Hakikati İşitmek Yetmez: İman, Sorumluluk ve Azın Kıymeti

9 Şubat 2024

Bir insanın gerçekten iman ettiğini nasıl anlarız? Söylediği sözlerden mi, yoksa o sözler zor bir seçimle karşılaştığında nasıl davrandığından mı? Hepimiz doğruyu sevdiğimizi söyleriz. Adaletten yanayız deriz. Ama haksızlık gördüğümüzde rahatımızdan vazgeçmemiz gerekirse ne yaparız?

Kur’an’da Bedir bağlamında anlatılanlar, sayıların ve görünürdeki imkânların her şeyi belirlemediğini hatırlatır. Enfâl suresinin 17 ve 18. ayetlerinde mücadele, Allah’ın yardımı, müminlerin sınanması ve inkârcıların tuzaklarının boşa çıkarılması yönünden ele alınır. İnsan tercihini ortaya koyar, sorumluluğunu üstlenir; ardından Rabbine yönelir. Dua ile gayret birbirinden koparılmamalıdır.

Çünkü bazen yalnızca dua ediyoruz. Bazen de yalnızca kendi gücümüze güveniyoruz. Oysa iman, elimizden geleni yaparken sonucu mutlak biçimde kontrol edemediğimizi bilmektir. Mücadele etmek ile her zaman istediğimiz sonucu alacağımıza kesin gözüyle bakmak aynı şey değildir. Bedir’deki tarihî neticeyi bugünün her olayına otomatik olarak uygulamak da doğru olmaz.

Enfâl suresinin 19. ayeti, çokluğun tek başına fayda vermeyeceğini ve Allah’ın müminlerle beraber olduğunu bildirir. Peki bu beraberliği yalnızca kendimize bir üstünlük payesi olarak mı okuyacağız? Yoksa imanımızın gerektirdiği ahlakı taşıyıp taşımadığımıza mı bakacağız?

Bugün Gazze’de ve dünyanın başka yerlerinde insanların yaşadığı acıları gördüğümüzde, ilk sorumuz hangi ülkenin ne zaman kazanacağını kesin biçimde tahmin etmek olmamalıdır. Asıl soru şu: Benim elimden ne geliyor? Bir masumun acısını hafifletmek için yasal, barışçıl ve etkili hangi yardımı yapabilirim? Bilgimi nasıl doğrularım? Yardımımı nasıl ihtiyaç sahibine ulaştırırım?

Sorumluluğu yalnızca devletlere ve güçlü insanlara bırakamayız. Elbette imkânı çok olanın sorumluluğu farklıdır. Ama bireyin önünde de bir alan vardır. Bir yetime destek olmak, zor durumdaki komşuyu gözetmek, güvenilir yardım yollarını araştırmak, yalan haberi yaymamak… Küçük diye küçümsediğimiz şeyler gerçek iyiliklerin başlangıcı olabilir.

Kendimize dönelim. Allah’ın yardımını diliyoruz. Peki O’nun rızasını ararken hangi alışkanlıklarımızı değiştirmeye razıyız? Yalanı terk etmek için uğraşıyor muyuz? Borcumuzu ödemek için sözümüzde duruyor muyuz? İnsanları birbirine düşürmek yerine aralarını bulmaya çalışıyor muyuz? Helal kazanç için zor olanı seçebiliyor muyuz?

Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Hepimizin geçmişte hataları ve bugün zorlukları olabilir. Önemli olan kendimizi sürekli haklı çıkarmaktan vazgeçmek. Yanlışımızı kabul etmek. Tövbe etmek. Düzeltmek için somut adım atmak. Tövbe hayat boyunca sürdürülen bir yöneliştir. İşlerimizin yoluna girmesi de kesin olarak bağışlandığımızın kanıtı değildir; sıkıntı çekmemiz de terk edildiğimiz anlamına gelmez.

Enfâl suresinin 20. ayetinde iman edenlere Allah’a ve Resulüne itaat etmeleri, işitip dururken yüz çevirmemeleri söylenir. Bir sonraki ayette işitmediği hâlde işittiğini söyleyen kimselere benzememe uyarısı vardır. İnsan bir sözü kulağıyla duyabilir; fakat davranışıyla ondan yüz çevirebilir. İşte asıl dikkat etmemiz gereken budur.

Kur’an okumak yalnız sesleri tekrar etmek değildir. Anlamaya çalışmak, üzerinde düşünmek ve öğrendiğimizin hayatımızdaki yerini aramaktır. Farklı yorumlarla karşılaşabiliriz. Bu, düşünmekten vazgeçmek için sebep değildir. Ayetin ifadesiyle bir mealin kelimelerini ve bizim yorumumuzu birbirine karıştırmayalım. “Benim anladığım budur” demek ile “Allah kesinlikle yalnızca bunu söylemektedir” demek arasında fark vardır.

Kur’an’ın korunması hakkında Hicr suresinin 9. ayeti Allah’ın zikri indirdiğini ve onu koruyacağını bildirir. Mümin için bu güçlü bir inanç dayanağıdır. Ancak bu inancı anlatırken sahte metin hazırlamaya kalkışan herkesin belirli bir felakete uğradığını tarihî olarak kanıtlanmış bir olay gibi sunmayalım. Delilimizi güçlendirmek isterken kanıtsız hikâyelere muhtaç olmayalım.

Enfâl suresinin 22. ayeti aklını kullanmayanları sert bir dille uyarır. Bu uyarıyı başkalarına hakaret etmek için değil, kendi zihnimizi uyandırmak için okuyalım. Aklımızı kullanıyor muyuz? Gördüğümüz her iddiaya inanıyor muyuz? Menfaatimize uygun diye yanlış bilgiyi doğru kabul ediyor muyuz? Paylaştığımız haberin kaynağını araştırıyor muyuz?

Bir gülün resmine bakıp ressamın ne düşündüğünü merak ederiz. Peki canlı bir güle bakınca ne düşünüyoruz? Kokusu, büyümesi, toprağa bağlılığı bizi hiç hayrete düşürüyor mu? İnanan insan için tabiat yaratılış üzerinde düşünmeye açılan bir kapı olabilir. Bilimin araştırdığı süreçleri öğrenmek de bu hayreti azaltmak zorunda değildir.

Bir başka sınavımız çokluk tutkusu. Hep daha fazla para, daha büyük ev, daha yeni telefon, daha yüksek makam istiyoruz. Çalışmak, üretmek, şartlarımızı geliştirmek elbette değerlidir. Ama bunlar hayatın tek anlamı hâline geldiğinde ne kaybediyoruz? Daha fazlasını ararken elimizdekilerden hangisinin kıymetini unuttuk?

Bir telefon birkaç yıl sonra eskiyecek. Bir araç yenisi çıktığında gözümüzde küçülebilecek. Peki o eşyayı alabilmek uğruna kırdığımız kalpler? Eşimizin emeği, çocuğumuzun sevgisi, annemizin duası, bir dostumuzun güveni… Bunların yerine ne koyacağız? Azın kıymetini bilmek, hedeflerden vazgeçmek değildir. İlerleme isteğinin ölçüyü bozmasına izin vermemektir.

Az bir yardımı küçümsemeyelim. İmkânı sınırlı insanın verdiği küçük destek büyük bir fedakârlık olabilir. Bir yardım yalnız rakamla ölçülmez. Niyet, fedakârlık ve gerçek ihtiyaç da önemlidir. Aynı şekilde çok sayıda insanın aynı fikri savunması, o fikrin doğru olduğunu tek başına kanıtlamaz. Çoğunluğu hakikatin yerine koymayalım.

İnsan bazen dışarıda büyük yanlışları eleştirirken evindeki küçük haksızlıkları görmez. Dünyadaki acılara üzülür ama yakınındaki muhtacın hâlini sormaz. Bu sözler kendimizi suçlamak için değil, sorumluluğumuzu fark etmek için. Merhamet yakından başlar; fakat yakında bitmez.

Çocuklarımız için de aynı ölçü önemli. Onlara daha pahalı cihazlar, daha çok imkân sunmak isteyebiliriz. Fakat çocuk yalnız eşyaya ihtiyaç duymaz. Dinlenmeye, anlaşılmaya, sevgiye ve güvene de ihtiyacı vardır. Çocukların ruhsal sıkıntılarını tek bir sebebe bağlamadan ciddiye almalıyız. Başarı, yalnız diploma ve not değildir; güvenilir insan olma çabası da önemlidir.

Bazı insanların çocukluğunda ağır haksızlıklar, kayıplar ve zor deneyimler bulunabilir. “Bunu hak edecek ne yaptı?” demeden önce düşünmeliyiz. Zulmün sorumluluğu mağdura yüklenemez. Kehf suresindeki Musa ile bilgili kul kıssası, insan bilgisinin sınırlarını hatırlatır. Ama bilmediğimiz gaybî sebepler üzerine kesin hüküm kurma yetkisi vermez. Acı çeken birini dinlerken bazen ilk görevimiz cevap vermek değil, yanında durmak ve güvenliğine destek olmaktır.

Enfâl suresinin 23. ayeti içten bir hayra yöneliş ve işitme üzerine düşünmeye çağırır. Hakikati gerçekten istiyor muyuz? Öğrenmeye hazır mıyız? Yanlış olduğumuz ortaya çıktığında değişebiliyor muyuz? İnsanların kararlarını zorla yönetemeyiz. Sözümüzü dürüstçe söyleyip karşıdakinin iradesine saygı duymalıyız. En’âm suresinin 108. ayetindeki, başkalarının inançlarına hakaret etmemeye ilişkin uyarıyı da unutmayalım.

Sonunda bütün sorular tek bir yere bağlanıyor. İşitmek, gereğini yapmakla aynı şey değildir. Zulme üzülmek, her zaman yardım etmek değildir. Şükür kelimesini söylemek, elimizdekinin kıymetini mutlaka bilmek değildir. O hâlde bugün somut bir adım seçelim. Bir yanlışımızı düzeltelim. Bir muhtacın derdini soralım. Bir ayeti okuyup önce kendimize uygulayalım.

Allah’ım, bize hakkı sevmeyi ve doğruyu yaşayabilmeyi nasip et. İşittiğini düşünen, öğrendiğiyle amel eden kullarından eyle. Yalandan, haksızlıktan, gösterişten, kibirden ve haram kazançtan koru. Tövbe kapından uzaklaştırma. Azın kıymetini bilmeyi, çokluk karşısında ölçüyü kaybetmemeyi öğret. Çocuklarımızı, ailelerimizi ve mazlumları koru. Bize bilmediğimizde susma, hata ettiğimizde düzeltme, doğruyu öğrendiğimizde yaşama cesareti ver. Âmin.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir