ANKEBÛT SURESİ 59–64. AYETLER
Ne? Neden? Nasıl?
Bismillahirrahmanirrahim.
Değerli dostlar…
Ankebût Suresi’nin 56, 57 ve 58. ayetlerinde bize çok önemli bir yol çizilmişti:
Allah’ın yeryüzü geniştir.
Her nefis ölümü tadacaktır.
İman edip salih amel işleyenler ise cennette güzel bir yere yerleştirilecektir.
Şimdi 59–64. ayetler, bu yolda yürüyen insanın zihnindeki sorulara cevap veriyor.
İnsan diyor ki:
“Peki ben nasıl dayanacağım?”
“Rızkım ne olacak?”
“Bu dünyada güçlü görünen insanlar neden bu kadar rahat?”
“İnsanlar Allah’ı kabul ettikleri hâlde neden başkalarına kulluk ediyor?”
“Dünya hayatının gerçek değeri nedir?”
Bu ayetleri ne, neden ve nasıl sorularıyla ayet ayet anlamaya çalışalım.
ANKEBÛT 59. AYET
“Onlar sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.”
Ayetin Arapça ifadesinde iki önemli kelime vardır:
Sabretmek: Dayanmak, direnmek, doğru yolda kararlılığını korumak.
Tevekkül: Gereken emeği gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmak, güvenmek ve dayanmaktır.
Ayet:
“Onlar sabredenlerdir.”
dedikten sonra:
“Rablerine tevekkül ederler.”
buyuruyor.
Ne?
Bu ayet bize cennetin yüksek makamlarına yerleştirilecek insanların iki temel özelliğini anlatıyor:
Sabır ve tevekkül.
Yani iman eden insan yalnızca doğruyu bilmez.
Doğru yolda kalmak için direnir.
Sonucu hemen göremese bile vazgeçmez.
Elinden geleni yapar ve ardından Allah’a güvenir.
Neden?
Çünkü 56. ayette insana:
“Benim yeryüzüm geniştir, yalnız bana kulluk edin.”
denilmişti.
Fakat bir insan yanlış çevresinden ayrılmaya karar verdiğinde, haram kazancı bırakmaya niyet ettiğinde, eski alışkanlıklarını terk ettiğinde hemen bazı sıkıntılarla karşılaşır.
İnsan şunu düşünür:
“Ya yalnız kalırsam?”
“Ya para kazanamazsam?”
“Ya insanlar beni dışlarsa?”
“Ya doğruyu söylediğim için kaybedersem?”
İşte bu noktada sabır gerekir.
Çünkü doğru yol her zaman ilk anda rahatlık getirmez.
Bazen doğru yolun ilk adımı sıkıntıdır.
Ama sonu huzurdur.
Yanlış yolun ilk adımı ise bazen zevktir.
Ama sonu pişmanlıktır.
Bir insan sigarayı bırakmaya karar verdiğinde ilk günlerde zorlanır.
Bir insan haram bir ilişkiyi bitirdiğinde yalnızlık hissedebilir.
Bir esnaf müşterisini kaybetme pahasına yalan söylememeye karar verdiğinde kısa süreli maddi kayıp yaşayabilir.
Bir öğretmen doğruları söylediğinde bazı insanlar ondan uzaklaşabilir.
İşte burada insanın sabrı imtihan edilir.
Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Sabır; doğru olanı yapmaya devam etmektir.
Nasıl?
Sabır nasıl gösterilir?
Önce doğruyu bilerek.
Sonra doğruyu seçerek.
Daha sonra da doğruyu sürdürerek.
Bir insan bir gün dürüst olup ertesi gün menfaati için yalan söylüyorsa bu kararlılık değildir.
Sabır, süreklilik ister.
Tevekkül de yanlış anlaşılmamalıdır.
İnsan:
“Allah’a güveniyorum.”
deyip hiçbir emek göstermiyorsa bu tevekkül değildir.
Öğrenci ders çalışmadan:
“Allah yardım eder.”
diyorsa kendisini kandırır.
Esnaf tedbir almadan:
“Allah korur.”
diyorsa tevekkül etmiş olmaz.
Bir insan iş aramadan:
“Rızkımı Allah verir.”
diyorsa Allah’ın yeryüzüne koyduğu çalışma kanununu görmezden geliyor demektir.
Tevekkül şu demektir:
Ben üzerime düşeni yaparım.
Çalışırım.
Araştırırım.
Tedbir alırım.
Doğru olanı seçerim.
Ama sonucu ilah edinmem.
Sonucu Allah’a bırakırım.
Bizim derslerimizde sık sık söylediğimiz gibi:
Bedel, emek ve çaba kula aittir; sonucu yaratmak Allah’a aittir.
İşte 59. ayet, iman yolunda yürüyen insana bunu öğretiyor:
Sabret.
Çalış.
Dayan.
Ama kendine değil, Rabbine güven.
ANKEBÛT 60. AYET
“Nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onu da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
Bu ayetteki önemli kelimeler:
Dâbbe: Yeryüzünde hareket eden canlı.
Rızık: Allah’ın canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için verdiği her türlü nimet.
Rızık yalnızca para değildir.
Yiyecek, su, sağlık, bilgi, dostluk, zaman, güven, nefes ve imkân da rızıktır.
Lâ tahmilu rızkahâ: Rızkını taşıyamaz, biriktiremez veya geleceği için depolayamaz.
Es-Semî‘: Her şeyi işiten.
El-Alîm: Her şeyi bilen.
Ne?
Bu ayet bize rızkın gerçek sahibini gösteriyor.
Yeryüzünde nice canlı vardır ki yarının yiyeceğini yanında taşıyamaz.
Deposu yoktur.
Banka hesabı yoktur.
Maaşı yoktur.
Ama Allah onu rızıklandırır.
Ayet sonra insana dönüyor:
“Onu da sizi de Allah rızıklandırır.”
Yani rızık veren patron değildir.
Müşteri değildir.
Şirket değildir.
Devlet değildir.
Bunlar birer vesiledir.
Rızkın sahibi Allah’tır.
Neden?
Çünkü insan 56. ayetteki hicret emrini duyunca hemen rızık korkusuna kapılır.
“Bu işi bırakırsam ne yaparım?”
“Bu şehirden ayrılırsam nerede çalışırım?”
“Bu yanlış ilişkiyi bırakınca kim bana sahip çıkar?”
“Bu müşteriyi kaybedersem nasıl para kazanırım?”
Rabbimiz burada insanın en büyük korkusuna cevap veriyor:
“Rızkı veren bulunduğun yer değil, benim.”
İnsan çoğu zaman vesileyi rızık sahibi zanneder.
Patron maaş veriyor diye patronu mutlak güç gibi görür.
Müşteri para kazandırıyor diye müşterinin her istediğini yapmak zorunda olduğunu düşünür.
Eşi maddi imkân sağlıyor diye zulme sessiz kalır.
Bir çevre ona makam sağlıyor diye yanlışlarına ortak olur.
İşte burada mizan bozulur.
Vesile, Allah’ın yerine geçirilir.
İnsan diliyle Allah’a inandığını söyler ama kalbiyle maaşa, müşteriye veya makama kulluk etmeye başlar.
Nasıl?
Rızık konusunda denge nasıl kurulur?
İlk olarak çalışacağız.
Çünkü Allah, rızkı çoğu zaman sebepler üzerinden verir.
Ama sebepleri ilah edinmeyeceğiz.
İkinci olarak, haram kazancı rızık zannetmeyeceğiz.
Bir insan dolandırıcılıkla para kazanmışsa:
“Allah bana bunu nasip etti.”
diyemez.
Allah’ın haram kıldığı bir yol, Allah’a nispet edilerek temizlenemez.
Haramdan gelen para belki gelir olabilir ama hayırlı rızık değildir.
Üçüncü olarak, rızık korkusuyla ahlakımızı satmayacağız.
Bir işveren:
“Yalan söyleyeceksin.”
diyorsa insan kendisine şunu sormalı:
“Bana rızık veren gerçekten bu patron mu?”
Bir müşteri:
“Faturayı düşük göster.”
diyorsa esnaf kendisine şunu sormalı:
“Ben müşterinin kuluyum, Allah’ın kulu muyum?”
Burada elbette tedbirsizce hareket etmekten bahsetmiyoruz.
İnsan yeni iş arayabilir.
Plan yapabilir.
Birikim oluşturabilir.
Ailesinin sorumluluğunu düşünebilir.
Fakat haramı terk etmek için hiç risk almıyorsa, iman sözü henüz bedel ödememiş demektir.
Allah ayetin sonunda:
“O işitendir ve bilendir.”
buyuruyor.
Neden?
Çünkü insan rızık korkusu yaşarken içinden geçen kaygıyı Allah bilir.
Geceleri yaptığı duayı Allah işitir.
İnsanların bilmediği yükünü Allah bilir.
Çabasını, korkusunu, niyetini ve sabrını Allah görür.
Bu ayet insana şunu söylüyor:
Sen çalış.
Tedbirini al.
Ama kalbini maaşa değil Allah’a bağla.
ANKEBÛT 61. AYET
“Andolsun, onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?’ diye sorsan mutlaka ‘Allah’ derler. Öyleyse nasıl çevriliyorlar?”
Önemli kelimeler:
Halaka: Yarattı.
Sehhara: Bir ölçü ve düzen içinde insanın yararına sundu, emre verdi.
Yu’fekûn: Hakikatten çevrilmek, yönü değiştirilmek, ters tarafa döndürülmek.
Ne?
Bu ayet çok çarpıcı bir çelişkiyi gösteriyor.
İnsanlara:
“Gökleri ve yeri kim yarattı?”
diye soruluyor.
Onlar:
“Allah.”
diyorlar.
“Güneşi ve ayı kim düzene koydu?”
deniliyor.
Yine:
“Allah.”
diyorlar.
Ama buna rağmen kullukta Allah’ın ölçüsüne teslim olmuyorlar.
Yani yaratıcıyı kabul ediyorlar ama hayatın yöneticisi olarak Allah’ı kabul etmiyorlar.
Neden?
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, imanı yalnızca sözde bırakmasıdır.
“Allah yarattı.”
demek kolaydır.
Ama:
“O hâlde hayatımı Allah’ın ölçüsüne göre düzenlemeliyim.”
demek bedel ister.
Bir insan:
“Allah her şeyi yarattı.”
diyor ama ticarette kendi keyfine göre davranıyor.
“Allah rızık verir.”
diyor ama rızık korkusuyla harama giriyor.
“Allah adildir.”
diyor ama kendi ailesinde adaletli davranmıyor.
“Allah her şeyi görür.”
diyor ama yalnız kaldığında sınırları aşıyor.
Demek ki problem Allah’ın varlığını bilmemek değil.
Problem, bildiği hakikate göre yaşamamaktır.
Nasıl?
Bu çelişkiden nasıl kurtulacağız?
Kendimize şu soruyu sorarak:
“Allah’ı yalnız yaratıcı olarak mı kabul ediyorum, yoksa hayatımın ölçüsünü koyan Rab olarak da kabul ediyor muyum?”
Rab kelimesi yalnızca yaratan anlamına gelmez.
Terbiye eden, yöneten, ölçü koyan, büyüten ve düzene sokan anlamına da gelir.
Bir insan Allah’ı Rab kabul ediyorsa, hayatında Allah’ın mizanını kabul eder.
Kazancında…
Ailesinde…
Arkadaşlıklarında…
Öfkesinde…
Sevgisinde…
Konuşmasında…
Zamanını kullanmasında…
Sosyal medyada…
Her alanda.
Güneşi ve ayı belli bir ölçüyle hareket ettiren Allah, insanın hayatını ölçüsüz bırakmamıştır.
Güneş:
“Bugün doğmak istemiyorum.”
demiyor.
Ay:
“Ben başka bir yörünge seçiyorum.”
demiyor.
Kâinatta mizan var.
İnsan ise özgür iradesiyle bu mizana uyup uymamakta imtihan ediliyor.
İşte ayetteki:
“Nasıl çevriliyorlar?”
sorusu şudur:
“Bu kadar açık hakikati bildiğiniz hâlde, nasıl oluyor da yönünüzü başka tarafa çeviriyorsunuz?”
İnsan bazen bilgiden değil, hevasından dolayı sapar.
Doğruyu bilmediği için değil, doğru nefsine ağır geldiği için uzaklaşır.
ANKEBÛT 62. AYET
“Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir, dilediğine de ölçülü verir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Önemli kelimeler:
Yebsutu: Genişletir, açar, artırır.
Yakdiru: Ölçülü verir, daraltır, sınırlandırır.
Rızık: Hayatı devam ettiren nimetler.
Alîm: Her şeyi bilen.
Ne?
Bu ayet rızkın insanlara eşit miktarda verilmediğini söylüyor.
Bazı insanın imkânı geniştir.
Bazı insanın imkânı sınırlıdır.
Birinin parası çoktur ama sağlığı azdır.
Birinin sağlığı vardır ama zamanı azdır.
Birinin ilmi vardır ama çevresi yoktur.
Birinin çevresi vardır ama huzuru yoktur.
Demek ki rızık tek bir kalemden ibaret değildir.
Ve herkese aynı miktarda verilmez.
Neden?
Çünkü dünya bir imtihan alanıdır.
Eğer herkese aynı şey verilseydi imtihanın birçok yönü ortaya çıkmazdı.
Zengin, malıyla imtihan edilir.
Fakir, sabrıyla imtihan edilir.
Güçlü, gücünü nasıl kullandığıyla imtihan edilir.
Zayıf, umudunu koruyup korumadığıyla imtihan edilir.
Bilgili, bilgisiyle kibirlenip kibirlenmediğiyle imtihan edilir.
İnsanlar rızık farklılığını çoğu zaman değer farklılığı zanneder.
Parası çok olanın Allah katında değerli olduğunu düşünür.
İmkânı az olanı başarısız görür.
Oysa çok mal, Allah’ın o insandan razı olduğunun delili değildir.
Az mal da Allah’ın onu sevmediğinin delili değildir.
Karun’un malı çoktu.
Ama malı onu kurtarmadı.
Firavun’un gücü büyüktü.
Ama gücü onu Allah’ın hükmünden korumadı.
Nuh Peygamber’in yanında az insan vardı.
Ama hak onunlaydı.
Demek ki ölçü sayı, para, makam ve kalabalık değildir.
Ölçü, insanın kendisine verilenle ne yaptığıdır.
Nasıl?
Rızık farklılığına nasıl bakacağız?
Önce kıyas yapmaktan vazgeçeceğiz.
İnsan başkasının hayatına bakıp:
“Onun evi var, benim yok.”
“Onun çocukları başarılı, benimkiler değil.”
“Onun öğrencisi çok, benim az.”
“Onun kazancı yüksek, benim düşük.”
dediğinde kendi imtihanını unutuyor.
Başkasına verilen nimet, senin değerini azaltmaz.
Sana verilmeyen şey de Allah’ın seni unuttuğu anlamına gelmez.
İkinci olarak, verileni emanet bileceğiz.
Mal sahibi olduğunu zanneden insan haddi aşar.
Emanetçi olduğunu bilen insan ölçülü davranır.
Üçüncü olarak, az verilen şeyde şükretmeyi; çok verilende paylaşmayı öğreneceğiz.
Bir insanın imkânı genişlemişse, bu yalnızca daha rahat yaşasın diye değildir.
İhtiyaç sahibini görsün diye de verilmiştir.
İlim verilmişse öğretmek için…
Güç verilmişse adalet için…
Para verilmişse paylaşmak için…
Zaman verilmişse salih amel için…
Ayetin sonunda yine:
“Allah her şeyi bilir.”
buyuruluyor.
Çünkü bize neyin ne kadar verilmesi gerektiğini tam olarak bilen Allah’tır.
Biz çok istediğimiz şeyin bize iyi geleceğini zannedebiliriz.
Ama o nimet bizi bozabilir.
Bazen azlık korumadır.
Bazen gecikme terbiyedir.
Bazen bolluk imtihandır.
Bazen mahrumiyet insanı Allah’a yaklaştıran bir derstir.
ANKEBÛT 63. AYET
“Andolsun, onlara ‘Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?’ diye sorsan mutlaka ‘Allah’ derler. De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu akletmez.”
Önemli kelimeler:
Mâ: Su.
Ahya: Diriltti, hayat verdi.
Ba‘de mevtihâ: Ölümünden sonra.
El-hamd: Övgü, şükür ve bütün güzelliklerin gerçek sahibini kabul etmek.
Ya‘kilûn: Akletmek, bağlantı kurmak, doğru sonuç çıkarmak.
Ne?
Bu ayet yine insanların Allah’ı kabul ettiğini gösteriyor.
Yağmuru Allah’ın indirdiğini kabul ediyorlar.
Kurumuş toprağı Allah’ın dirilttiğini biliyorlar.
Fakat bu bilgiden doğru bir sonuç çıkaramıyorlar.
Ayet:
“Onların çoğu akletmez.”
diyor.
Yani bilgi var ama akıl yürütme yok.
Gözlem var ama ibret yok.
Cevap var ama hayat değişmiyor.
Neden?
Çünkü akletmek, yalnızca bir şeyi bilmek değildir.
Bilgiler arasında doğru bağlantı kurmaktır.
İnsan kurumuş toprağın yağmurla dirildiğini görüyor.
Ama kendi kalbinin de vahiy ile dirileceğini düşünmüyor.
Ölmüş toprağı dirilten Allah’ın insanı ölümden sonra diriltebileceğini kavrayamıyor.
Her yıl mevsimlerin değiştiğini görüyor.
Ama dünya hayatının da geçici olduğunu unutuyor.
Toprak kuruyor.
Sonra yağmur geliyor.
Tohum çatlıyor.
Ağaç yeniden yeşeriyor.
Bu, ölümden sonra dirilişin her yıl gözümüzün önünde gösterilen örneğidir.
Fakat insan bakıyor ama görmüyor.
Duyuyor ama düşünmüyor.
Biliyor ama yaşamıyor.
Nasıl?
Akletmek nasıl olur?
Bir ayeti okuduktan sonra:
“Bu ayet bana ne söylüyor?”
diye sorarak.
Bir olay yaşadığımızda:
“Bu olay bana ne öğretiyor?”
diye düşünerek.
Bir nimet gördüğümüzde:
“Bunun sahibi kim?”
diye sorgulayarak.
Bir musibet yaşadığımızda:
“Ben nerede yanlış yaptım, neyi düzeltmeliyim?”
diye kendimizi gözden geçirerek.
Bizim derslerimizde sürekli vurguladığımız gibi Kur’an, yalnızca seslendirilmek için değil, akledilmek için indirilmiştir.
İnsan her gün:
“Allah yağmuru indiriyor.”
deyip sonra suyu israf ediyorsa akletmemiştir.
“Allah rızık veriyor.”
deyip nimeti paylaşmıyorsa bağlantı kuramamıştır.
“Allah ölü toprağı diriltiyor.”
deyip kendi ruhunun vahye ihtiyacı olduğunu anlamıyorsa yalnızca bilgi sahibidir.
Ayet:
“Elhamdülillah de.”
buyuruyor.
Çünkü hamd, nimeti kaynağına bağlamaktır.
Yağmur yağdı, “tabiat yaptı” demek yerine düzenin sahibini görmektir.
Başarı geldi, “Ben yaptım.” demek yerine:
“Allah imkân verdi, ben de emek gösterdim.”
diyebilmektir.
Hamd, kulun kendisini merkeze koymamasıdır.
ANKEBÛT 64. AYET
“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Asıl hayat, ahiret yurdudur. Keşke bilselerdi.”
Önemli kelimeler:
El-hayâtü’d-dünyâ: Yakın, aşağı ve geçici hayat.
Le‘ib: Oyun; geçici olarak meşgul eden şey.
Lehv: Eğlence, insanı asıl vazifesinden uzaklaştıran meşguliyet.
Ed-dârü’l-âhire: Ahiret yurdu.
El-hayevân: Gerçek, canlı, sürekli ve tam hayat.
Ne?
Bu ayet dünya hayatının gerçek değerini açıklıyor.
Dünya hayatı:
“Oyun ve eğlencedir.”
deniliyor.
Fakat burada dünya tamamen değersizdir denilmiyor.
Dünya amaç hâline getirildiğinde oyun ve eğlenceye dönüşür.
Dünya, ahiretin tarlası olarak kullanılırsa değerlidir.
Ama insan bütün ömrünü dünya malını çoğaltmaya, gösterişe, yarışa ve başkalarını geçmeye harcarsa hayatı oyuna çevirir.
Neden?
Çünkü oyunların ortak özelliği geçici olmalarıdır.
Çocuk saatlerce oyuncak ev yapar.
Sonra akşam olur, oyunu bırakır ve gerçek evine döner.
Dünya da böyledir.
İnsan burada evler kurar.
Makamlar edinir.
Mallar biriktirir.
İsim yapar.
Takipçi kazanır.
Fakat ölüm geldiğinde hepsini bırakır.
Bir insan oyunda çok para kazanabilir.
Ama oyun bittiğinde kazandıkları gerçek hayata taşınmaz.
Dünyadan ahirete taşınan şey de malın kendisi değil, o malla yapılan ameldir.
Araban gitmez.
Ama o arabayla yaptığın iyilik veya kötülük gider.
Evin gitmez.
Ama evinde kurduğun huzur veya zulüm gider.
Paran gitmez.
Ama helal kazancın, sadakan veya kul hakkın gider.
Makamın gitmez.
Ama o makamla yaptığın adalet veya haksızlık gider.
Bu nedenle dünya sınav alanıdır.
Okul, öğrencinin kalıcı evi değildir.
Ama okulda aldığı sonuç onun geleceğini belirler.
Dünya da insanın kalıcı yurdu değildir.
Ama burada yaptığı tercihler ebedî hayatını belirler.
Nasıl?
Dünyayı oyun ve eğlenceye çevirmeden nasıl yaşayacağız?
Dünyadan kaçmayacağız.
Ama dünyayı ilah edinmeyeceğiz.
Çalışacağız.
Ev alacağız.
Aile kuracağız.
Ticaret yapacağız.
Teknolojiyi kullanacağız.
Seyahat edeceğiz.
Güzel nimetlerden faydalanacağız.
Ama bunların hiçbirini hayatın asıl amacı hâline getirmeyeceğiz.
Telefon araçtır.
Ama insan bütün ömrünü ekranda geçirirse araç amaca dönüşür.
Para araçtır.
Ama insan para için ahlakını satarsa para ilahlaşır.
Evlilik bir nimettir.
Ama insan eşini Allah’tan daha vazgeçilmez görürse denge bozulur.
Çocuk emanettir.
Ama insan çocuğunun başarısını kendi şeref meselesi yaparsa onu putlaştırabilir.
Dünya ile ilişki mizan ister.
Ne dünyayı tamamen terk etmek…
Ne de dünyaya tamamen bağlanmak…
Asıl mesele dünyayı yerinde tutmaktır.
Ayet:
“Asıl hayat ahiret yurdudur.”
buyuruyor.
Buradaki hayevân kelimesi, gerçek ve tam hayat anlamına gelir.
Demek ki bugün yaşadığımız hayat, asıl hayatın ön hazırlığıdır.
Burada mutluluk eksiktir.
Çünkü kaybetme korkusu vardır.
Sağlık var ama hastalık ihtimali vardır.
Sevdiğimiz insanlar var ama ayrılık vardır.
Mal var ama tükenme ihtimali vardır.
Gençlik var ama yaşlılık gelir.
Ahiretteki hayatın gerçek hayat olması, nimetlerin kesilmemesi ve ölümün bulunmaması sebebiyledir.
59–64. AYETLERİN BİRBİRİYLE İLİŞKİSİ
Şimdi bu ayetleri bir bütün olarak görelim.
- ayet:
Sabret ve Rabbine güven.
- ayet:
Rızık korkusuna kapılma; seni de diğer canlıları da Allah rızıklandırır.
- ayet:
Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ediyorsan hayatının ölçüsünü de O’ndan almalısın.
- ayet:
Rızkın herkese aynı verilmemesi değersizlik değil, imtihandır.
- ayet:
Allah’ın ölü toprağı dirilttiğini gör ve aklını kullan; ölümden sonra diriliş mümkündür.
- ayet:
Bütün bunları unutup dünyayı amaç edinme; asıl hayat ahirettedir.
Bu altı ayetin ortak mesajı şudur:
İman yolunda sabır gerekir.
Sabır gösterirken rızık korkusu yaşayabilirsin.
Ama rızık Allah’ın elindedir.
Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul ediyorsan kullukta da O’na yönelmelisin.
Sana verilen az veya çok her şey bir imtihandır.
Kâinattaki diriliş delillerini görüp akletmelisin.
Ve sonunda dünyanın geçici, ahiretin kalıcı olduğunu unutmamalısın.
KAPANIŞ
Değerli dostlar…
Şimdi kendimize soralım:
Ben sabır deyince yalnızca beklemeyi mi anlıyorum, yoksa doğru yolda direniyor muyum?
Tevekkül ediyorum derken gerçekten emek gösteriyor muyum?
Rızık korkusuyla hangi yanlışlara boyun eğiyorum?
Allah’ı yaratıcı olarak kabul ettiğim hâlde hayatımın hangi alanında kendi heva ve isteğimi ölçü hâline getiriyorum?
Başkalarına verilen nimetlerle kendimi kıyaslayıp kendi imtihanımı unutuyor muyum?
Kâinattaki işaretlere bakıyor ama akletmiyor muyum?
Dünyayı bir sınav alanı mı görüyorum, yoksa kalıcı yurdum zannedip bütün gücümü buraya mı harcıyorum?
Unutmayalım…
Sabır, bedel ödemektir.
Tevekkül, çalıştıktan sonra Allah’a dayanmaktır.
Rızık, yalnızca para değildir.
Çokluk her zaman nimet değildir.
Azlık her zaman ceza değildir.
Bilgi, akılla hayata taşınmadığında insanı değiştirmez.
Dünya, elimizde olursa nimettir.
Kalbimize girerse imtihana dönüşür.
Asıl hayat, ölümün olmadığı hayattır.
Asıl kazanç, Allah’ın razı olduğu kazançtır.
Asıl zenginlik, insanın dünyaya sahip olması değil, dünyanın insana sahip olamamasıdır.
Rabbim bizi sabredenlerden, emek gösterenlerden, doğru tevekkül edenlerden, rızık korkusuyla sınırlarını aşmayanlardan, ayetleri akledenlerden ve dünyayı ahiretin önüne geçirmeyenlerden eylesin.
Âmin.
