Allah Gazzeyi korumuyor mu?
Allah Gazze’yi Neden Korumuyor?
Gazze’de yaşananları izleyen birçok insanın zihninden aynı soru geçiyor:
“Allah neden Gazzelileri korumuyor? Onlar Müslüman, Allah’a inanıyorlar, dua ediyorlar. Çocuklar ölüyor, insanlar aç kalıyor, evler yıkılıyor. Allah’ın buna gücü yetiyorsa neden müdahale etmiyor?”
Bu soru yanlış bir soru değil.
Tam tersine insanın vicdanından çıkan çok ciddi bir soru.
Fakat bu soruyu cevaplandırırken dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü meseleyi yalnızca:
“Onlar şehit oluyorlar, cennete gidiyorlar.”
diyerek açıklamak bana yeterli gelmiyor.
Çünkü karşımızda evladını kaybeden bir anne, ailesini kaybeden bir çocuk, açlık çeken insanlar ve büyük bir zulüm var.
Asıl soruyu biraz daha derine indirmemiz gerekiyor:
Allah dünyayı nasıl bir düzen üzerine kurdu?
Allah’a iman eden insan neden yine de acı çekiyor?
Zalime neden hemen müdahale edilmiyor?
Ve belki de en önemlisi:
Gazze yalnızca Gazzelilerin imtihanı mı, yoksa bizim de imtihanımız mı?
Ben derslerimde sürekli bir şeyi anlatmaya çalışıyorum:
İnsan Allah’ı, dini ve hayatı yalnızca kendi beklentilerine göre anlamaya başladığında hakikatle arasına perde koyuyor.
Biz çoğu zaman şöyle düşünüyoruz:
“Ben Allah’a inanıyorsam Allah beni korumalı.”
“Ben dua ettiysem istediğim şey olmalı.”
“Ben iyi bir insansam başıma kötü bir şey gelmemeli.”
Fakat Kur’an bize böyle bir dünya tarif etmiyor.
Kur’an’ın anlattığı dünya, imtihanın bulunduğu bir dünya.
Allah şöyle buyuruyor:
“İnsanlar, ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?”
Ankebût 2
Bu ayet aslında sorunun büyük bir bölümünü cevaplıyor.
İman etmek, dünyada hiçbir acıyla karşılaşmamak anlamına gelmiyor.
Tam tersine Kur’an’a baktığımızda Allah’ın en sevdiği kulların bile çok ağır imtihanlardan geçtiğini görüyoruz.
Hz. İbrahim ateşe atılıyor.
Hz. Musa Firavun’un tehdidi altında yaşıyor.
Hz. Yusuf kuyuya atılıyor, köle olarak satılıyor, hapse giriyor.
Hz. Eyyûb ağır sıkıntılara uğruyor.
Hz. Muhammed Mekke’de yıllarca zulüm görüyor, Taif’te taşlanıyor, yurdundan çıkarılıyor.
Uhud’da Müslümanlar büyük kayıplar veriyor.
Hatta Kur’an, geçmişte bazı peygamberlerin öldürüldüğünden dahi bahsediyor.
Demek ki denklem:
Allah’a inanıyorum = başıma hiçbir kötülük gelmez
değil.
İşte derslerimde anlattığım hak ile batılı ayırma meselesi burada da karşımıza çıkıyor.
Bizim zihnimizde oluşturduğumuz Allah tasavvufu başka olabilir; Kur’an’ın anlattığı hayat düzeni başka olabilir.
Hakikat bizim beklentimize göre değil, Allah’ın koyduğu nizama göre işler.
Dünya neden tamamen adalet üzerine kurulmamış?
Burada ikinci önemli meseleye geliyoruz.
Eğer Allah zalimleri görüyor ve onları durdurmaya gücü yetiyorsa neden her zulme anında müdahale etmiyor?
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma.”
İbrahim 42
Allah görüyor.
Allah biliyor.
Fakat hemen müdahale etmiyor olması, zulmü kabul ettiği anlamına gelmiyor.
Çünkü dünya nihai hesap yeri değil.
Dünya, insanın iradesini kullandığı alan.
İnsan öldürebiliyor.
İnsan yardım edebiliyor.
İnsan haksızlık yapabiliyor.
İnsan haksızlığa karşı çıkabiliyor.
İnsan servetini mazluma da harcayabiliyor, zalime de destek olabiliyor.
İnsan konuşabiliyor veya susabiliyor.
İşte imtihan tam burada başlıyor.
Allah insana irade vermişse, bu iradenin gerçek sonuçları da olmak zorunda.
Eğer biri kötülük yapmak istediğinde eli anında tutulsaydı, biri yalan söyleyecekken dili konuşamasaydı, biri zulmedecek olduğunda gökten hemen bir güç gelip onu durdursaydı, insanın tercihi gerçek anlamda nasıl ortaya çıkacaktı?
Bu nedenle dünya, bizim istediğimiz anlamda kesintisiz bir mucize düzeni değildir.
Allah dünyaya sebepler, sonuçlar ve insanın sorumluluğu üzerinden işleyen bir nizam koymuştur.
Firavun neden yıllarca yaşadı?
Kur’an’daki Firavun kıssasına bakalım.
Firavun yalnızca zalim bir hükümdar değildi.
Kur’an onun İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürttüğünü anlatıyor.
Yani masum çocuklar öldürülüyordu.
Peki Allah neden Firavun’u ilk çocuğu öldürdüğünde yok etmedi?
Neden yıllarca hüküm sürmesine izin verildi?
Çünkü kıssa yalnızca Firavun’un cezalandırılmasıyla ilgili değil.
O süreçte Musa’nın kim olduğu ortaya çıktı.
Firavun’un kim olduğu ortaya çıktı.
Firavun’un çevresindekilerin kim olduğu ortaya çıktı.
Hakkın yanında duranlarla batılın yanında duranlar ayrıldı.
İşte derslerimde anlattığım mizan tam olarak budur.
Mizan yalnızca terazi anlamında düşünülmemeli.
Hayat insanları tartıyor.
Olaylar insanları açığa çıkarıyor.
Bir zulüm ortaya çıktığında insanların gerçek karakteri de ortaya çıkıyor.
Kim mazlumun yanında?
Kim güçlünün yanında?
Kim menfaatinin yanında?
Kim susuyor?
Kim korkuyor?
Kim konuşuyor?
Kim kendisine hiçbir şey olmuyormuş gibi hayatına devam ediyor?
Gazze bize yalnızca Gazze’yi göstermiyor.
Gazze dünyadaki insanların kim olduğunu da gösteriyor.
Belki yanlış soruyu soruyoruz
Biz çoğu zaman şöyle soruyoruz:
“Allah neden Gazze’ye yardım etmiyor?”
Fakat Kur’an’da çok çarpıcı bir ayet var:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize tarafından bir yardımcı gönder’ diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?”
Nisâ 75
Bu ayeti dikkatle okuyalım.
Mazlum insanlar dua ediyorlar:
“Rabbimiz bizi kurtar.”
Sonra Allah kime sesleniyor?
Mazluma mı?
Hayır.
Onlara yardım etme imkânı bulunan insanlara sesleniyor:
“Size ne oluyor?”
İşte burası çok önemli.
Biz göğe bakıp:
“Allah neden yardım etmiyor?”
diye soruyoruz.
Kur’an ise dönüp insana:
“Sen neden yardım etmiyorsun?”
diye soruyor.
Belki de meselenin en ağır tarafı burada.
Allah’ın yardımının insanların eliyle gerçekleşebileceğini unutuyoruz.
Aç bir insan varsa onu doyuracak başka insan vardır.
Evi yıkılmış biri varsa ona barınak sağlayabilecek başka insanlar vardır.
Bir zulüm varsa ona karşı sesini yükseltebilecek toplumlar vardır.
Bir devlet zalimleşmişse onu durdurabilecek başka güçler vardır.
Fakat insanlar bunu yapmadığında bütün sorumluluğu Allah’a yüklemek ne kadar doğrudur?
Gazze yalnızca Gazzelilerin imtihanı değildir
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele.”
Bakara 155
Bu ayeti çoğunlukla zulme uğrayan insan açısından okuyoruz.
Fakat imtihanın başka tarafları da var.
Açlık çeken insan imtihandadır.
Ama onun açlığını görüp yardım etmeyen zengin de imtihandadır.
Bombanın altında kalan insan imtihandadır.
Ama onu televizyonda izleyip hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eden insan da imtihandadır.
Zalimin karşısındaki mazlum imtihandadır.
Ama zalime silah satan, para veren, propaganda yapan, zulmünü örten kişi de imtihandadır.
Kur’an bu yüzden yalnızca zalimi uyarmıyor.
Zalime yaklaşanı da uyarıyor:
“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”
Hûd 113
Demek ki insan bizzat bombayı atan kişi olmayabilir.
Fakat zulüm düzeninin parçası hâline gelebilir.
Benim derslerimde anlattığım “zulüm” yalnızca başkasına vurmak değildir
Derslerimde sık sık anlatıyorum:
İnsan zulmü çok dar anlıyor.
Birisine fiziksel zarar verince zalim olduğunu düşünüyor.
Oysa Kur’an’daki zulüm kavramı çok daha geniştir.
Hak sahibine hakkını vermemek zulümdür.
Güçlü olduğu için haksızın yanında durmak zulümdür.
Menfaati uğruna gerçeği gizlemek zulümdür.
Bir insanın hakkının yenmesine göz yummak zulme ortak olmanın kapısını açabilir.
Ve insan başkasına zulmettiği gibi kendisine de zulmedebilir.
Kur’an defalarca:
“Onlar bize zulmetmediler; fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.”
anlamındaki ifadeleri kullanır.
Gazze’ye bakarken yalnızca:
“Onlara kim zulmediyor?”
diye değil;
“Bu olay karşısında ben kendime nasıl bir zulüm yapıyorum?”
diye de sormalıyız.
Vicdanımı susturuyor muyum?
Gerçeği görmekten kaçıyor muyum?
Sadece bana dokunan meselelerle mi ilgileniyorum?
Maddi rahatlığım bozulmasın diye haksızlıkları görmezden mi geliyorum?
İşte derslerimde anlattığım nefis ve heva burada devreye giriyor.
Nefis insana sürekli:
“Sen kendi hayatına bak.”
der.
“Senin başına gelmiyor.”
der.
“Boş ver.”
der.
“Bir şey değişmez.”
der.
Kur’an ise insana kendi benliğinin dışına çıkmayı öğretir.
“Dünya bir oyun ve eğlence” ayeti Gazze’ye bakışımızı da değiştiriyor
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Asıl hayat ahiret yurdudur. Keşke bilselerdi.”
Ankebût 64
Bu ayeti sadece:
“Dünyayı boş verelim.”
diye anlamak yanlış olur.
Tam tersine ayetin bize öğrettiği şey şu:
Dünyadaki makamlar, ordular, servetler, devletler, saraylar ve iktidarlar geçicidir.
Bugün çok güçlü görünen biri yarın yok olabilir.
Tarihte kaç imparatorluk vardı?
Kaç kral vardı?
Kaç diktatör kendisini yenilmez zannetti?
Hepsi gitti.
Fakat yaptıkları kaldı.
Kur’an bu nedenle bize olaylara yalnızca bugünkü güç dengeleriyle bakmamayı öğretir.
Zalim bugün kazanıyor gibi görünebilir.
Mazlum bugün kaybediyor gibi görünebilir.
Fakat Kur’an’ın hesabı yalnızca bugünün hesabı değildir.
Fakat “ahiret var” demek zulme sessiz kalmak anlamına gelmez
Burada önemli bir hata daha yapılıyor.
Bazen insanlar:
“Nasıl olsa onlar şehit, ahirette mükâfatlarını alacaklar.”
diyor.
Bu düşünce bizi sorumluluktan kurtarmamalı.
Çünkü eğer böyle düşünürsek Nisâ 75 neden var?
Allah neden:
“Size ne oluyor da mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?”
desin?
Mazlumun ahirette alacağı mükâfat bizim dünyadaki sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.
Bir çocuk açsa:
“Cennete gider.”
deyip geçemeyiz.
Onu doyurmakla yükümlü olan varsa doyurmalıdır.
Bir insan zulüm görüyorsa:
“Allah ahirette hakkını verir.”
deyip zalimi serbest bırakamayız.
Çünkü adalet müminin görevidir.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”
Nisâ 135
İşte Kur’an’ın istediği insan budur.
Menfaatine göre değil, hakka göre yaşayan insan.
Salih amel burada başlıyor
Benim derslerimde üzerinde en çok durduğum konulardan biri de budur:
İman tek başına bir söz değildir.
Kur’an sürekli:
“İman edenler ve salih amel işleyenler…”
der.
Neden?
Çünkü iman davranışa dönüşmelidir.
Gazze konusunda da aynı şey geçerli.
Üzülmek değerlidir.
Dua etmek değerlidir.
Fakat insanın gücü ölçüsünde salih amele de dönüşmesi gerekir.
Kiminin gücü maddi yardım yapmaya yeter.
Kiminin gücü doğru bilgiyi yaymaya yeter.
Kimi siyasi ve hukuki kanallardan mücadele eder.
Kimi insani yardım organizasyonlarında çalışır.
Kimi elindeki ekonomik tercihlerle tavrını gösterir.
Kimi mazlumun sesini duyurur.
Herkesin yapabileceği aynı değildir.
Ama herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Allah bana verdiği imkânların hesabını sorduğunda ne diyeceğim?”
Asıl soru: Allah Gazze’yi mi korumuyor, yoksa biz mi görevimizi yapmıyoruz?
Belki sorunun yönünü değiştirmemiz gerekiyor.
“Allah neden Gazze’yi korumuyor?”
sorusunun yanında şu soruları da sormalıyız:
Allah bize bu kadar nimet verdiği hâlde biz mazlumu neden korumuyoruz?
İslam dünyasında bu kadar insan, para, güç ve imkân varken neden bu kadar parçalanmış durumdayız?
Neden kendi aramızdaki menfaatler ortak adalet duygumuzdan daha güçlü hâle geliyor?
Neden haksızlık bize dokunana kadar sessiz kalabiliyoruz?
İşte benim derslerimde anlattığım kibir, hırs, haset, nefis ve dünya sevgisi yalnızca kişisel problemler değildir.
Toplumlar da bunlarla hasta olur.
Devletler de bunlarla hasta olur.
İnsanlık da bunlarla hasta olur.
Bir toplumda çıkar adaletten güçlü hâle gelirse zulüm büyür.
Para vicdandan güçlü hâle gelirse zulüm büyür.
Irk, milliyet, mezhep veya siyasi çıkar insan hayatından daha değerli görülmeye başlanırsa zulüm büyür.
Allah zalime süre verebilir ama onu unutmaz
Kur’an’da çok önemli bir prensip vardır.
Allah’ın hemen cezalandırmaması, zalimin kurtulduğu anlamına gelmez.
“Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir.”
İbrahim 42
Bir zalim yıllarca yaşayabilir.
Bir devlet uzun süre güçlü kalabilir.
Bir insan yaptığı kötülüğün karşılığını hemen görmeyebilir.
Fakat Kur’an bize nihai hesabın ertelenebileceğini fakat ortadan kalkmayacağını öğretir.
İşte iman burada devreye girer.
İman yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değildir.
Allah’ın adaletine güvenmektir.
Biz bütün hesabı göremeyebiliriz.
Fakat Allah görür.
Şehitlik meselesini de doğru anlamalıyız
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridir; fakat siz farkında değilsiniz.”
Bakara 154
Bu çok büyük bir müjdedir.
Fakat bu ayeti insanların yaşadığı acıyı küçümsemek için kullanmamalıyız.
Kur’an şehitliği yüceltirken aynı zamanda zulmü de yasaklar.
Yani:
“Nasıl olsa şehit olacaklar.”
diye zulme sessiz kalınamaz.
Şehitlik mazlum için bir müjde olabilir.
Fakat zalim için mazeret değildir.
Seyreden için de mazeret değildir.
Gazze aslında bize ayna tutuyor
Gazze’ye baktığımızda yalnızca bombalanmış binalar görmüyoruz.
Kendi insanlığımızı görüyoruz.
Kendi imanımızı görüyoruz.
Kendi önceliklerimizi görüyoruz.
Dünyaya ne kadar bağlandığımızı görüyoruz.
Bir ayakkabı, telefon, araba, ev veya makam için ne kadar mücadele ettiğimizi;
ama başka insanların hayatları söz konusu olduğunda ne kadar çabuk yorulduğumuzu görüyoruz.
İşte Kur’an’ın insanı uyandırmak istediği yer burasıdır.
Derslerimde sürekli söylediğim gibi:
Kur’an sadece geçmişte yaşamış insanları anlatmıyor.
Firavun’u okuyup:
“Ne kötü adammış.”
demek kolay.
Asıl mesele bugün Firavunlaşan sistemleri görebilmek.
Karun’u okuyup:
“Ne kadar dünya düşkünüymüş.”
demek kolay.
Asıl mesele bugünkü Karunlaşmayı görebilmek.
Zalim kavimleri okuyup onları eleştirmek kolay.
Asıl mesele bugün zulüm karşısındaki kendi konumumuzu görebilmek.
Kur’an insanı sürekli kendisine döndürür.
Sonunda hesap var
Kur’an’ın dünya görüşünde ölüm son değildir.
Bu nedenle dünyadaki adaletin eksik kalması Allah’ın adaletinin eksik olduğu anlamına gelmez.
Dünya mahkemesi dosyayı kapatabilir.
Tarih bazı suçları unutabilir.
İnsanlar propagandayla gerçekleri gizleyebilir.
Fakat Allah’ın hesabında hiçbir şey kaybolmaz.
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim zerre kadar şer yapmışsa onu görür.”
Zilzâl 7-8
Bir çocuğun gözyaşı kaybolmayacak.
Bir annenin acısı kaybolmayacak.
Bir zalimin verdiği emir kaybolmayacak.
Bir kişinin zulme verdiği destek kaybolmayacak.
Ama bir insanın yaptığı küçücük yardım da kaybolmayacak.
Bir mazlum için ettiği dua da kaybolmayacak.
Haksızlığa karşı söylediği bir söz de kaybolmayacak.
Allah’ın mizanında hiçbir şey unutulmuyor.
Son söz
O hâlde:
“Allah Gazze’yi neden korumuyor?”
sorusuna çok basit bir cevap vermek doğru olmaz.
Biz Allah’ın niçin belirli bir olayda belirli şekilde müdahale edip etmediğini kesin olarak bilemeyiz.
Fakat Kur’an’dan bildiğimiz bazı şeyler vardır:
Allah zulmü sevmez.
Allah zalimlerin yaptıklarından habersiz değildir.
Dünya nihai hesap yeri değildir.
İman eden insanlar da imtihan edilir.
Mazlumun hakkı Allah katında kaybolmaz.
Zalimin hesabı ertelense bile ortadan kalkmaz.
Ve Allah insanlara mazlumların yanında durma sorumluluğu yükler.
Bu nedenle belki bugün yalnızca:
“Allah neden müdahale etmiyor?”
diye sormak yerine kendimize de sormalıyız:
Ben bu imtihanın neresindeyim?
Allah bana verdiği imkânlarla benden ne istiyor?
Ben hak ile batıl arasında hangi taraftayım?
Adalet söz konusu olduğunda menfaatimi mi, hakkı mı tercih ediyorum?
Mazlumun duasına Allah’ın göndereceği yardımın bir parçası olabilecek miyim?
Belki Gazze’nin bize sorduğu en büyük soru budur.
Çünkü bazen insan göğe bakıp:
“Allah’ım, neden bir şey yapmıyorsun?”
der.
Kur’an ise insanın kalbine başka bir soru bırakır:
“Ben sana göz verdim, gördün. Vicdan verdim, hissettin. İmkân verdim, gücün yetti. Peki sen ne yaptın?”
