Man in blue jacket struggling in rough sea waves as cargo ship sails behind

Ankebût Suresi 65–66. Ayetler Kök Kelimeler Üzerinden Anlatım

65. Ayet

“Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında ise bir de bakarsın ki ortak koşmaya başlarlar.”

Bu ayette insanın sıkıntı ile rahatlık arasındaki değişimi, seçilen kök kelimeler üzerinden gösteriliyor.

1. رَكِبُوا – Rakibû

Kökü: ر ك ب – R-K-B

Temel anlamları:

  • Binmek,
  • Bir şeyin üzerine çıkmak,
  • Bir vasıtaya yerleşmek,
  • Bir yolculuğa başlamak.

Ayet sadece “gemiye girdiler” demiyor; “gemiye bindiler” diyor. Çünkü insan artık kendi toprağından, alıştığı güvenli alandan ayrılmıştır.

Ayağının altındaki sağlam zemin gitmiş, kendisini hareket eden bir vasıtaya teslim etmiştir.

Bu, hayatın kendisine de benzer. İnsan dünyaya geldiğinde aslında bir yolculuğa binmiştir. Fakat çoğu zaman geminin sahibi olduğunu zanneder. Fırtına çıktığında ise yolcu olduğunu anlar.

2. الْفُلْكِ – El-fulk

Anlamı:

  • Gemi,
  • Denizde hareket eden taşıt.

Kur’an’da fulk kelimesi hem tek bir gemi hem de gemiler topluluğu için kullanılabilir.

Gemi burada insanın sahip olduğu sınırlı güvenlik alanını temsil eder. İnsan gemiyi yapabilir, motorunu çalıştırabilir, rotasını çizebilir; fakat denizi ve fırtınayı yönetemez.

Derslerimizde anlattığımız mizan burada ortaya çıkıyor:

İnsan tedbirini alır ama her şeyi kontrol edebileceğini düşünmez. Çünkü gemi insanın, deniz Allah’ın koyduğu kanunların içindedir.

3. دَعَوُا – Deav / Da‘avû

Kökü: د ع و – D-‘A-V

Temel anlamları:

  • Çağırmak,
  • Seslenmek,
  • Yardım istemek,
  • Dua etmek,
  • Birini kendisine yönelmeye davet etmek.

Fırtına çıktığında insan Allah’a yalnızca düşünceyle yönelmiyor; O’nu çağırıyor.

“Allah’ım, beni kurtar!”

Bu kelimede insanın aczini kabul etmesi vardır. Dua eden insan, kendi gücünün yeterli olmadığını itiraf eder.

Demek ki dua yalnızca ağızdan çıkan söz değildir. Dua:

“Ben her şeye yetemem; senin yardımına muhtacım.”

demektir.

4. مُخْلِصِينَ – Muhlisîn

Kökü: خ ل ص – H-L-S

Temel anlamları:

  • Saflaşmak,
  • Arınmak,
  • Bir şeyi karışıklıklardan temizlemek,
  • Samimi ve içten olmak,
  • Bir şeyi yalnız birine tahsis etmek.

Sütü düşünün. İçine su veya başka bir madde karışmadığında saf olur. İhlâs da kulluğun içine başka ortaklar karıştırmamaktır.

Fırtınada insanın duası saflaşıyor.

O anda:

  • Parasını çağırmıyor,
  • Makamına yalvarmıyor,
  • Sosyal çevresinden medet ummuyor,
  • Kendi egosuna güvenmiyor.

Yalnız Allah’a yöneliyor.

Çünkü tehlike anında insanın içindeki sahte dayanaklar birer birer düşüyor. Kalbinin derinliğindeki gerçek bilgi ortaya çıkıyor.

5. الدِّينَ – Ed-dîn

Kökü: د ي ن – D-Y-N

Bu kökün anlam alanında şunlar vardır:

  • Boyun eğmek,
  • İtaat etmek,
  • Hesap,
  • Karşılık,
  • Borç ve sorumluluk,
  • Hayat düzeni.

Buradaki din, yalnızca bir inancın adını söylemek değildir. İnsanın kime boyun eğdiğini, kimden yardım beklediğini ve hayatının ölçüsünü kimin belirlediğini gösterir.

“Muhlisîne lehü’d-dîn” ifadesi şu anlama gelir:

“İtaati, yönelişi ve kulluğu yalnız Allah’a ayırarak…”

İnsan gemideyken dinini yalnız Allah’a ayırıyor. Fakat karaya çıkınca hayatını tekrar başka güçlerin yönetimine bırakıyor.

6. نَجَّاهُمْ – Neccâhum

Kökü: ن ج و – N-C-V

Temel anlamları:

  • Kurtulmak,
  • Tehlikeden uzaklaşmak,
  • Güvenli bir yere çıkmak,
  • Birini felaketten çekip çıkarmak.

Kelime ayette yoğunlaştırılmış biçimiyle kullanılıyor: Allah onları yalnızca tesadüfen hayatta bırakmıyor; tehlikeden çıkarıp kurtarıyor.

İnsan hastalıktan kurtuluyor…

Borçtan kurtuluyor…

Kazadan kurtuluyor…

Dağılmak üzere olan ailesi toparlanıyor…

İşi yeniden düzeliyor…

İşte bunların hepsi insan için birer necat, yani kurtuluş olabilir.

Fakat kurtuluş, imtihanın bittiği anlamına gelmez. Bazen asıl sınav kurtulduktan sonra başlar.

7. الْبَرِّ – El-berr

Kökü: ب ر ر – B-R-R

Buradaki anlamı:

  • Kara,
  • Deniz karşısındaki sağlam toprak.

Aynı kök, iyilik ve doğruluk anlamındaki birr kelimesinde de görülür. Ancak ayette doğrudan denizin karşıtı olan kara kastedilir.

Denizde insan sallanıyordu. Karaya çıkınca ayağının altı sağlamlaştı.

Fakat dikkat edelim: Ayağın altındaki zeminin sağlamlaşması, insanın kalbinin de sağlamlaştığı anlamına gelmiyor.

Bedeni karaya çıkıyor ama kalbi yeniden dünyaya dalabiliyor.

8. إِذَا هُمْ – İzâ hum

Buradaki izâ, ani bir değişimi gösterir:

“Bir de bakarsın ki…”

Daha birkaç dakika önce:

“Allah’ım, senden başka kimsem yok!”

diyen insan, karaya çıkınca çok kısa bir süre içerisinde yeniden eski hâline dönebiliyor.

Ayet, insanın bu hızlı değişimini adeta gözümüzün önünde canlandırıyor:

Fırtınada ihlâs…

Karada unutkanlık…

Darlıkta kulluk…

Rahatlıkta taşkınlık…

9. يُشْرِكُونَ – Yuşrikûn

Kökü: ش ر ك – Ş-R-K

Temel anlamları:

  • Ortak olmak,
  • Paylaşmak,
  • Bir şeye başka birini ortak etmek,
  • Yetkiyi bölüştürmek.

Şirk sadece taştan bir puta secde etmek değildir. Allah’a ait mutlak gücü, hükmü veya belirleyiciliği başka varlıklara vermek de şirkin anlam alanına girer.

İnsan denizde:

“Beni yalnız Allah kurtarabilir.”

diyor.

Karaya çıkınca:

“Ben kendimi kurtardım.”

“Param beni kurtardı.”

“Bütün bunları kendi zekâmla yaptım.”

demeye başlıyor.

Doktorun, kaptanın ve ilacın değerini inkâr etmiyoruz. Onlar vesiledir. Fakat vesileyi sonuç üzerinde bağımsız ve mutlak güç sahibi görmek mizanın bozulmasıdır.


66. Ayet

“Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve bir süre yararlansınlar bakalım! Yakında bilecekler.”

1. لِيَكْفُرُوا – Li-yekfurû

Kökü: ك ف ر – K-F-R

Kök anlamı:

  • Örtmek,
  • Üstünü kapatmak,
  • Görmezden gelmek.

Buradan şu anlamlar gelişir:

  • İnkâr etmek,
  • Nimeti görmezden gelmek,
  • Nankörlük etmek,
  • Gerçeğin üzerini örtmek.

Küfür, insanın hiç bilmemesi değildir. Bazen bildiği hakikatin üzerini örtmesidir.

  1. ayette insan kurtaranın Allah olduğunu biliyordu. Çünkü denizde yalnız O’na yalvarmıştı.
  2. ayette ise karaya çıkınca bu bilgiyi örtüyor.

Dolayısıyla burada nankörlük, nimeti hiç görmemek değil; nimeti kullanıp sahibini unutmak anlamına gelir.

İnsan sağlığı kullanıyor ama sağlığı vereni unutuyor.

Rızkı yiyor ama rızkı vereni unutuyor.

Kurtuluşun sevincini yaşıyor ama kurtaranın sınırlarını tanımıyor.

2. بِمَا آتَيْنَاهُمْ – Bimâ âteynâhum

Âteynâ kelimesinin kökü: أ ت ي – E-T-Y

Bu kullanımda anlamı:

  • Vermek,
  • Ulaştırmak,
  • Bir nimeti kişinin eline geçirmek.

Allah:

“Kendilerine verdiğimiz şeyler…”

buyuruyor.

Yani insanın kullandığı:

  • Sağlık,
  • Ömür,
  • Mal,
  • Evlat,
  • Bilgi,
  • İmkân,
  • Kurtuluş

kendiliğinden oluşmuş şeyler değildir.

Buradaki “biz verdik” vurgusu mülkiyet anlayışımızı düzeltir.

İnsan emaneti sahipleniyor ve:

“Benim param.”

“Benim bedenim.”

“Benim başarım.”

diyor.

Oysa doğru ifade şudur:

“Allah’ın bana verdiği ve sorumluluğunu taşıdığım emanet.”

3. وَلِيَتَمَتَّعُوا – Ve li-yetemetta‘û

Kökü: م ت ع – M-T-‘

Temel anlamları:

  • Yararlanmak,
  • Geçici olarak faydalanmak,
  • Kullanmak,
  • Zevk almak,
  • Bir süre geçimlik edinmek.

Bu kökten gelen metâ, insanın bir süre kullanıp sonra bırakacağı geçici eşyadır.

Dünya hayatına metâ denilmesi çok anlamlıdır. Çünkü dünyadaki hiçbir şey kalıcı mülkümüz değildir.

Ev kullanılır ve bırakılır.

Beden kullanılır ve bırakılır.

Mal kullanılır ve bırakılır.

Makam kullanılır ve bırakılır.

Ayetteki ifade bir onay değil, tehdit ve uyarı niteliğindedir:

“Bir süre daha yararlansınlar bakalım…”

Yani insanın dünyada rahat yaşaması, doğru yolda olduğunun kesin delili değildir.

Bir kişi nankörlük ederek de bir süre zengin olabilir.

Kul hakkı yiyerek de makam sahibi olabilir.

Faizle de malını çoğaltabilir.

Fakat bunların tamamı geçici metâdır; hesabı ortadan kaldırmaz.

4. فَسَوْفَ – Fe-sevfe

Sevfe, gelecekte kesinlikle gerçekleşecek bir durumu bildirir:

  • İleride,
  • Yakında,
  • Zamanı gelince.

İnsan sonucu hemen görmediği için hesabın hiç gelmeyeceğini zannedebilir.

Yanlış yapar, ceza hemen gelmez.

Nankörlük eder, nimeti hemen elinden alınmaz.

Sınırı aşar, hayatı bir süre daha devam eder.

Fakat gecikme, hesabın olmadığı anlamına gelmez.

5. يَعْلَمُونَ – Ya‘lemûn

Kökü: ع ل م – ‘A-L-M

Temel anlamları:

  • Bilmek,
  • Bir şeyin hakikatini fark etmek,
  • Açık bir işaretle tanımak,
  • Kesin bilgiye ulaşmak.

Ayetin başında insan aslında bazı gerçekleri biliyor:

Kurtaranın Allah olduğunu biliyor.

Gücünün sınırlı olduğunu biliyor.

Dünyanın güvenilir olmadığını biliyor.

Fakat bu bilgiyi karada örtüyor.

Ayetin sonunda ise:

“Yakında bilecekler.”

deniliyor.

Burada iki farklı bilme vardır:

Birincisi, insana uyarı yoluyla verilen bilgi…

İkincisi, sonucunu yaşayarak elde edeceği kesin bilgi…

İnsan bugün ayetlerden öğrenmezse, yarın sonucuyla öğrenecektir.


Kök Kelimelerin Kurduğu Bütünlük

Ayetlerin kelimelerini sıraladığımızda çok güçlü bir hareket ortaya çıkar:

رَكِبُوا – Bindiler.
İnsan dünya yolculuğuna çıktı.

دَعَوُا – Çağırdılar.
Çaresiz kalınca Allah’a seslendiler.

مُخْلِصِينَ – Saflaştırdılar.
Bütün sahte dayanaklarını bırakıp yalnız Allah’a yöneldiler.

نَجَّاهُمْ – Kurtardı.
Allah onları tehlikeden çıkardı.

الْبَرِّ – Karaya ulaştılar.
Yeniden güvenli zemine bastılar.

يُشْرِكُونَ – Ortak koşmaya başladılar.
Kurtaranı unutup başka güçlere bağlandılar.

يَكْفُرُوا – Örttüler ve nankörlük ettiler.
Kendilerine verilen nimetin üzerini kapattılar.

يَتَمَتَّعُوا – Geçici olarak yararlandılar.
Dünya nimetlerinin kalıcı olduğunu zannettiler.

يَعْلَمُونَ – Sonunda öğrenecekler.
Örttükleri hakikatle yüzleşecekler.

Konuşma Metni

Şimdi bu iki ayeti kök kelimelerle okuduğumuzda, insanın bütün hayat hikâyesini görüyoruz.

Önce rakibû deniliyor: Gemiye bindiler.

Aslında hepimiz bir gemiye bindik. Adına dünya hayatı diyoruz. Hiçbirimiz bu geminin ne zaman fırtınaya yakalanacağını bilmiyoruz.

Sonra deavû geliyor: Allah’a seslendiler.

Fırtına çıktığında bütün unvanlar gidiyor. Zengin, fakir, patron, işçi kalmıyor. Hepsi aynı korkuyla:

“Allah’ım, bizi kurtar!”

diyor.

Sonra muhlisîn geliyor. Dualarını saflaştırıyorlar. Çünkü fırtına, insanın sahte ilahlarını elinden alıyor. Paranın yapamadığını görüyor. Makamın kendisini kurtaramadığını görüyor. Kendi gücünün sınırlı olduğunu görüyor.

Allah da onları neccâhum, kurtarıyor.

Peki sonra?

İle’l-berr, karaya çıkıyorlar. Ayakları sağlam zemine değiyor. İşleri düzeliyor, sağlıkları geri geliyor, borçları bitiyor, aileleri toparlanıyor.

Fakat ayet:

“İzâ hum yuşrikûn”

diyor.

“Bir de bakarsın ki yeniden ortak koşmaya başladılar.”

Daha dün:

“Allah’ım, senden başka kimsem yok.”

diyen insan bugün:

“Ben kendi gücümle başardım.”

diyor.

Sonra li-yekfurû geliyor. Küfür, gerçeğin üzerini örtmektir. İnsan Allah’ın nimetini kullanıyor ama nimetin sahibini hayatından çıkarıyor.

Ardından li-yetemetta‘û deniliyor:

“Bir süre faydalansınlar.”

Çünkü dünya nimeti kalıcı değildir. İnsan burada sahibi değil, geçici kullanıcısıdır.

Ve ayet şu kelimeyle sona eriyor:

Ya‘lemûn… Bilecekler.

Bugün söylenen hakikati kabul etmeyenler, yarın sonucunu yaşayarak öğrenecekler.

İşte bu iki ayetin bize verdiği temel mesaj şudur:

Fırtınada saflaştırdığın kulluğunu, karaya çıkınca bozma.
Seni kurtaranı rahatlığa kavuşunca unutma.
Sana verilen nimeti sahiplenme; emanet bil.
Geçici dünya faydasını kalıcı kurtuluş zannetme.

Çünkü fırtınada Allah’a yönelmek önemlidir; fakat gerçek sadakat, karaya çıktıktan sonra belli olur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir