Âdem Neden Sözünde Durmadı? Aşırı İstek, Unutmak ve İnsanın İçindeki Putlar
Hz. Âdem’in kıssasını sadece “yasaklanan ağaca yaklaştı, hata yaptı ve cennetten çıkarıldı” şeklinde okursak, Kur’an’ın insanın yapısı hakkında verdiği çok önemli mesajları kaçırırız.
Çünkü burada yalnızca bir ağaçtan söz edilmiyor.
Burada ilim sahibi bir insanın nasıl hata yapabildiği, bolluk içinde yaşayan bir insanın neden ihtiyacı olmayan bir şeye yönelebildiği, bir isteğin nasıl aşırılaşabildiği, aşırı isteğin insanın bilincini nasıl kapatabildiği, insanın verdiği sözü nasıl unutabildiği ve hata yaptıktan sonra önünde hangi iki yolun bulunduğu anlatılıyor.
Bu nedenle Âdem kıssası yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir.
Aslında bugün hepimizin yaşadığı hayatın küçük bir özeti gibidir.
Âdem bilgisiz değildi
Öncelikle çok önemli bir noktayı ortaya koymamız gerekiyor.
Hz. Âdem’in problemi bilgisizlik değildi.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Bakara 31
Sonra Allah bu isimleri meleklere sunduğunda onlar:
“Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.”
Bakara 32
dediler.
Âdem ise kendisine öğretilen isimleri bildirdi.
Demek ki Âdem ilim sahibiydi.
Hatta kıssanın akışı içerisinde, kendisine Allah tarafından özel bir bilgi öğretilmiş bir insan görüyoruz.
Dolayısıyla şunu çok net anlayabiliriz:
İlim sahibi olmak, insanın mutlaka doğru davranacağı anlamına gelmiyor.
Bir insan doğruyu bilebilir ve yine de yanlış yapabilir.
Bugün de böyledir.
Faizin yanlış olduğunu bilen insan faize girebilir.
Yalanın yanlış olduğunu bilen insan yalan söyleyebilir.
Kul hakkının ne olduğunu bilen insan başkasının hakkını yiyebilir.
Allah’a inanan insan, Allah’ın emrini bildiği hâlde kendi menfaatini tercih edebilir.
Demek ki insanın problemi her zaman bilgi eksikliği değildir.
Bazen problem, isteğin bilgiden daha güçlü hâle gelmesidir.
Âdem’in Allah’ın varlığıyla ilgili bir şüphesi de yoktu
Bugün bir insan:
“Allah var mı?”
diye sorgulayabilir.
Ama Âdem’in böyle bir problemi yoktu.
Allah onunla konuşuyordu.
Allah ona bilgi öğretiyordu.
Allah ona emir veriyordu.
Allah’ın varlığı onun için teorik bir mesele değildi.
Üstelik Âdem kıtlık içinde de değildi.
Aç değildi.
Fakir değildi.
Barınma problemi yoktu.
Rızık endişesi yoktu.
Allah ona şöyle buyuruyordu:
“Burada senin için acıkmamak ve çıplak kalmamak vardır. Burada susamayacak ve güneş altında kalmayacaksın.”
Tâhâ 118-119
Yani insanın dünyada büyük mücadeleler verdiği birçok temel ihtiyaç Âdem için zaten karşılanmıştı.
Her tarafta nimet vardı.
Bolluk vardı.
Güven vardı.
İlim vardı.
Allah’a iman konusunda şüphe yoktu.
Buna rağmen Âdem yasaklanan şeye yöneldi.
İşte tam burada mesele çok daha derinleşiyor.
Âdem’in o meyveye ihtiyacı yoktu
Âdem aç olduğu için ağaca yönelmedi.
Başka yiyecek bulamadığı için yönelmedi.
Hayatta kalması için o meyveyi yemesi gerekmiyordu.
Yani ortada bir ihtiyaç problemi yoktu.
Ama şeytan onun önüne başka bir şey koydu:
“Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?”
Tâhâ 120
Burada şeytanın teklif ettiği şey yiyecek değildir.
Ebedîliktir.
Kaybetmemektir.
Yok olmayacak mülktür.
Buradan hareketle Âdem’in sınavını şöyle okuyabiliriz:
Elindeki cennet nimetleri çok büyüktü.
Ve şeytan ona bu nimetlerin kalıcı hâle gelebileceği, bu mülkün elinden hiç çıkmayabileceği düşüncesini sundu.
Yani mesele giderek:
“Bir meyve yemek”
olmaktan çıktı.
“Sahip olduğumu nasıl sonsuza kadar korurum?”
meselesine dönüştü.
İşte insanın bugünkü hâliyle Âdem’in kıssasının kesiştiği yer tam burasıdır.
İnsan neden elindekini kaybetmekten bu kadar korkuyor?
Bugün de insan aynı şeyi yaşıyor.
Malını kaybetmek istemiyor.
Parasını kaybetmek istemiyor.
Evini kaybetmek istemiyor.
Eşini kaybetmek istemiyor.
Çocuğunu kaybetmek istemiyor.
Sağlığını kaybetmek istemiyor.
İşini kaybetmek istemiyor.
Makamını kaybetmek istemiyor.
İtibarını kaybetmek istemiyor.
Yaşlanmak istemiyor.
Ölmek istemiyor.
İnsan sürekli elindeki şeyleri kalıcılaştırmaya çalışıyor.
Fakat asıl unutulan şey şu:
Bunların hiçbirini insan kendi yaratmadı.
Sen kendini yaratmadın.
Kendini annenin rahmine sen yerleştirmedin.
Hangi ülkede doğacağını sen belirlemedin.
Hangi şehirde, hangi mahallede, hangi evde doğacağını sen seçmedin.
Anne ve babanı sen seçmedin.
Bedenini sen oluşturmadın.
Kalbini sen çalıştırmıyorsun.
Beynini sen yaratmadın.
Ömrünün süresini sen belirlemiyorsun.
Seni yaratan Allah.
Seni yaşatan Allah.
Rızkını veren Allah.
Öldürecek olan Allah.
Tekrar diriltecek olan Allah.
Dilediği yerde yaratan Allah.
Dilediği şekilde yaratan Allah.
Dilediğine dilediği miktarda rızık veren Allah.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Allah sizi yarattı, sonra sizi rızıklandırdı, sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecektir.”
Rûm 40
Ama insan bunları bilmesine rağmen unutabiliyor.
Neden?
Çünkü bazen isteği Allah bilgisinin önüne geçiyor.
Aşırı istek bilinci kapatıyor
Kur’an Hz. Âdem hakkında şöyle söylüyor:
“Andolsun, daha önce Âdem’den söz almıştık; fakat o unuttu. Biz onda güçlü bir kararlılık bulmadık.”
Tâhâ 115
Buradaki “unuttu” ifadesi çok önemlidir.
Âdem Allah’ın varlığını unutmadı.
Allah’a inanmaktan vazgeçmedi.
Ama Allah’ın koyduğu sınırın önemini o anda geri plana itti.
Çünkü başka bir şey zihninde büyümüştü.
Benim derslerde bilincin kapanması dediğim şey de budur.
İnsan bir şeyi normal ölçüde istediğinde düşünmeye devam eder.
Ama bir şeyi aşırı istediğinde zihni daralmaya başlar.
Artık sadece o şeyi görür.
Bir süre sonra soru şu değildir:
“Doğru olan nedir?”
Soru şuna dönüşür:
“Ben bunu nasıl elde ederim?”
İşte insanın bilinci tam burada kapanmaya başlıyor.
Helal-haram geri plana düşüyor.
Hak-hukuk geri plana düşüyor.
Şükür geri plana düşüyor.
Allah’ın verdiği söz geri plana düşüyor.
İnsan kendisine bahaneler üretmeye başlıyor.
Âdem’in ana ihtiyacı neydi?
Âdem’in asıl ihtiyacı o meyve değildi.
Cennetin kendisi bile onun en temel ihtiyacı değildi.
İnsanın en temel ihtiyacı:
Allah ile bağını kaybetmemektir.
İman etmek.
Allah’a teslim olmak.
Şükretmek.
Allah’ın koyduğu sınıra uymak.
Ve hata yaptığında tevbe etmek.
Bugün insan bunu unutuyor.
Para kazanmayı ana ihtiyaç zannediyor.
Evlenmeyi ana ihtiyaç zannediyor.
Çocuğunun başarılı olmasını ana ihtiyaç zannediyor.
Bir ev sahibi olmayı ana ihtiyaç zannediyor.
Makamı, kariyeri, şirketi ana ihtiyaç zannediyor.
Bunlar ihtiyaç olabilir.
Ama ana ihtiyaç değildir.
Çünkü bunların hepsi Allah’ın yarattığı şeylerdir.
Ana ihtiyaç, Yaratıcıyla doğru ilişki kurmaktır.
İnsan bunu unutunca yaratılmış olan şey zihninin merkezine geçiyor.
Yaratılanı ilah edinmek
Kur’an çok çarpıcı bir ifade kullanır:
“Hevasını ilah edineni gördün mü?”
Câsiye 23
İnsan her zaman taştan yapılmış bir puta tapmaz.
Put bazen insanın zihninde olur.
Bazen insanın putu paradır.
Bazen eşidir.
Bazen çocuğudur.
Bazen evidir.
Bazen kariyeridir.
Bazen makamıdır.
Bazen toplumdaki itibarıdır.
Bazen de ulaşmak istediği bir hedefidir.
İnsan bir şeyi o kadar aşırı ister ki sonunda:
“Ne olursa olsun bunu elde edeceğim.”
demeye başlar.
İşte tam burada o istek insanı yönetmeye başlar.
Allah:
“Bunu yapma.”
diyor.
Ama insan:
“Ben bunu istiyorum.”
diyor.
Allah bir sınır koyuyor.
İnsan:
“Benim şartlarım farklı.”
diyor.
Allah helal yolu gösteriyor.
İnsan:
“Ama o yol uzun.”
diyor.
Allah sabret diyor.
İnsan:
“Ben hemen istiyorum.”
diyor.
İnsan burada farkında olmadan kendi hevasına kulluk etmeye başlıyor.
Allah’ın verdiği şeyi Allah’ın önüne geçirmek
Bütün meselenin en büyük özeti belki de budur:
Allah’ın verdiğini Allah’ın önüne geçirmek.
Çocuğunu Allah verdi.
Ama insan çocuğunu Allah’ın önüne geçiriyor.
Malını Allah verdi.
Ama insan malını Allah’ın önüne geçiriyor.
Eşini Allah verdi.
Ama insan eşini Allah’ın önüne geçiriyor.
Makamı Allah verdi.
Ama insan makamını kaybetmemek için Allah’ın emrine aykırı davranıyor.
Rızkı Allah verdi.
Ama insan rızkının patrondan, müşteriden veya sistemden geldiğini zannediyor.
Benim derslerde sürekli üzerinde durduğum meselelerden biri de budur:
İnsan bazen hakikati bilmediği için değil, hakikatin bedelinden korktuğu için uygulamıyor.
Doğruyu biliyor.
Ama doğruyu uygularsa para kaybedecek.
İşini kaybedecek.
Çevresini kaybedecek.
Makamını kaybedecek.
İşte o anda gerçek iman sınavı başlıyor.
Sözünde durmak neden bu kadar önemli?
A‘râf 42’de Allah cennet ehlini şöyle anlatır:
“İman edenler ve salih ameller işleyenler… işte onlar cennet ehlidir.”
Ardından A‘râf 43’te:
“Göğüslerinde bulunan gıllı çıkarıp atarız.”
buyurur.
Buradaki gıll kelimesi doğrudan bağlamda kin, gizli düşmanlık, içte taşınan olumsuzluk gibi anlamlara gelir.
Aynı kök ailesinde ihanet ve sadakatsizlik anlamıyla ilişkili kullanımlar bulunur; ancak A‘râf 43’ü doğrudan yalnızca “sözünde durmamak” diye tercüme etmek doğru olmaz.
Fakat burada çok güçlü bir ahlaki bağlantı kurabiliriz.
Çünkü insanın içinde:
kin,
haset,
hıyanet,
gizli düşmanlık,
yalancılık,
vefasızlık
aynı bozulmuş iç dünyanın farklı sonuçları olabilir.
Benim derslerde sürekli üzerinde durduğum sıddık olmak tam burada devreye giriyor.
Kur’an Hz. İdris için:
“Şüphesiz o sıddık bir nebiydi.”
Meryem 56
der.
Ardından:
“Onu yüce bir makama yükselttik.”
Meryem 57
buyurur.
Sıddık insan sadece ağzından doğru cümle çıkan insan değildir.
Sözüyle fiili birbirini tutan insandır.
Güvenilir insandır.
Verdiği sözün arkasında duran insandır.
Derslerimizde de doğruluk ve dürüstlüğün insanın temel ahlakı olduğunu sürekli vurguluyoruz.
Sözünü tutmayan insan neden yalana yaklaşır?
Bir arkadaşınıza:
“Akşam yedide oradayım.”
dediniz.
Saat yedi oldu.
Daha evden çıkmadınız.
Telefon çaldı:
“Neredesin?”
Siz:
“Yoldayım.”
dediniz.
Aslında yolda değilsiniz.
İşte zincir başladı.
Önce söz tutulmadı.
Sonra tutulmayan sözü kapatmak için yalan söylendi.
Sonra o yalanı korumak için başka yalanlar gerekebilir.
İnsan bazen bir anda büyük bir yalancı olmaz.
Küçük tavizler verir.
Sonra taviz karakter hâline gelir.
Bir süre sonra insan kendi söylediği yalana bile inanmaya başlar.
İşte insanın kendisine yaptığı zulümlerden biri budur.
Sözün gerçek değeri zarar edeceğiniz zaman anlaşılır
“Ben sözümün eriyim.”
demek kolaydır.
Ama sözünüzün gerçek değeri, o sözü tutmak size zarar verdiğinde ortaya çıkar.
Bir müşteriye garanti verdiniz.
100 liralık ürün bozuldu.
Değiştiriyorsunuz.
Peki 100 bin liralık ürün bozulduğunda?
O zaman ne yapacaksınız?
İşte burada sizin sözünüzün değeri ortaya çıkar.
Çünkü sözün değeri, onu tutmanın bedelsiz olduğu yerde ölçülmez.
Bedel ödediğiniz yerde ölçülür.
Bir insan:
“Ben dürüstüm.”
diyebilir.
Ama dürüstlük işini kaybetme ihtimali ortaya çıktığında anlaşılır.
Doğruyu söylemek para kaybettirdiğinde anlaşılır.
Hata yaptığını kabul etmek itibarını zedelediğinde anlaşılır.
İşte bu nedenle hayatın tamamı sınavdır.
Derslerimizde konuştuğumuz gibi insan sadece yoklukla değil, bollukla; sadece kayıpla değil, kazançla da sınanır.
Âdem neden sözünü unuttu?
Burada bütün parçalar birleşiyor.
Âdem ilim sahibiydi.
Allah’ın varlığından şüphe etmiyordu.
Bolluk içindeydi.
Aç değildi.
O meyveye ihtiyacı yoktu.
Allah ona sınırı açıkça bildirmişti.
Fakat şeytan onun önüne:
ebedîlik
ve
yok olmayacak mülk
fikrini koydu.
Bu istek büyüdü.
İstek büyüdükçe bilinç daraldı.
Bilincin merkezine Allah’ın emri yerine:
“Bunu kaybetmemeliyim.”
düşüncesi yerleşti.
Ve Allah’ın verdiği söz unutuldu.
İşte bugün de biz bunu yapıyoruz.
Para isteğimiz büyüyor.
Allah’ı unutuyoruz.
Bir insanı çok istiyoruz.
Allah’ın sınırını unutuyoruz.
Çocuğumuz konusunda aşırı korkuyoruz.
Teslimiyeti unutuyoruz.
İşimizi kaybetmekten korkuyoruz.
Rızkı verenin Allah olduğunu unutuyoruz.
Ölümden korkuyoruz.
Diriltecek olanın Allah olduğunu unutuyoruz.
Kaybetme korkusu insanı kaybettiği şeye götürebilir
Âdem’in kıssasında çok dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkıyor.
Cenneti kaybetmemek için ebedîlik teklifine yöneldi.
Fakat sonunda cennetten çıkarıldı.
Buradan insan için çok önemli bir ders çıkarabiliriz:
Bazen insan kaybetmekten korktuğu şeyi, tam da kaybetme korkusuyla yaptığı yanlışlar yüzünden kaybedebilir.
Eşini kaybetmek istemiyor.
Aşırı kıskançlık yapıyor.
Evlilik dağılıyor.
Çocuğunu kaybetmek istemiyor.
Aşırı kontrol ediyor.
Çocuk ondan uzaklaşıyor.
Parasını kaybetmek istemiyor.
Haram yollara giriyor.
Daha büyük zarar ediyor.
Makamını kaybetmek istemiyor.
Haksızlığa ortak oluyor.
Sonunda itibarını kaybediyor.
Malını kaybetmemek için huzurunu kaybediyor.
İşte korkunun insanı nasıl ters sonuca götürebileceğini burada görüyoruz.
Bugünün insanında kaybetme korkusu
Bugün insanların yaşadığı birçok yoğun korkunun merkezinde de kaybetme endişesi var.
Gelecek kaygısı.
Rızık kaygısı.
Sağlık kaygısı.
İş kaygısı.
Çocuk kaygısı.
Mal kaygısı.
Ölüm korkusu.
Bunların psikolojik ve tıbbi yönleri elbette ayrı değerlendirilmelidir. Ancak manevi yönden insanın kendine sorması gereken çok önemli bir soru vardır:
Ben kime güveniyorum?
Ben:
“Allah rızık verir.”
diyorum ama müşterim gidince neden dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyorum?
“Allah’ın verdiği can.”
diyorum ama neden ölüm ihtimali bütün iman dengemi bozuyor?
“Çocuğum Allah’ın emaneti.”
diyorum ama neden onun hayatındaki her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum?
“Her şey Allah’ın.”
diyorum ama kaybettiğimde neden sanki kendi mülküm elimden alınmış gibi isyan ediyorum?
İşte burada insan kendisine bakmak zorundadır.
Âdem ile İblis arasındaki en büyük fark
Âdem yanlış yaptı.
İblis de yanlış yaptı.
Ama iki yanlışın sonu aynı olmadı.
Neden?
Çünkü hata sonrası tavırları farklıydı.
Âdem ve eşi:
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka kaybedenlerden oluruz.”
A‘râf 23
dediler.
Dikkat edin.
“Şeytan yüzünden oldu.”
demediler.
“Allah neden şeytanı yarattı?”
demediler.
“Allah dileseydi biz bunu yapmazdık.”
demediler.
“Bizim suçumuz yok.”
demediler.
“Biz kendimize zulmettik.”
dediler.
İblis ise:
“Beni azdırmana karşılık…”
A‘râf 16
diyerek sorumluluğu kendi dışına taşımaya başladı.
İşte benim derslerimde çok önemli gördüğüm ayrım budur.
İnsanı mahveden yalnızca hata değildir.
Hatasını sahiplenmemesi, savunması ve suçu başkasına atmasıdır.
“Ben yaptım” diyebilmek büyük bir bilinçtir
İnsan:
“Ben kırdım.”
“Ben üzdüm.”
“Ben sözümü tutmadım.”
“Ben başarısız oldum.”
“Ben haksızlık yaptım.”
“Ben yanlış seçim yaptım.”
“Ben aşırı istedim.”
“Ben korkum yüzünden yanlış yaptım.”
diyebiliyorsa hâlâ dönüş yolu açıktır.
Ama insan sürekli:
“Eşim yüzünden.”
“Ailem yüzünden.”
“Patron yüzünden.”
“Devlet yüzünden.”
“Çevrem yüzünden.”
“Şeytan yüzünden.”
“Kaderim böyle.”
diyorsa kendisini düzeltmesi çok zorlaşır.
Kur’an insanların:
“Allah dileseydi böyle yapmazdık.”
şeklinde sorumluluktan kaçmasını da eleştirir.
Çünkü seçim insana aittir.
İşte Âdem bunu kabul etti.
Sorun günah işlemekten çok günahta ısrar etmektir
Âdem’in kıssasının en güzel taraflarından biri de budur.
Hata oldu.
Ama hikâye hata ile bitmedi.
Kur’an şöyle buyurur:
“Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve onu doğru yola iletti.”
Tâhâ 122
Demek ki insanın düşmesi, her şeyin bittiği anlamına gelmiyor.
İnsan günah işleyebilir.
Yanlış karar verebilir.
Bir şeyi aşırı isteyebilir.
Korkabilir.
Sözünü bozabilir.
Ama dönüş kapısı vardır.
Asıl tehlike şudur:
Yanlışı savunmak.
Günahta ısrar etmek.
Tövbe etmemek.
Kendini haklı çıkarmaya çalışmak.
Çünkü ilkinde insan hatasını görür.
İkincisinde insan hatasını hakikat hâline getirir.
Cennet ehlinin kalbinden neden “gıll” çıkarılıyor?
Şimdi yeniden A‘râf 43’e dönelim:
“Göğüslerinde bulunan gıllı çıkarıp atarız…”
Cennet ehlinin içinde artık:
kin,
haset,
gizli düşmanlık,
hırs,
kıyas,
intikam,
dünya menfaati için birbirini ezme
gibi bozukluklar kalmıyor.
Çünkü dünya sınavı bitmiş oluyor.
Ve onlar şöyle diyorlar:
“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi biz doğru yolu bulamazdık.”
Bakın ne kadar önemli.
Cennete girdiklerinde bile:
“Biz yaptık.”
demiyorlar.
“Biz başardık.”
demiyorlar.
“Biz herkesten iyiydik.”
demiyorlar.
Hamd ediyorlar.
Çünkü artık bütün sistemin sahibini çok açık görüyorlar.
İnsan aslında neye sahip?
Belki de insanın en büyük yanılgısı şu cümledir:
“Benim.”
Benim evim.
Benim param.
Benim şirketim.
Benim çocuğum.
Benim eşim.
Benim bedenim.
Benim hayatım.
Halbuki biz emanetçiyiz.
Dünyaya geldiğimizde hiçbir şey getirmedik.
Giderken de hiçbir şey götürmeyeceğiz.
Bize verilenlerin tamamı belli bir süreliğine kullanımımıza verilmiş nimetlerdir.
İnsan bunu unutunca sahiplenme başlar.
Sahiplenme büyüyünce bağlanma başlar.
Bağlanma büyüyünce kaybetme korkusu başlar.
Kaybetme korkusu büyüyünce bilinç kapanır.
Bilinç kapanınca insan Allah’ın koyduğu ölçüyü unutabilir.
İşte Âdem kıssasının günümüze uzanan zinciri budur.
Bu kıssanın bize bıraktığı büyük ders
Hz. Âdem’in hikâyesinde çok güçlü bir süreç görüyoruz:
Âdem ilim sahibiydi.
Allah’ı biliyordu.
Bolluk içindeydi.
Rızık problemi yoktu.
O meyveye ihtiyacı yoktu.
Ama ebedîlik ve kaybetmeme arzusu önüne kondu.
İstek büyüdü.
İstek korkuya dönüştü.
Kaybetme korkusu bilinci daralttı.
Allah’ın verdiği söz unutuldu.
Yanlış seçim yapıldı.
Sonra Âdem sonucu gördü.
Ama suçu başkasına atmadı.
“Biz kendimize zulmettik.”
dedi.
Tevbe etti.
Allah da onun tevbesini kabul etti.
İşte bugün bizim de önümüzde aynı sınav var.
Mesele hiç istememek değildir.
Mesele hiç sevmemek değildir.
Mesele dünyadan tamamen kopmak değildir.
Çalışacağız.
Ev alacağız.
Para kazanacağız.
Çocuk yetiştireceğiz.
İş kuracağız.
Başarılı olmaya çalışacağız.
Ama hiçbirini ilah edinmeyeceğiz.
Çünkü hepsi yaratılmıştır.
Ve yaratılmış olan hiçbir şey Yaratıcının önüne geçmemelidir.
İnsan kendisine sürekli şu soruyu sormalıdır:
“Bunu ben mi yönetiyorum, yoksa bu beni mi yönetiyor?”
Ve daha zor bir soru:
“Allah bunu benden alsa, yine Allah’a hamd edebilir miyim?”
İşte insanın teslimiyeti burada ortaya çıkar.
Belki de bütün bu dersin özeti şu cümlelerde toplanabilir:
Allah’ın verdiğini Allah’ın önüne geçirme.
Yaratılmışı sev ama yaratılmışa kul olma.
İste ama isteğini ilah edinme.
Mal kazan ama rızkı maldan bilme.
Çocuğunu sev ama onun gerçek sahibini unutma.
Eşini sev ama Allah’ın sınırlarını onun için çiğneme.
Cenneti iste ama cennetin sahibini unutma.
Ve ne kadar ilim sahibi olursan ol:
Şükür, teslimiyet ve tevbe olmadan ilmin seni tek başına koruyacağını zannetme.
Âdem’in hatası bize insanın nasıl düştüğünü gösteriyor.
Âdem’in tevbesi ise nasıl yeniden ayağa kalkacağımızı öğretiyor.
Çünkü mesele hiç düşmemek değildir.
Mesele düştüğünde İblis gibi suçlu aramak yerine, Âdem gibi “Rabbim, ben kendime zulmettim” diyebilmek ve yeniden Allah’a dönebilmektir.

Zühd; helali haram kılmak yada malı zayi etmek değil, Allah’ın elinde bulunana kendi elindekinden daha çok güvenmektir.
Çok güzel anlatmışsımız .çok faydalı ve bilinç açan bir yazı.
Hatalarımızı kabul etmeyip suçu başkaların da gördüğümüzde bu bizi geliştirmiyor aksine kurban bilincine giriyoruz ve bir süre sonra da zorbaya dönüşüyoruz. Akılda kalıcı bir anlatım olmuş teşekkür ederiz hocam
🌸