Bilgili insan olmak tek başına yeter mi? 21.10.2024
Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim
Bismillahirrahmanirrahim.
Kıymetli dostlar,
Bugün sizinle hem çok basit hem de aklı kurcalayan, kalbi zorlayan birkaç sorudan yola çıkacağız. Aslında sorular tanıdık:
-
“Allah gerçekten ölüleri diriltecek mi?”
-
“Hz. Âdem cennetteydi, Allah’ı görüyordu; peki nasıl oldu da emre karşı geldi?”
-
“Madem bu kadar ilim, bu kadar hoca, bu kadar cami var… Neden Müslümanların hali her geçen gün daha kötüye gidiyor?”
-
“Ben neden yaratıldım, niye bu dünyadayım?”
Bakın, bu sorular sadece ateistlerin, deistlerin, filozofların sorusu değil. Bugün 15 yaşındaki genç de bunu soruyor, 50 yaşındaki adam da, 70 yaşındaki teyze de. Fakat cevap vermeye kalktığımızda çoğu zaman ya ezber konuşuyoruz, ya da egomuz devreye giriyor.
Ben bugün bu soruları “bitmiş, kapanmış, tartışma yok” diye değil; tam tersine, zihnimizi ve kalbimizi açmak için konuşmak istiyorum.
1. İlim var, iman var… Peki neden yine de isyan var?
Konuşmaya okuduğumuz ayetle başlayalım:
“Onlar, ‘Allah ölen bir kimseyi diriltmez’ diye var güçleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, diriltecektir! Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaattir. Fakat insanların çoğu bilmez.”
Burada çok ince bir nokta var:
Allah’ın diriltme vaadi kesin; problem vaatte değil, problem “insanların çoğu bilmez” kısmında.
Ama “bilmeyen” kim?
Bugün Kur’an’ı Arapçasından okuyan, hadis ezberleyen, fıkıh bilen, tefsir anlatan insanlar da var. Peki onlar bilmiyor mu?
Demek ki ayetteki “bilmezler”, sadece “konuyu hiç duymamış cahil insanlar” değil.
Burada başka bir körlükten bahsediliyor.
Bir sohbetimde, ilim sahibi, yaşça benden büyük bir abimiz vardı. Kur’an’a hâkim, hadislere hâkim, fıkıh biliyor… Anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor… Bir yerden sonra ilim geri çekiliyor, ego sahneye çıkıyor. “Ben biliyorum” hali başlıyor.
Ben de ona şöyle bir soru sordum, aslında bugünkü dersin kalbi olan soru bu:
“Hz. Âdem Allah’ı görüyordu, melekleri tanıyordu, cennetteydi. İblis de Allah’ı biliyordu, ayet ayet konuşuyor. İnkâr yok, ateizm yok, deizm yok. Buna rağmen Hz. Âdem Allah’ın ‘Yaklaşma’ dediği şeye yaklaşıyor; İblis de Allah’ın ‘Secde et’ dediği yerde secde etmiyor.
O zaman söyle bana:
Allah’ı bilmek, görmek, cennette olmak bile kulun isyan etmesine engel değilmiş, öyle değil mi?”
Düşündü… Cevap veremedi.
Demek ki asıl mesele sadece “Allah’a iman edin, tamamdır” cümlesi değil. Demek ki mesele sadece “bilgi” değil. Çünkü Âdem de biliyordu, İblis de biliyordu.
Bu soruyu bugün 15 yaşındaki bir genç soruyor aslında:
“Hz. Âdem cennette Allah’ı görüyordu, iman ediyordu, ilim sahibiydi; yine de hata yaptıysa… Ben bugün dünyada, bin türlü sınavın içinde, sosyal medyanın ortasında, türlü zaaflarla boğuşurken, nasıl yüzde yüz emin olayım ki ‘ben isyan etmem’?”
Bu çok haklı, çok derin bir soru.
2. 2 milyar Müslüman, 7 milyonluk bir devlete niye karşı duramıyor?
Gençlerin sorduğu ikinci soru daha da acı:
“Madem hepiniz bu kadar iyi biliyorsunuz, madem her yerde vaazlar, sohbetler, videolar, hutbeler var…
Neden 2 milyar Müslüman, 7 milyonluk bir İsrail’e karşı bile eli kolu bağlı duruyor?
Neden Müslüman coğrafyada ahlaksızlık, israf, faiz, zina, zulüm, hırsızlık bu kadar artıyor?”
Bu da mantıklı bir soru.
Demek ki ortada bir “bilgi seli” var ama “bilinç kuraklığı” var.
Demek ki dillerimizde Kur’an çok, zihinlerde tartışma çok, ama kalplerde teslimiyet az.
Allah Kur’an’da ne diyor?
“Biz ilim sahiplerini cennete koyacağız” demiyor.
“Biz takva sahiplerini cennete koyacağız” diyor.
Yani sadece “bilenler” değil, “bildiği ile Allah’a sığınanlar, haddini bilenler, benliğini Allah’ın önünde eğenler” kurtuluyor.
3. Asıl fark: Allah’a sığınmadan bilgi, insanı kurtarmaz
Peki sorun ne?
Sorun şu:
İnsan, kendini bilgiyle güvende hissediyor.
“Ben biliyorum” dediği anda, kalbinde gizli bir put dikiliyor: kendi aklı, kendi ilmi, kendi egosu.
Oysa bizim kabul etmemiz gereken hakikat şu:
“Ben, Allah bana yardım etmezse, nefsime bırakılırsam,
cennette de olsam,
peygamber görsem de,
mucize görsem de,
hata yapabilirim.
Benim tek güvencem, kendi aklım, kendi ilmim değil; Allah’ın beni koruması, beni tutmasıdır.”
İşte Hz. Âdem’in kıssası tam buraya işaret ediyor. Cennetteler, nimet içindeler, Allah’ı biliyorlar; ama Allah’a sığınma bilinci, “ya Rabbi beni benden koru” hassasiyeti zayıfladığı anda, nefis aradan giriyor.
Biz bugün ne yapıyoruz?
Diyoruz ki:
-
“Ben akıllıyım.”
-
“Ben ilim sahibiyim.”
-
“Ben yıllardır namaz kılıyorum.”
-
“Ben şu kadar tefsir okudum.”
Ama şu cümleyi içimizde ne kadar kuruyoruz:
“Allah’ım, sen beni bırakma;
beni bana bırakma;
ben şaşarım, sen şaşırtma;
ben unuturum, sen unutturma.”
İşte aradaki fark bu.
4. Gazze’de görünen kapı: Teslimiyet bilinci
Bir de Gazze’ye bakalım.
Düşünün, eviniz yıkılmış, çocuğunuzu kaybetmişsiniz, açlık var, ölüm her gün kapıda. Böyle bir insanın “Niye ben?” demesini beklersiniz, değil mi?
Ama orada öyle cümleler duyduk ki:
“Bu bizim kaderimiz, hamdolsun.”
“Allah bize bunu takdir etti, razıyız.”
“Biz şikâyet etmiyoruz.”
Bakın, bu cümleleri dünyada en net, en yüksek perdeden kim söyledi? Suriyeli mi, Avrupalı mı, Amerikalı mı? Hayır. Gazze’deki müminler söyledi.
Onlar kaçmadı, topluca sığınacak ülke aramadı.
“Bu bizim imtihanımız” deyip teslim oldular.
Biz ise ne yapıyoruz?
-
İş bulamayınca şikâyet,
-
İş bulunca çok çalışıyorum diye şikâyet,
-
Evliliğim yok diye şikâyet, evlenince eşimden şikâyet,
-
Çocuğum yok diye şikâyet, çocuk olunca çocuktan şikâyet…
Yani biz, sahip olmadığımız şeye de, sahip olduğumuza da itiraz ediyoruz.
Gazze’deki mümin, kaybettiğine rağmen “Hamdolsun” diyebiliyor.
Biz ise kazandığımıza rağmen “Yetmez” diyoruz.
Aradaki fark ne?
Onlar, acının içinden bile “Allah’a güvenirim” diyebiliyor.
Biz, konforun içinde bile “Niye ben?” diye soruyoruz.
5. “Niye yaratıldık?” sorusuna yanlış yerden bakıyoruz
Gelelim şu soruya:
“Hocam, peki niye yaratıldık?
Allah’ın canı mı sıkıldı? Niye insanı yarattı, niye bu kadar canlı, niye bu kadar imtihan?”
Bu soruyu bana ilk soran, 9–10 yaşında bir çocuktu.
Evet, bu soru önemli. Ama önce şunu fark etmemiz gerekiyor:
Biz bu soruyu sorarken, Allah’ı farkında olmadan zamanın içine sıkıştırıyoruz.
-
“Neden yarattı?” diyoruz – sanki Allah için “önce-sonra” var.
-
“Neden cennete koyacak ya da cehenneme koyacak?” diyoruz – sanki Allah bizim gibi bekliyor, geleceği göremiyormuş gibi.
Oysa Allah için zaman yok. Geçmiş, gelecek, şimdi; hepsi Allah’ın ilminde bir anda.
Biz ise sınırlı varlıklarız; anlamak için her şeyi başı-sonu, eni-boyu belli kutulara koymak zorundayız. Sınırsızı, sınırlı kafayla anlamaya çalışınca, soru zaten baştan yanlış kuruluyor.
Bir de şu tarafı var işin:
Mülk kimin?
Bu evrenin, bu hayatın, bu bedenin, bu ruhun sahibi kim?
Biz günlük hayatta ne diyoruz?
-
Patron, şirketinde dilediği gibi tasarruf eder.
-
Ev sahibi, evini dilediği renge boyar.
-
Bir baba, evinde hangi kuralların geçerli olacağını belirler.
Sen patronun yanına gidip:
“Niye bu ofisi böyle yaptın? Niye maaşları böyle veriyorsun? Niye beni işe aldın, niye kovdun?”
diye hesap sorarsan, sana ne der?
“Kardeşim, bu benim şirketim. İstemezsen çalışmazsın.”
Peki mülkün gerçek sahibi olan Allah’a:
“Beni niye yarattın, niye bunları yaşattın, niye bunu öldürdün, niye bunu zengin, beni fakir yaptın?” diye sınırsız “neden”lerle gittiğimizde…
Aslında ne yapıyoruz biliyor musunuz?
Haddimizi aşıyoruz.
İblis’in ve Hz. Âdem’in ortak noktası neydi?
İkisi de bir noktada “Hududu” aştı.
Allah’ı bilmiyorlardı diye değil; sınırı zorladılar diye.
Bizim de bugün en büyük problemimiz bu:
Soru sormamız değil,
Soruyu “hesap sorar tonda” sormamız.
6. Kalu Belâ: 3 yaşındaki çocuğun “babam da babam” deyişi
“Ama hocam,” diyor bazıları, “hep diyorsunuz ki Kalu Belâ’da Allah bize ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sordu, biz de ‘Evet’ dedik. Ben onu hatırlamıyorum ki! Bana sorsaydı, ‘Bu kadar ağır imtihanlar olacak’ deseydi, belki kabul etmezdim.”
Bakın, ayet ne diyor:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu, onlar da “Evet, şahidiz” dediler.
Buradaki Kâlû, “dediler ki” demektir;
Belâ ise “evet, elbette” demek.
Bu hakikati anlamak için Allah bize hayatımızın içinde bir örnek veriyor aslında:
Düşünün, 3 yaşında bir çocuk…
Birisi gelse, o çocuğun babasını gösterip:
“Bu senin baban değil, bu benim babam” dese…
Ne olur?
Çocuk kıyameti koparır:
“Hayır, o benim babam! Babam da babam!” diye ağlar.
Dikkat edin, o çocuk daha anatomiyi bilmez, biyolojiden anlamaz, DNA’dan haberi yok.
Ama fıtratında bir bilgi var:
“Bu benim babam.”
Aynı şekilde, insanın ruhunun derininde de şu kayıt var:
“Bu benim Rabbim.”
Zamanla ne oluyor?
Çocuk büyüyor, ego büyüyor, nefis devreye giriyor;
babasına itiraz ediyor, bağırıyor, rest çekiyor…
Ama birisi “Baban kim?” diye sorduğunda yine aynı cevabı veriyor:
“Şu.”
İşte insanın Allah ile ilişkisi de böyle.
Sorun, “Rabbim kim?” sorusunun cevabını bilmemek değil;
Sorun, bildiği Rabbin sözünü dinlememek.
7. Asıl kriz: Bu konular konuşulmuyor
Peki buraya nereden geldik?
Çünkü artık bu sorular, bu ayetler, bu tefekkürler;
-
İş yerlerinde konuşulmuyor,
-
Aile sofralarında konuşulmuyor,
-
Arkadaş meclislerinde konuşulmuyor.
Toplantı var mı? Var.
Ama gündem ne?
-
Dolar kaç lira oldu?
-
Borsa ne yapıyor?
-
Hangi coin yükselecek?
-
Hangi marka araba alınır?
-
Hangi telefon daha iyi?
Telefonunda 10 tane borsa/döviz uygulaması var;
ama Kur’an uygulamasını sadece “hatim takip” için açıyor,
kalple temas için değil.
Allah bize ne bıraktı?
Kitap bıraktı.
Biz çocuklarımızı hangi amaçla okula gönderiyoruz?
“Okusun, öğrensin, ufku açılsın, hayata hazırlan-sın.” diye.
Bunun için ne alıyoruz?
Kitap alıyoruz.
Matematik kitabı, fen kitabı, test kitapları, hikâye kitapları…
Allah bize ne gönderdi?
Kur’an.
“Okuyun, anlayın, ufkunuz açılsın, hakikate hazırlanın, ebedi hayata hazırlanın” diye.
Biz ise Kur’an’ı:
-
Sadece ölülerin arkasından okunan bir metne,
-
Sadece Arapça melodisine hayran olunan bir sese,
-
Sadece duvara asılan bir dekorasyona
çevirdik.
Problem bu.
Kitap var, ama açan yok.
Açan var, ama anlayan yok.
Anlayan var, ama hayatına indiren yok.
Hayatına indiren var, ama istikrarla devam eden az.
8. Çözüm: Haddini bilen, kitabına sarılan bir insan olmak
Öyleyse toparlayalım.
-
Allah’ın vaadi kesindir:
Ölüleri diriltecektir. Bu bir söz, bu bir vaat, bu bir hakikattir. Problem, Allah’ta değil; problem, “bilmezler” kısmında. -
Bilgi tek başına kurtarmaz:
Hz. Âdem ve İblis örneği bize şunu gösteriyor:
Allah’ı bilmek yetmez; Allah’a sığınmak, nefsin oyunlarına karşı “Allah’ım, beni benden koru” diyebilmek gerekir. -
Neden sorusu sınır tanımazsa, insan haddini aşar:
Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.
Bizim sorumuz “Niye böyle yarattın?” değil,
“Ben bu yaratılışın hakkını nasıl verebilirim?” olmalıdır. -
Fıtratımızda Rab bilgisi var:
3 yaşındaki çocuğun “babam da babam” demesi gibi, ruhumuzda “Rabbimiz sensin” diye şahitlik var. Biz bu şahitliği unutuyoruz, bastırıyoruz, üzerini tozla kaplıyoruz. -
Asıl kriz, Kur’an’dan kopuştur:
Evlerimizde, iş yerlerimizde, sohbetlerimizde Allah’ın ayetleri, hikmeti, mizanı konuşulmadığı için;
baş konu “dünyalık” olduğu için;
ahlakımız, mizansız, dengeden yoksun kalıyor. -
Çıkış yolu:
Kur’an’la yeniden bağ kurmak.
Menfaat ve çıkar karışmadan,
sadece Allah rızası için, bedel ödeyerek, konfor alanından çıkarak,
zikir ve fikir halinde bu kitabı anlamaya çalışmak.
Sözlerimi şöyle bağlamak istiyorum:
Kardeşim,
Sen bu dünyada;
-
Ne patronunun kölesisin,
-
Ne modanın esirisin,
-
Ne paranın kulusun,
-
Ne de algoritmaların oyuncağısın.
Senin bir Rabbin var.
Senin fıtratında O’nu tanıyan bir şahitlik var.
Sen, o şahitliği unuttuğun için daralıyorsun.
Hz. Âdem hata yaptı, ama sonra ne dedi?
“Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen, biz kesinlikle ziyan edenlerden oluruz.”
Bizim de cümlemiz bu olmalı:
“Allah’ım, ben bilmem, sen bilirsin.
Ben acizim, sen kadirsin.
Ben sınırlıyım, sen sınırsızsın.
Beni bana bırakma;
ilmimi, aklımı, kalbimi, nefsimi, hepsini senin dengenle yönetmeyi nasip et.”
Allah hepimize, ilmiyle kibirlenen değil, ilmiyle secdeye kapanan kullardan olmayı nasip etsin.
Allah hepimize, Gazze’deki sabrı, Hz. Âdem’deki pişmanlığı,
ve Kur’an’la dirilen bir kalbi nasip etsin.
Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin.
Bu dersin resimli sunum pdf dosyasını indirmek için tıklayınız.

.png)