Büşra’nın yolculuğu
Büşra’nın Yolculuğu
Ruhunun Ait Olduğu Yeri Arayan Bir Kadının Hikâyesi
Büşra’nın hafızasında kalan ilk sıcaklık, annesinin kucağı değildi.
İlk güven duygusu, babasının eli değildi.
Onun çocukluğunun en berrak hatırası, anneannesinin eviydi.
Eski perdelerin arasından süzülen gün ışığı…
Sobanın üzerinde ağır ağır kaynayan çaydanlık…
Anneannesinin sabah erken saatlerde mutfağa girerken çıkardığı hafif sesler…
Ve evin içinde dolaşan o tanıdık koku: biraz sabun, biraz ekmek, biraz da merhamet…
Büşra henüz dört yaşındaydı.
Bir çocuğun dünyayı oyun sanması gereken yaştaydı.
Ama o, oyunla değil, ayrılıkla tanışmıştı.
Annesi ve babası, kendi aralarında verdikleri bir kararla onu anneannesine bırakmışlardı. Belki hayat zordu, belki şartlar ağırdı, belki herkes kendince haklıydı. Ama küçük bir çocuğun kalbi, yetişkinlerin gerekçelerini anlamazdı.
O sadece şunu bilirdi:
Annesi yanında değildi.
Babası yanında değildi.
Ve geceleri herkes uyuduktan sonra, yorganın altında sessizce ağlardı.
“Anne…” derdi içinden.
Ama sesli söyleyemezdi.
Çünkü bazı çocuklar erken yaşta öğrenirdi:
Özlemek bile bazen gizli yaşanırdı.
Anneannesi onu severdi. Saçlarını okşar, üstünü örter, hasta olduğunda başında beklerdi. Ama bir çocuğun içinde anne diye açılan boşluğu, kimse tam olarak dolduramazdı.
Büşra büyürken kalbinde hep bir eksiklik taşıdı.
Dışarıdan sakin bir çocuktu.
Ama iç dünyasında fırtınalar vardı.
Diğer çocuklar bebekleriyle oynarken, o gökyüzüne bakardı.
Bulutların arkasında ne vardı?
İnsan ölünce nereye giderdi?
Neden doğmuştuk?
Neden bazı çocukların annesi yanında olurken, bazı çocuklar hasretle büyürdü?
Küçük yaşına rağmen zihninde büyük sorular vardı.
“Ölüm nedir?” diye düşünürdü.
“Ben nereden geldim?”
“Buradan sonra nereye gideceğim?”
“Bu dünya neden bazen bu kadar yabancı geliyor?”
Kimse ona bu soruların cevabını veremedi.
Belki kimse onun bu kadar derin düşündüğünü fark etmedi.
Belki de çocukların acıları, büyüklerin telaşı içinde duyulmadı.
Ama Büşra’nın içinde bir arayış başlamıştı.
Henüz adını koyamadığı bir arayış…
Bir yerlerde, bu dünyadan daha gerçek bir yer olmalıydı.
Bir gün, bütün kırgınlıkların hesabı görülmeliydi.
Bir gün, kimsenin anlayamadığı acılar anlaşılmalıydı.
Büşra bunu çocuk kalbiyle hissediyordu.
Ve belki de daha o yaşta, ruhu ahirete özlem duymaya başlamıştı.
Yıllar geçti.
Büşra on dört yaşına geldiğinde, babası bir gün kararını verdi.
“Artık genç kız oldu. Anneannesinin yanında kalamaz.”
Bu cümle, Büşra’nın hayatında yeni bir kırılmanın kapısını açtı.
Anneannesinin evinden ayrıldığı gün, içinden bir şey kopmuş gibiydi. Orası onun sığınağıydı. Her ne kadar eksik büyümüş olsa da, anneannesinin evinde en azından nefes alabiliyordu.
Ama baba evine döndüğünde, nefes almanın bile kuralları vardı.
Babası sert bir adamdı.
Duygularını belli etmeyi zayıflık sanan, sevgiyi disiplinin arkasına saklayan, korkuyla terbiye etmeyi doğru zanneden biriydi.
Evde onun sesi yükseldiğinde herkes susardı.
Kural vardı.
Yasak vardı.
Baskı vardı.
Ama şefkat azdı.
Büşra babasının gözlerinde sevgi aradı.
Bir kez olsun başını okşamasını bekledi.
Bir kez olsun “Kızım, iyi misin?” demesini istedi.
Ama babası sevgiyi vermeyi bilmiyordu.
Ona göre iyi evlat, itaat eden evlattı.
Soru sormayan, itiraz etmeyen, kendi yolunu aramayan evlat…
Büşra ise içten içe hep soru soruyordu.
Babası fark etmese de, onun kalbi Allah’a doğru yöneliyordu.
Çünkü insan, yeryüzünde tutunacak dal bulamadığında göğe bakmaya başlardı.
Annesine dua ederdi.
Anneannesine dua ederdi.
Kendine dua ederdi.
Ama babası bu duaları bile bazen kıskanır gibiydi.
Sanki Büşra’nın kalbinde kendisinden başka bir otorite olmasına tahammül edemiyordu. Oysa Büşra Allah’a kaçıyordu; babasından kaçmak için değil, yıkılmamak için.
Her pazar babasının uzun sohbetleri olurdu.
O sohbetlerde Allah’ın adı geçerdi.
Din anlatılırdı.
Günah anlatılırdı.
Ceza anlatılırdı.
Korku anlatılırdı.
Ama Büşra, o sözlerin arasından başka bir Allah tanıdı.
Babasının anlattığı gibi sadece cezalandıran değil…
Kırık kalpleri duyan bir Allah.
Yetim hisseden çocukları gören bir Allah.
Gece yorgan altında sessizce ağlayan küçük kızların sesini işiten bir Allah.
Bir gün namaza başladı.
Kimse onu zorlamadığı için değil.
Dünya ona yetmediği için.
Seccadeye ilk oturduğunda, sanki yıllardır aradığı kapıyı bulmuştu.
Alnını yere koyduğunda içinden şu geçti:
“Ben kimseye ait değilim belki… Ama Sana aitim Allah’ım.”
O günden sonra namaz, Büşra için sadece bir ibadet olmadı.
Namaz, onun sığınağı oldu.
Duası, içindeki yaraların dili oldu.
Secdesi, kimseye söyleyemediği cümlelerin yeri oldu.
Ama insanın Allah’a yönelmesi, hayatındaki bütün imtihanların biteceği anlamına gelmiyordu.
Büşra bunu zamanla öğrenecekti.
Babası, üniversiteye gitmesine izin vermedi.
Oysa Büşra okumak istiyordu.
Kendi ayakları üzerinde durmak istiyordu.
Hayatını kendi aklıyla, kendi emeğiyle, kendi duasıyla kurmak istiyordu.
Ama evde onun hayalleri değil, babasının hükümleri geçerliydi.
Her sabah aynı suçlamalarla uyanırdı.
“Tembelsin.”
“Bir işe yaramıyorsun.”
“Söz dinlemiyorsun.”
“Sen bilmezsin.”
Bu cümleler, insanın kulağından girip ruhuna saplanırdı.
Büşra zamanla kendinden şüphe etmeye başladı.
Gerçekten tembel miydi?
Gerçekten yetersiz miydi?
Gerçekten kendi başına karar veremez miydi?
Baskı, insana sadece acı vermez.
Bazen insanın kendine olan güvenini de çalar.
Annesi vardı ama çaresizdi.
Büşra annesinin gözlerinde sevgiyi görüyordu, fakat aynı zamanda korkuyu da görüyordu. Annesi kızını anlıyor, ama babasının karşısında duramıyordu.
Evde herkes bir şekilde susmayı öğrenmişti.
Kimi korkudan susuyordu.
Kimi düzen bozulmasın diye susuyordu.
Kimi de “kader” deyip kendi acısını içine gömüyordu.
Büşra da sustu.
Çünkü bazen evin içinde konuşmak, duvara çarpmak gibidir.
Sesin geri döner ama kimse seni duymaz.
Sonra evlilik meselesi açıldı.
Büşra’nın içi huzursuzdu.
Nişanlıyken bile kalbi “hayır” diyordu.
İçinde bir sıkışma vardı.
Bir şeyler doğru değildi.
Ama bunu söylediğinde babası yine duvar gibi karşısına dikildi.
“Yolun çizildi. Artık dönemezsin.”
Bu cümle, Büşra’nın kaderi gibi önüne kondu.
Oysa insanın yolu, zorla çizilince yol olmaktan çıkar; bazen ömür boyu taşınacak bir yüke dönüşür.
Büşra nişanı bozmak istedi.
Ama izin verilmedi.
Kendi hayatının en önemli kararında, kendi sesi duyulmadı.
Ve o sustu.
Bir gelinlik giydi.
Ama içinde bayram yoktu.
İnsanlar gülümsedi.
Fotoğraflar çekildi.
Tebrikler edildi.
Ama Büşra’nın kalbi o kalabalığın içinde yapayalnızdı.
Kimse onun içindeki fırtınayı görmedi.
Kimse “Bu kız gerçekten mutlu mu?” diye sormadı.
O gün Büşra bir eve gelin gitmedi sadece.
Kendi sesinden biraz daha uzaklaştı.
Evlilik yılları, onun için başka bir imtihana dönüştü.
Eşiyle ruhen bağ kuramadı.
Aynı evde yaşadılar ama aynı dünyada değillerdi.
Büşra değer görmek istedi.
Dinlenmek istedi.
Anlaşılmak istedi.
Ama bazen insan, evli olduğu halde yalnız kalır.
Bazen aynı sofrada oturursun ama kalbin aç kalır.
Bazen aynı çatının altında yaşarsın ama ruhun dışarıda kalır.
Büşra’nın içinde biriken sabır, yıllarca sessiz kaldı.
Kırıldıkça sustu.
Yoruldukça dua etti.
Üzüldükçe içine kapandı.
Ama sabır, sınırsız bir kuyu değildi.
Bir gün içindeki her şey fünye gibi patladı.
Yıllarca bastırdığı acılar, değersizlik hissi, duyulmamış çığlıklar bir anda ortaya çıktı.
Bağlılığını kaybettiği yerde, eşi de bu boşluğu suistimal etti.
Hatalar peş peşe geldi.
Kırılmalar büyüdü.
Güven çöktü.
Ve evlilik bitti.
Ama Büşra şunu anladı:
Bazen bir evlilik biter, ama insanın içindeki enkaz hemen kalkmaz.
Ayrılık bir son gibi görünür; fakat bazı yaraların iyileşmesi, ayrılıktan sonra başlar.
Yıllar sonra Büşra, babasının sakladığı bir gerçeği öğrendi.
Bu gerçek, onun çocukluğundan beri hissettiği o ağır havayı biraz daha anlamasına sebep oldu.
Babası, hayatta en çok eleştirdiği insanlardan birinin hatasına benzer bir hatayı, bir zamanlar kendisi de taşımıştı. Ama bunu itiraf edememişti.
İnsan bazen en çok kendi içinde yenemediği şeyi başkasında cezalandırırdı.
Büşra bunu acıyla fark etti.
Babası yalnızca sert değildi.
Kendi gölgesinden kaçan bir adamdı.
Kendi geçmişiyle yüzleşemediği için çocuklarının geleceğini kontrol etmeye çalışan bir adam…
Bu ailede itaat, neredeyse kan bağı gibi aktarılıyordu.
Biri emir veriyordu.
Diğeri susuyordu.
Sonra susan kişi, zamanı gelince başka birine emir vermeye başlıyordu.
Zincir böyle devam ediyordu.
Kimse kendi sesini duymuyordu.
Herkes kendinden önceki acının tekrarını yaşıyordu.
Büşra, o zincirin kırılmak istenmeyen halkasıydı.
Ama o artık anlamaya başlamıştı:
İtaat başka şeydi, teslimiyet başka.
Anne babaya saygı başka şeydi, insanın iradesinin yok sayılması başka.
Sabır başka şeydi, zulme razı olmak başka.
Bu farkı anlamak kolay olmadı.
Ama bedel ödeyerek öğrendi.
Kardeşlerinin de kendi sınavları vardı.
Biri evladıyla sınandı.
Biri eşiyle sınandı.
Diğeri hem eşiyle hem çocuğuyla sınandı.
Her evin içinde ayrı bir imtihan vardı.
Her yüzün arkasında başka bir hikâye…
Ama bir kardeşinin yaşadığı öyle derin bir acı vardı ki, Büşra o acıyı hiçbir zaman kelimelere dökemedi.
Bazı sırlar vardır, insanın diline kadar gelir ama çıkmaz.
Çünkü konuşsan bir hayat yıkılır.
Sussan kendi için yanar.
Büşra sustu.
Belki de o sır onunla birlikte mezara gidecekti.
Bazen içinden şöyle geçirirdi:
“Keşke o gün biri ‘İtaatli canım, ama o kadar da değil…’ diyebilseydi.”
Belki hayat başka olurdu.
Belki kader başka bir yola dönerdi.
Belki bazı yaralar hiç açılmazdı.
Ama söylenmeyen sözler de insanın içinde yaşar.
Büşra’nın içinde de yıllarca yaşadı.
O yine de konuşmadı.
Çünkü bazen sabır, susmak değildir;
yıkılmamak için Allah’a dayanarak ayakta kalmaktır.
Babası yaşlandıkça değişir sanmıştı Büşra.
İnsan yaşlanınca yumuşar sanmıştı.
Geçmişini düşünür, hatalarını görür, evlatlarına daha merhametli olur sanmıştı.
Ama bazı insanlar yaşlanınca sadece bedenleri eğilir; kalpleri aynı yerde kalır.
Babası, gençliğinde başkalarını neyle suçladıysa, yaşlılığında benzer hataların etrafında dolaşmaya devam etti.
Büşra artık şaşırmıyordu.
Eskiden öfkelenirdi.
Sonra üzülürdü.
Sonra sorgulardı.
Ama zamanla sadece dua etmeyi öğrendi.
“Rabbim, ona da bana da sabır ver.
Beni affet.
Beni koru.
Kalbimi karartma.
Beni kimsenin zulmüne benzetme.”
Çünkü Büşra şunu anlamıştı:
İnsanın en büyük zaferi, kendisine yapılan kötülüğe benzememektir.
Kırılmıştı ama kırıcı olmak istemiyordu.
Yorulmuştu ama zalim olmak istemiyordu.
Haksızlığa uğramıştı ama haksızlığı miras bırakmak istemiyordu.
Bu yüzden dua etti.
Çünkü dua, onun elinde kalan en temiz güçtü.
Zamanla Büşra’nın içinde garip bir huzur oluştu.
Hayatındaki sınavlar bitmedi.
Ailesiyle sınandı.
Evlatlarıyla sınandı.
Geçmişiyle sınandı.
Hatırladıklarıyla sınandı.
Unutamadıklarıyla sınandı.
Ama artık eskisi gibi değildi.
Eskiden acı onu dağıtırdı.
Şimdi acı geldiğinde, onunla konuşmayı öğrenmişti.
“Sen de geldin, biliyorum,” der gibiydi.
“Ben seni Rabbime götüreceğim.”
Büşra’nın kalbinde hâlâ iki büyük sır vardı.
İki ağır mühür gibi…
Ne yazabildi.
Ne anlatabildi.
Ne de tamamen unutabildi.
Ama her düşündüğünde içinden aynı cümle geçti:
“İyi ki ahiret var.”
Çünkü bu dünyada bazı gerçekler eksik kalıyordu.
Bazı insanlar hiç özür dilemiyordu.
Bazı acılar hiç bilinmiyordu.
Bazı gözyaşları kimsenin defterine yazılmıyordu sanılıyordu.
Ama Büşra inanıyordu:
Allah unutmazdı.
Kimsenin görmediği gece ağlamalarını da unutmazdı.
İçine atılan sözleri de unutmazdı.
Zorla susturulan kalpleri de unutmazdı.
Haksız yere ezilen iradeleri de unutmazdı.
İnsanlar unuturdu.
İnsanlar görmezden gelirdi.
İnsanlar işlerine geldiği gibi anlatırdı.
Ama Allah hakikati bilirdi.
Bu iman, Büşra’nın en büyük dayanağı oldu.
Büşra çocukluğundan beri kendini bu dünyaya tam ait hissedememişti.
Kalabalıkların içinde bile içinde bir gurbet vardı.
Evdeyken bile evsiz gibi hissederdi bazen.
İnsanların arasında bile uzaklara ait gibiydi.
Ama artık bunun sebebini daha iyi anlıyordu.
Belki de ruh, asıl yurdunu hatırlıyordu.
Belki de insanın içindeki o derin özlem, bu dünyanın geçici olduğunu fısıldıyordu.
Büşra her zorlandığında gökyüzüne baktı.
Çocukken de gökyüzüne bakardı.
Genç kızken de…
Gelin olduğunda da…
Anne olduğunda da…
Yıkıldığında da…
Toparlandığında da…
Gökyüzü ona hep aynı şeyi hatırlattı:
Bu dünya son durak değildi.
Bir gün bütün suskunluklar konuşacaktı.
Bir gün bütün sırlar açılacaktı.
Bir gün herkes kendi yaptığının hakikatiyle yüzleşecekti.
Ve o gün, Allah’ın adaleti hiçbir şeyi eksik bırakmayacaktı.
Büşra artık hayatını sadece geçmişin acısıyla değil, ahiretin umuduyla taşıyordu.
Kırıldı ama yok olmadı.
Sustu ama içindeki iman konuşmaya devam etti.
Yoruldu ama secdeye varınca yeniden güç buldu.
Çünkü o biliyordu:
Bazı insanlar senin değerini bilmez.
Bazıları seni anlamaz.
Bazıları seni kendi korkularının içine hapseder.
Bazıları senin hayatını kendi kararlarıyla yönetmek ister.
Ama Allah, kulunu kulun insafına bırakmaz.
Büşra’nın hikâyesi, sadece acıların hikâyesi değildi.
Bu hikâye, kırılmış bir kalbin Allah’a tutunarak nasıl ayakta kaldığının hikâyesiydi.
Bu hikâye, susturulmuş bir ruhun içinden nasıl dua yükseldiğinin hikâyesiydi.
Bu hikâye, dünyada kendini hiçbir yere ait hissedemeyen bir insanın, asıl ait olduğu yere dönmeyi umut edişinin hikâyesiydi.
Ve Büşra, bütün yaşadıklarına rağmen kalbinin en derin yerinde şu hakikate tutunarak yürüdü:
İnsanlar unutsa da, Allah unutmaz.
İnsanlar görmese de, Allah görür.
İnsanlar anlamasa da, Allah bilir.
Bu, çocukluğundan beri ruhunun yurdunu arayan,
acıyla büyüyen ama imanla ayakta kalan,
sustuğu yerlerde bile Allah’a konuşan
Büşra’nın yolculuğuydu.
