BİR SAATİN HİKÂYESİ: EŞYANIN FİYATI MI, ANLAMI MI?

Size kendi hayatımdan gerçek bir olay anlatayım.

Yaklaşık 27 yıl önce Makro Bilgi İşlem isimli bir firmada çalışıyordum.

Firma promosyon için saat yaptırmıştı. Hatta saatin içinde kocaman bir Makro logosu vardı.

Ben de o saatlerden birini babama hediye ettim.

Şimdi düşünün…

Alt tarafı bir promosyon saati.

Özel üretim, çok pahalı, değerli taşlarla süslenmiş bir saat değil.

Üstelik üzerinde kocaman şirket logosu var!

Ama biliyor musunuz?

Babam o saati tam 27 yıldır kullanıyor.

Düşünün, 27 yıl!

Saat bozulmuş, defalarca tamir ettirmiş.

Ama bırakmamış.

Hâlâ kullanıyor.

Bazen bana şöyle söylüyor:

“Bu saati bana sen vermiştin. Benim için çok değerli, çok anlamlı.”

Şimdi burada biraz duralım.

Bu saati ikinci el eşya satan bir dükkâna götürsek ne kadar para eder?

Belki kimse almak istemez.

Eski bir saat.

Üstelik üzerinde bir şirketin reklamı var.

Ama babama deseniz ki:

“Baba, bunu atalım, sana çok daha pahalı, çok daha güzel bir saat alalım.”

Babam neden o eski saatten vazgeçmek istemiyor?

Çünkü babam için saatin değeri, üzerindeki rakamlarda ya da markasında değil.

O saatin benim tarafımdan verilmiş olmasında.

Babam saate baktığında yalnızca bir eşya görmüyor.

O hediyeyi veren evladını hatırlıyor.

Benimle olan bağını görüyor.

Sevgiyi görüyor.

Yani babam o saatin fiyatına değil, anlamına bakıyor.

İşte asıl anlatmak istediğim mesele bu!

Bir eşyanın maddi değeriyle manevi değeri aynı şey değil.

O saat dışarıdan bakan biri için sıradan bir eşya olabilir.

Ama babam için kıymetli bir hatıra.

Çünkü o eşya, kendisini veren kişiyle ilişkilendirilmiş.

Şimdi buradan çok daha büyük bir meseleye geçelim.

Biz bu dünyadaki eşyalara nasıl bakıyoruz?

Evimize bakıyoruz.

Arabamıza bakıyoruz.

Paramıza bakıyoruz.

Yediğimiz yemeğe, içtiğimiz suya, sahip olduğumuz sağlığa bakıyoruz.

Peki ne görüyoruz?

Genellikle fiyatını, özelliklerini, bize sağladığı faydayı görüyoruz.

Ama bir şeyi unutuyoruz.

Bütün bunların bize verilmiş birer nimet olduğunu.

İşte Rûm sûresinin 7. ayeti burada insanı düşündürüyor.

Allah, insanların dünya hayatının görünen yüzünü bildiklerini ama ahiretten gafil olduklarını anlatıyor.

Biz saatin markasını biliyoruz.

Fiyatını biliyoruz.

Kaç yıl çalışacağını biliyoruz.

Ama o saatin bizde uyandırdığı anlamı her zaman göremiyoruz.

Şimdi babamın saatinden hareketle başka bir soru soralım.

Benim babama verdiğim küçücük hediye, aramızdaki sevgi nedeniyle 27 yıldır değerini kaybetmemiş.

Peki Allah’ın bize verdiği koca bir hayatı neden bu kadar kolay değersizleştirebiliyoruz?

Bir düşünelim.

Allah bize göz vermiş.

Biz gözümüzle dünyayı görüyoruz.

Ama gözümüzü yalnızca daha pahalı arabaları, daha güzel evleri, başkalarının sahip olduklarını görmek için kullanırsak ne oluyor?

Gözün kendisini görüyoruz ama bize o gözü veren Allah’ı unutuyoruz.

Allah bize bir eş vermiş.

Rûm sûresinin 21. ayetinde eşler arasında sevgi ve merhamet yaratıldığını söylüyor.

Ama biz bazen eşimize ne olarak bakıyoruz?

Yemeğimizi yapan kişi.

Evin işlerini yapan kişi.

Para kazanan kişi.

Çocuklarla ilgilenen kişi.

Peki o insanı Allah’ın bize bir emaneti olarak görebiliyor muyuz?

Görebildiğimiz zaman ne değişiyor?

Eşimize davranışımız değişiyor.

Merhametimiz değişiyor.

Sabrımız değişiyor.

Çünkü artık yalnızca ondan ne aldığımıza bakmıyoruz.

Allah’ın bize emanet ettiği bir insana nasıl davrandığımızı da düşünüyoruz.

İşte bu, ilişkimizi derinleştiriyor.

Bir başka örnek…

Sabah bir bardak su içiyoruz.

Çok sıradan, değil mi?

Suyu içiyoruz, bardağı bırakıyoruz.

Hatta bazen yarısını bile içmeden döküyoruz.

Ama bir gün gerçekten susuz kaldığımızı düşünelim.

O zaman bir bardak suyun ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz.

Peki o suyun kıymetli olması için illa susuz mu kalmamız gerekiyor?

Allah’ın verdiği nimeti anlamak için önce onu kaybetmemiz mi gerekiyor?

İşte şükür burada başlıyor.

Şükür yalnızca dilimizle “çok şükür” demek değil.

Elimizdekinin kıymetini bilmek.

Onu doğru kullanmak.

Nimeti, onu veren Allah’la ilişkilendirmek.

Rûm sûresinin 46–50. ayetlerinde rüzgâr, yağmur, rızık ve Allah’ın rahmeti anlatılıyor.

Yağmur yağıyor.

Toprak canlanıyor.

İnsan seviniyor.

Ama acaba insan yalnızca yağmuru mu görüyor?

Yoksa yağmurla birlikte Allah’ın rahmetini de fark ediyor mu?

İşte bu ikisi arasında büyük fark var.

Bir insan yağmura bakıp yalnızca hava olayını görür.

Bu bilgi yanlış değildir.

Ama başka bir insan aynı yağmura bakar, toprağın nasıl canlandığını görür ve Allah’ın rahmetini de düşünür.

İkisi de yağmuru görüyor.

Fakat biri görüneni anlamakla yetinirken diğeri o görüntünün kendisine hatırlattığı daha büyük hakikati de düşünüyor.

Şimdi burada çok önemli bir cümle kurmak istiyorum:

Allah’ı unuttuğumuzda eşya sahte olmuyor. Sahte olan, eşyanın yalnızca fiyatını onun gerçek kıymeti zanneden bakışımız olabiliyor.

Yani dünya gerçek.

Ev gerçek.

Araba gerçek.

Para gerçek.

Ama bunları hayatımızın en büyük amacı hâline getirdiğimizde, gerçek değerleri gözden kaçırabiliyoruz.

Para kazanmak için ailemizi unutuyoruz.

Daha büyük ev almak için evimizin içindeki huzuru kaybediyoruz.

Daha pahalı saat almak için çalışıyoruz ama o saati birlikte geçireceğimiz insanların kıymetini bilmiyoruz.

Ne garip değil mi?

Saati satın alıyoruz ama zamanı kaybediyoruz!

İşte burada Rûm sûresinin 54. ve 55. ayetlerini de düşünelim.

  1. ayette Allah, insanı önce zayıf yarattığını, sonra kuvvet verdiğini, ardından yeniden zayıflık ve yaşlılığa götürdüğünü anlatıyor.
  2. ayette ise kıyamet günü suçluların çok kısa bir süre kaldıklarını söyleyecekleri o büyük yüzleşme sahnesi var.

Bu ayetlerden kendi hayatımıza da bir ders çıkarabiliriz.

Biz günleri sayıyoruz.

Yılları sayıyoruz.

Yaşımızı sayıyoruz.

Ama acaba yaşadığımız günlere ne kadar anlam katıyoruz?

Babamın saati 27 yıldır zamanı gösteriyor.

Ama o saatin babam için asıl değeri, geçen 27 yılı ölçmesi değil.

O saatin içinde taşıdığı sevgi.

Ben şimdi düşünüyorum.

Bir insanın verdiği küçücük bir saat bile, veren kişiyle kurulan bağ sayesinde bu kadar anlam kazanabiliyorsa…

Allah’ın verdiği bir ömür, Allah’ın rızasıyla ilişkilendirildiğinde ne kadar büyük bir anlam kazanır?

O zaman yemek yemek bile yalnızca karnımızı doyurmak olmaktan çıkar.

Bize verilen rızka şükretmeye dönüşür.

Çalışmak yalnızca para kazanmak olmaktan çıkar.

Helal kazançla ailemizin ihtiyaçlarını karşılamaya, insanlara faydalı olmaya dönüşür.

Çocuğumuza bakmak yalnızca bir sorumluluk olmaktan çıkar.

Allah’ın bize verdiği emaneti sevgiyle büyütmeye dönüşür.

Bir insanın kalbini kırmamak yalnızca iyi geçinmek değildir artık.

Allah’ın rızasını gözeterek davranmaya dönüşür.

İşte böyle yaşadığımızda hayatımızın anlamı değişiyor.

Bir şeyin maddi değeriyle manevi değerini birbirinden ayırmaya başlıyoruz.

Ve belki de en önemlisi, Allah’ın verdiği şeylere duyduğumuz sevgiyi, onları veren Allah’a karşı şükre dönüştürmeye başlıyoruz.

Şimdi tekrar babamın saatine dönelim.

O saatin üzerinde kocaman Makro logosu var.

Ama babamın gözünde o saat, Makro logosundan ibaret değil.

Çünkü hediyeyi veren kişiyi biliyor.

Peki bizim baktığımız dünyada neler var?

Güneş var.

Yağmur var.

Ağaçlar var.

Çocuklarımız var.

Eşimiz var.

Sağlığımız var.

Her sabah yeniden uyanmak var.

Bütün bunlara yalnızca sahip olduğumuz şeyler olarak mı bakacağız?

Yoksa bize bu nimetleri veren Allah’ı da hatırlayacak mıyız?

İşte Rûm sûresinin bize düşündürdüğü en büyük meselelerden biri bu.

Babam eski bir saatin değerini, onu bana bağlayarak koruyor.

Biz de sahip olduğumuz nimetlerin gerçek kıymetini, onları Allah’la ilişkilendirerek anlayabiliriz.

Ve şunu unutmayalım:

Bir hediyenin fiyatını bilmek başka şeydir, onu verenin kıymetini bilmek bambaşka şeydir.

Dünya bize verilmiş büyük bir nimet.

Asıl mesele, hediyeye bakarken onu vereni unutmamak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir