, beni borçlarımdan kurtar.”
diye dua ediyor.
Elbette dua etmelidir.
Fakat sadece dua ederek oluşturduğu yanlış sebepleri yok sayamaz.
Faizli borca kendisi girdi.
Ödeme gücünü düşünmeden harcamayı kendisi yaptı.
İsraf etti.
Yanlış kararlar aldı.
Sonra borçlarını ödeyemediğinde:
“Allah duamı neden kabul etmedi?”
demeden önce kendi tercihlerine bakmalıdır.
Fakat tövbe eder, harcamalarını düzenler, yanlış yollardan döner, çalışır ve borcundan kurtulursa:
“Ben kurtuldum.”
dememelidir.
“Allah bana yardım etti.”
demelidir.
“Allah bana güç ve imkân verdi.”
“Allah karşıma yardımcı insanlar çıkardı.”
“Allah bana çıkış yolu gösterdi.”
demelidir.
Bir başka örnek düşünelim.
Bir insan eşini aldatıyor.
Yalan söylüyor.
Güveni yıkıyor.
Sonra yuvası dağılma noktasına geldiğinde:
“Allah’ım, yuvamı kurtar.”
diye dua ediyor.
Elbette dua edebilir.
Ama boşanma gerçekleşirse:
“Allah neden yuvamı kurtarmadı?”
demeden önce şunu sormalıdır:
“Bu yuvayı bu noktaya getiren sebepleri kim oluşturdu?”
Güveni bozan kendisidir.
Yalan söyleyen kendisidir.
Eşini yaralayan kendisidir.
Yanlış sınırları çiğneyen kendisidir.
Olumsuz sonuç ortaya çıktığında kendi sorumluluğunu görmelidir.
Fakat samimi biçimde tövbe eder, yanlışından döner, güveni yeniden kurmak için emek verir ve yuvası toparlanırsa:
“Ben yuvamı kurtardım.”
dememelidir.
“Allah bana bir fırsat daha verdi.”
demelidir.
“Allah bana hatamı görme bilinci verdi.”
“Allah kalpleri yumuşattı.”
“Allah yuvamı yeniden ayağa kaldırdı.”
demelidir.
Güzel sonucu Allah’tan bilmek insanı şükre götürür.
Güzel sonucu kendinden bilmek insanı kibre götürür.
Her Sıkıntı Günahın Cezası Değildir
Burada çok önemli bir dengeyi de unutmamalıyız.
Her sıkıntı mutlaka o insanın işlediği bir günahın cezası değildir.
Peygamberler de sıkıntı yaşadı.
Salih insanlar da hastalandı.
Masum çocuklar da savaş, açlık ve zulümle karşılaştı.
İnsan bazen kendi hatalarının sonucunu yaşar, bazen de imtihan edilir.
Bu nedenle başkasının başına gelen bir sıkıntıya bakıp:
“Kesin kendi hatası yüzünden oldu.”
diyemeyiz.
Başkaları hakkında böyle kesin hüküm vermek bize düşmez.
Fakat insan kendi başına gelen olaylarda önce nefsini hesaba çekmelidir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu da affeder.”
Şûrâ Suresi, 30. ayet
İnsanın oluşturduğu yanlış sebeplerin sonuçları vardır.
Faiz huzur üretmez.
İsraf bereket üretmez.
Yalan güven üretmez.
İhanet sağlam yuva üretmez.
Tembellik başarı üretmez.
Kibir sağlıklı ilişki üretmez.
Bencillik merhamet üretmez.
Yanlış sebep doğru sonuç üretmez.
İnsan bazen diliyle dua ediyor ama davranışlarıyla duasının tersini yapıyor.
“Allah’ım, yuvamı koru.”
diyor ama eşini aldatıyor.
“Allah’ım, borçtan kurtar.”
diyor ama israfa devam ediyor.
“Allah’ım, bana huzur ver.”
diyor ama haset, kıyas ve kinle yaşıyor.
“Allah’ım, çocuğumu koru.”
diyor ama çocuğuna doğru örnek olmuyor.
“Allah’ım, bana doğru yolu göster.”
diyor ama doğruyu duyduğunda nefsine ağır geldiği için kabul etmiyor.
Burada dua ile amel arasında çelişki oluşuyor.
Doğru dua, doğru sebepler ve doğru salih amellerle birlikte olmalıdır.
Gerçek Secde ve Teslimiyet
Secde yalnızca alnı yere koymak değildir.
Secde, insanın kendi hükmünü Allah’ın hükmünün önüne koymamasıdır.
Secde:
“Ben istiyorum ama sen daha iyi bilirsin.”
diyebilmektir.
“Ben çalışacağım ama sonucu kendime yazmayacağım.”
diyebilmektir.
“Sonuç istediğim gibi olmazsa seni suçlamayacağım; önce kendimi sorgulayacağım.”
diyebilmektir.
“Sonuç güzel olursa kibirlenmeyeceğim; sana hamd edeceğim.”
diyebilmektir.
İşte cennet ehlinin dünyadayken sahip olduğu bilinç budur.
Onlar salih amellerini ilahlaştırmadılar.
“Biz ibadet ediyoruz, artık sonuç bizim hakkımızdır.”
demediler.
Hidayeti, imkânı ve sonucu Allah’tan bildiler.
Cennete girdiklerinde de:
“Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden hidayete ulaşamazdık.”
dediler.
Sonuç Ne Olursa Olsun Hamd
İnsan dua ettikten sonra sonuç olumlu da olsa olumsuz da olsa Allah’a karşı kulluğunu devam ettirmelidir.
Sonuç istediği gibi gerçekleştiğinde:
“Allah’ım, bana yardım ettiğin ve yolumu açtığın için sana hamdolsun.”
demelidir.
Sonuç istediği gibi gerçekleşmediğinde ise:
“Allah’ım, yine sana hamdolsun. Eğer yanlış yaptıysam hatamı görmeyi ve düzeltmeyi nasip et. Eğer bu bir imtihansa sabretmeyi ve doğru durmayı nasip et.”
diyebilmelidir.
Çünkü hamd yalnızca istediğimiz gerçekleştiğinde söylenen bir söz değildir.
Hamd, Allah’ın hükmüne güvenmektir.
Hamd başarıda kibirlenmemektir.
Hamd sıkıntıda Allah’ı suçlamamaktır.
Hamd her durumda kulluğu devam ettirmektir.
Mümin şöyle diyebilmelidir:
“Olursa Allah’a şükrederim, olmazsa yine Allah’a güvenirim.”
Çünkü Allah istediğimizi verdiğinde Rabbimiz olduğu gibi, vermediğinde de Rabbimizdir.
Bizim kulluğumuz sonuçlara bağlı olmamalıdır.
Sonuç
Kardeşlerim…
Sosyal medyada söylenen:
“Allah sana hayır demiyor, yalnızca henüz değil diyor. Temelin tamamlanınca istediğin mutlaka gerçekleşecek.”
sözü Kur’an’ın kesin olarak bildirdiği bir hüküm değildir.
Bu söz Allah adına delilsiz bir garanti vermektedir.
Kur’an’ın söylediği şudur:
Allah dua eden kuluna yakındır.
Allah onu duyar.
Allah duasına karşılık verir.
Fakat kulun istediği şeyi, istediği zamanda ve istediği biçimde vermek zorunda değildir.
İnsan dua eder ama isteğini ilah edinmez.
İster ama Allah adına hüküm vermez.
Çalışır ama sonucu kendi hakkı olarak görmez.
Salih amel işler ama bununla Allah’ı borçlandırdığını düşünmez.
Yanlış sonuçta önce kendi nefsini, tercihlerini ve oluşturduğu sebepleri sorgular.
Güzel sonuçta başarıyı kendisine yazmaz, Allah’a hamd eder.
Kendisini düşündüğü kadar başka insanları da düşünür.
Sadece “ben” demez, “biz” demeyi öğrenir.
Başkaları için dua eder ve onların dualarına cevap olacak salih ameller işlemeye çalışır.
Şöyle dua edebilmeliyiz:
“Allah’ım, yalnızca benim çocuğumu değil, zulüm altında bulunan bütün çocukları koru.
Yalnızca benim aileme değil, sıkıntı içindeki bütün ailelere yardım et.
Yalnızca benim borcumu değil, borç altında ezilen insanların borçlarını da kolaylaştır.
Yalnızca benim hastalığıma değil, şifa bekleyen bütün hastalara yardım et.
Yalnızca benim rızkımı değil, rızık sıkıntısı yaşayan bütün kullarının rızkını genişlet.
Evlerinden, yurtlarından ve topraklarından çıkarılan insanlara yardım et.
Malları, canları ve sevdikleri ellerinden alınan mazlumları koru.
Beni de yalnızca dua eden değil, başka insanların duasına cevap olacak salih ameller işleyen bir kul hâline getir.
İstediğim şey benim için hayırlıysa bana nasip et. Hayırlı değilse beni ondan, onu da benden uzaklaştır.
Kalbimi sahte ilahlardan temizle.
Güzel sonuçta kibirlenenlerden, olumsuz sonuçta seni suçlayanlardan eyleme.
Bana doğru dua etmeyi, doğru secde etmeyi, doğru sebepler oluşturmayı ve sonucu sana teslim etmeyi nasip et.”
Dua sadece bir istek listesi değildir.
Dua kalbimizin aynasıdır.
Dua, Allah’a mı kulluk ettiğimizi yoksa kendi isteğimizi mi ilahlaştırdığımızı gösterir.
Dua, nefsimizin bencilliğini mi yoksa merhametimizi mi büyüttüğünü ortaya çıkarır.
A‘râf Suresi’nde cennet ehlinin söylediği söz, bizim de dünya hayatındaki ölçümüz olmalıdır:
“Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden hidayete ulaşamazdık.”
İstemek kuldan, takdir Allah’tandır.
Çalışmak kuldan, başarı Allah’tandır.
Dua kuldan, icabetin biçimi Allah’tandır.
Salih amel kulun görevidir, hidayet Allah’tandır.
Gerçek kulluk şudur:
Dua etmek ama Allah’a hüküm vermemek.
Çalışmak ama kibirlenmemek.
İsteğini ilah edinmemek.
Salih amel işlemek ama Allah’ı borçlandırdığını düşünmemek.
Başkalarının derdini kendi derdi bilmek.
Güzellikte Allah’a hamdetmek.
Olumsuzlukta nefsini hesaba çekmek.
Ve sonucu her durumda hüküm sahibi olan Allah’a teslim etmek.
İnsan bir hedef için dua edebilir.
Bedel ödeyebilir.
Yıllarca emek verebilir.
Plan yapabilir.
Beklentiye girebilir.
Hatta zihninde geleceğini o sonuca göre kurabilir.
Fakat insan iki saat sonra trafik kazasında ölebilir.
Gece bir deprem olabilir.
Ani bir hastalık ortaya çıkabilir.
Savaş çıkabilir.
Ekonomik düzen değişebilir.
İnsan çok güvendiği sağlığını, malını, ailesini veya imkânlarını bir anda kaybedebilir.
Çünkü insan geleceği bilmiyor.
İnsan yalnızca niyet eder, çalışır ve sebeplere sarılır.
Fakat yarın yaşayacağının bile garantisi yoktur.
Kur’an’ın:
“Hiçbir şey için ‘Ben bunu yarın mutlaka yapacağım.’ deme. Ancak ‘Allah dilerse.’ de.”
şeklindeki ölçüsü de bunu öğretir.
İnsan:
“Ben dua ettim.”
“Ben çok emek verdim.”
“Ben yıllarca bekledim.”
“Artık bu kesinlikle olacak.”
diyemez.
Çünkü o hedef gerçekleşmeden önce insanın ömrü sona erebilir.
İnsan bir evlilik için yıllarca dua eder fakat evlenmeden ölebilir.
Bir iş kurmak için emek verir fakat işe başlamadan hayatını kaybedebilir.
Borçlarını ödemek için çalışır fakat borçları bitmeden dünyadan ayrılabilir.
Bir ev yapmak için para biriktirir fakat o evde oturmak kendisine nasip olmayabilir.
Demek ki dua etmek ve emek vermek, hedefin kesinlikle gerçekleşeceği anlamına gelmez.
Bunlar kulun sorumluluğudur; fakat sonuç Allah’ın hükmüne bağlıdır.
Sosyal medyada:
“Dua ettiysen vazgeçme, istediğin mutlaka gelecek.”
denildiğinde insanın ölümü, imtihanı ve Allah’ın farklı hükmü gözden kaçırılıyor.
Hâlbuki doğru söz şudur:
“Dua et, çalış, bedel öde ve sebeplere sarıl. Fakat yarını kendine garanti etme. Allah dilerse ve ömür verirse gerçekleşir.”
Bu anlayış insanı tembelliğe değil, teslimiyete götürür.
Çünkü mümin çalışmayı bırakmaz ama sonucu da sahiplenmez.
Plan yapar ama planını ilahlaştırmaz.
Hedef koyar ama hedefini hayatının tek anlamı hâline getirmez.
Beklenti taşır ama beklentisini kesin hükme dönüştürmez.
İnsan şunu unutmamalıdır:
Biz yarının sahibi değiliz.
Ömrün sahibi değiliz.
Sonucun sahibi değiliz.
Hükmün sahibi Allah’tır.
Bu yüzden dua eden insan:
“Allah’ım, ben bunun için çalışıyorum. Bana ömür verir, izin verir ve hayırlı görürsen nasip et. Eğer ömrüm yetmezse veya bu benim için hayırlı değilse, beni senin hükmüne razı olanlardan eyle.”
diyebilmelidir.
Gerçek teslimiyet, istediğimiz şeyin mutlaka gerçekleşeceğine inanmak değil; gerçekleşse de gerçekleşmese de Allah’a kulluğu sürdürmektir.
Kardeşlerim…
Kur’an’da cennete girecek kimseler anlatılırken sık sık takva sahiplerinden söz edilir.
Allah şöyle buyurur:
“Rabbinizin bağışlamasına ve genişliği göklerle yer kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun.”
Âl-i İmrân Suresi, 133. ayet
Başka bir ayette:
“Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır; artık onlardan uzak değildir.”
Kaf Suresi, 31. ayet
Yine şöyle buyrulur:
“İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras bırakacağımız cennet budur.”
Meryem Suresi, 63. ayet
Demek ki cennet, yalnızca isteyenlere değil; Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan, O’nun sınırlarını gözeten ve O’nun hükmüne teslim olanlara hazırlanmıştır.
Takva, sadece korkmak değildir.
Takva, yalnızca sözle:
“Ben Allah’a teslim oldum.”
demek de değildir.
Takva; insanın kendi isteğini Allah’ın hükmünün önüne koymamasıdır.
Takva:
“Ben bunu çok istiyorum ama Allah daha iyi bilir.”
diyebilmektir.
“Ben dua ederim, çalışırım ve sebeplere sarılırım; fakat istediğim sonucu Allah’a zorunlu kılmam.”
diyebilmektir.
“Allah verirse şükrederim, vermezse yine kulluğumu sürdürürüm.”
diyebilmektir.
İşte sosyal medyadaki:
“Dua ettiysen istediğin şey mutlaka gerçekleşecek.”
anlayışı, takva ve teslimiyet ölçüsüyle de uyuşmaz.
Çünkü bu söz, kulun isteğini merkeze koymaktadır.
Takva ise Allah’ın hükmünü merkeze koymaktır.
Takva sahibi insan Allah’a:
“Ben dua ettim; artık bunu bana vermek zorundasın.”
demez.
Şöyle der:
“Rabbim, ben talebimi sana sundum. Benim için hayırlıysa nasip et. Hayırlı değilse kalbimi ondan uzaklaştır. Çünkü sen bilirsin, ben bilmem.”
Takva sahibi insan dua eder fakat duasını Allah’a karşı bir alacak hâline getirmez.
Salih amel işler fakat:
“Ben bunu yaptım, cenneti hak ettim.”
demez.
Cennet ehlinin söylediği gibi:
“Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden hidayete ulaşamazdık.”
der.
Demek ki takva; teslimiyet, sorumluluk, sakınma ve Allah’ın hükmünü kendi isteğinin üzerinde tutmaktır.
İnsan hedef koyabilir.
Emek verebilir.
Bedel ödeyebilir.
Yıllarca dua edebilir.
Fakat iki saat sonra ölebileceğini, gece bir deprem olabileceğini veya şartların tamamen değişebileceğini de bilir.
Bu yüzden:
“Ben dua ettim, bu kesin olacak.”
demez.
“Allah diler, izin verir ve ömür verirse gerçekleşir.”
der.
İşte gerçek teslimiyet budur.
Takva sahibi insanın güvencesi, istediği sonucun mutlaka gerçekleşmesi değildir.
Onun güvencesi, sonucu ne olursa olsun Allah’ın hükmünün dışına çıkmamasıdır.
Çünkü cennete götüren şey insanın her istediğini elde etmesi değil; istediği gerçekleştiğinde de gerçekleşmediğinde de Allah’a teslim olan bir kul olarak kalmasıdır.
