Hayatın tamamı imtihandır
Hayatın Tamamı İmtihandır
Değerli kardeşlerim, bugün çok önemli bir konudan bahsetmek istiyorum.
Aslında hepimizin hayatında karşılığı olan bir konu bu. Çünkü hepimiz bir şeylerle imtihan oluyoruz. Kimimiz hastalıkla, kimimiz parasızlıkla, kimimiz aileyle, kimimiz evlatla, kimimiz işle, kimimiz yalnızlıkla, kimimiz haksızlıkla, kimimiz de bolluk ve başarıyla imtihan oluyoruz.
Bazen şöyle bir söz duyarız:
“Başımıza gelen sıkıntılar bizi Allah’a yaklaştırıyorsa imtihandır, uzaklaştırıyorsa cezadır.”
Bu söz güzel bir anlam taşıyor. Çünkü gerçekten insanın başına gelen olaylar karşısında tavrı çok önemlidir. Bir sıkıntı insanı Allah’a yaklaştırıyorsa, ona dua ettiriyorsa, tövbeye götürüyorsa, sabrı öğretiyorsa, o sıkıntı insan için bir uyanış olabilir.
Ama bu sözü biraz daha geniş düşünmemiz lazım.
Çünkü sadece sıkıntılar imtihan değildir.
Nimet de imtihandır.
Para da imtihandır.
Makam da imtihandır.
Sağlık da imtihandır.
Başarı da imtihandır.
Güç de imtihandır.
Evlat da imtihandır.
Güzellik de imtihandır.
Yokluk da imtihandır, bolluk da.
Yani hayatın tamamı imtihandır.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deneriz.”
Enbiyâ Suresi, 35. ayet
Demek ki insan sadece kötü görünen şeylerle değil, iyi görünen şeylerle de denenir. Sadece hastalıkla değil, sağlıkla da denenir. Sadece fakirlikle değil, zenginlikle de denenir. Sadece kayıpla değil, kazançla da denenir.
O zaman meseleyi şöyle anlamamız daha doğru olur:
Başımıza gelen her şey imtihandır.
Bizi Allah’a yaklaştırıyorsa imtihanı kazanıyoruz.
Allah’tan uzaklaştırıyorsa imtihanı kaybediyoruz.
Asıl mesele başımıza ne geldiği değildir.
Asıl mesele, başımıza gelen şeyle bizim nereye gittiğimizdir.
Bir insanın başına sıkıntı geldiğinde sabrı belli olur.
Bir insanın eline nimet geçtiğinde şükrü belli olur.
Bir insan başarı kazandığında tevazusu belli olur.
Bir insan makam sahibi olduğunda adaleti belli olur.
Bir insan zenginleştiğinde merhameti belli olur.
Bir insan güç sahibi olduğunda kulluğu mu, kibri mi seçeceği belli olur.
Yokluk insanın sabrını ölçer.
Bolluk insanın şükrünü ölçer.
Makam insanın adaletini ölçer.
Para insanın merhametini ölçer.
Başarı insanın tevazusunu ölçer.
Güç insanın ahlakını ölçer.
Bakın, bazen insan fakirken çok mütevazı görünür. Ama biraz para görünce değişir.
Bazen insan güçsüzken çok adaletli görünür. Ama makam sahibi olunca bambaşka biri olur.
Bazen insan dardayken Allah’a dua eder. Ama işleri açılınca Allah’ı unutur.
Onun için insan sadece kaybettikleriyle değil, kazandıklarıyla da imtihan edilir.
Malın elinden alınması imtihandır.
Ama mal verilmesi de imtihandır.
Hastalık imtihandır.
Ama sağlık da imtihandır.
Başarısızlık imtihandır.
Ama başarı da imtihandır.
Çünkü başarı bazen insanı secdeye götürür, bazen kibre götürür.
Para bazen insanı sadakaya götürür, bazen cimriliğe götürür.
Makam bazen insanı adalete götürür, bazen zulme götürür.
Yani nimet gelince imtihan bitmiyor. Tam tersine başka bir imtihan başlıyor.
Bu konuda Kur’an’da çok güzel bir örnek var: Hz. Süleyman.
Hz. Süleyman sadece bir peygamber değildi. Aynı zamanda büyük bir hükümdardı. Devleti vardı, ordusu vardı, ilmi vardı, mülkü vardı. Allah’ın izniyle kuşlar, cinler, rüzgâr onun emrine verilmişti.
Bugünün diliyle söylesek, döneminin süper gücüydü.
Belkıs’ın tahtı göz açıp kapayıncaya kadar onun önüne getirildiğinde Hz. Süleyman ne dedi?
“Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek üzere Rabbimin lütfundandır.”
Neml Suresi, 40. ayet
Bakın, çok önemli.
Hz. Süleyman böyle büyük bir olay karşısında, “Ben ne büyük kralım” demedi.
“Benim gücüm bu” demedi.
“Benim ilmim bu” demedi.
“Benim saltanatım bu” demedi.
Ne dedi?
“Bu Rabbimin lütfudur.”
Sonra ne dedi?
“Beni denemek için.”
İşte mümin bilinci budur.
Hz. Süleyman tahtı görünce kendini görmedi; Rabbini gördü. Gücü görünce kibre kapılmadı; imtihanı hatırladı.
Bugün bizim de elimizde nimet varsa, para varsa, makam varsa, başarı varsa, şöhret varsa, itibar varsa kendimize şunu sormamız lazım:
“Bu bana neden verildi? Şükredecek miyim, nankörlük mü edeceğim diye mi?”
Bir insanın işi büyüyorsa, bu sadece başarı değildir; imtihandır.
Bir insanın parası artıyorsa, bu sadece zenginlik değildir; imtihandır.
Bir insanın sözü dinleniyorsa, bu sadece itibar değildir; imtihandır.
Bir insanın gücü varsa, bu sadece imkân değildir; sorumluluktur.
Ama konunun bir başka tarafı daha var.
Bazen musibetler insanın yaptığı hataların sonucunda gelir. İnsan azgınlaşır, zulmeder, harama dalar, ölçüyü bozar, kul hakkı yer, kibirlenir, yalanı normalleştirir. Allah bazen kulunu küçük uyarılarla sarsar ki dönsün.
Bu da Allah’ın rahmetindendir.
Çünkü bazen küçük bir uyarı, büyük bir felaketten önce gelir.
Küçük bir kayıp, büyük bir yıkımı engeller.
Küçük bir hastalık, insanı büyük bir gafletten uyandırır.
Küçük bir sarsıntı, insanı uçurumdan önce durdurur.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı. Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır ki belki dönerler.”
Rûm Suresi, 41. ayet
Burada çok önemli bir ifade var:
“Belki dönerler.”
Yani bazı musibetler insanı yok etmek için değil, döndürmek için gelir.
Allah bazen kuluna küçük bir sarsıntı yaşatır. Çünkü kul gidiyor, gidiyor, gidiyor; uçuruma doğru gidiyor. Allah onu uyandırıyor.
Bazen musibet ceza gibi görünür ama içinde rahmet vardır.
Sanki şöyle bir mesaj taşır:
“Dön kulum. Daha yol bitmedi. Kendine gel. Bu gidişat iyi değil.”
Şûrâ Suresi’nde de şöyle buyrulur:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Allah yine de çoğunu affeder.”
Şûrâ Suresi, 30. ayet
Bakın, burada da iki şey var.
Birincisi: İnsan bazen yaptıklarının sonucuyla karşılaşır.
İkincisi: Allah yine de çoğunu affeder.
Yani Allah hemen yok eden değil; mühlet veren, uyaran, affeden ve kulunun dönmesini isteyen Rabbimizdir.
Bu yüzden insan kendi başına gelen musibette şunu sormalı:
“Bu olay bana neyi hatırlatıyor?”
Sadece “Neden başıma geldi?” dememeli.
Bir de şunu demeli:
“Ben buradan nereye dönmeliyim?”
Ama burada çok hassas bir denge var.
Evet, bazı musibetler insanın hatalarının sonucu olabilir.
Ama her musibet kişinin günahının cezasıdır diyemeyiz.
Bu çok yanlış olur.
Peygamberler de acı çekti.
Salih kullar da sıkıntı yaşadı.
Masum çocuklar da acı çekiyor.
Mazlum insanlar da zulme uğruyor.
Hz. Eyyûb hastalıkla imtihan edildi.
Hz. Yusuf zindanla imtihan edildi.
Hz. Musa gurbetle imtihan edildi.
Peygamber Efendimiz zulümle, hicretle, kayıplarla imtihan edildi.
O halde her acıya “ceza” demek doğru değildir.
Hele başkasının başına gelen musibete bakıp hüküm vermek çok tehlikelidir.
Bir insan hasta oldu diye, “Kesin günah işledi” diyemeyiz.
Bir insan fakir kaldı diye, “Allah onu cezalandırıyor” diyemeyiz.
Bir insan haksızlığa uğradı diye, “Demek ki hak etti” diyemeyiz.
Bir çocuk acı çekti diye, asla böyle konuşamayız.
Burada ölçümüz şudur:
Başkası sıkıntı yaşayınca merhamet ederiz.
Kendimiz sıkıntı yaşayınca muhasebe yaparız.
Başkası için yargı yok.
Kendimiz için tefekkür var.
Şimdi gelelim işin en zor tarafına.
İnsan başına gelen her şeyi hak ettiği için yaşamaz.
Bazen insan gerçekten zulme uğrar.
Bazen bir çocuk anne-babasız büyür.
Bazen küçük yaşta haksızlığa uğrar.
Bazen bir çocuk işkence görür.
Bazen masum insanlar öldürülür.
Bazen zalimler rahat yaşarken mazlumlar acı çeker.
Bir çocuk düşünün. Daha sekiz yaşında. Annesiz, babasız büyüyor. Sevgi görmüyor, korunmuyor, eziliyor, haksızlığa uğruyor. Sonra hayatı boyunca dert üstüne dert yaşıyor.
Biz buna bakıp, “Bunu hak etti” diyebilir miyiz?
Asla.
Bir çocuk işkence görmüş olabilir. Öldürülmüş olabilir. Haksızlığa uğramış olabilir. Biz buna “Demek ki imtihanı böyleymiş” deyip soğuk bir cümleyle geçemeyiz.
Hayır.
Bazen acı kişinin kendi hatasından değil, başkasının zulmünden gelir.
Bazen toplumun ihmalinden gelir.
Bazen zalimlerin günahından gelir.
Bazen insanların merhametsizliğinden gelir.
Bazen de hikmetini bu dünyada tam anlayamadığımız bir imtihan olarak karşımıza çıkar.
Burada imtihan sadece acı çeken kişinin imtihanı değildir.
O çocuğu korumayan toplumun da imtihanıdır.
Zulmeden kişinin de imtihanıdır.
Görüp susanların da imtihanıdır.
Gücü yettiği halde yardım etmeyenlerin de imtihanıdır.
Bir mazlumun acısı karşısında sadece şunu sormayız:
“Bu mazlum neden acı çekti?”
Bir de şunu sorarız:
“Ben bu acının karşısında ne yaptım?”
İşte burada ahiret inancı devreye girer.
Çünkü bu dünya nihai adalet yeri değildir. Bu dünya imtihan yeridir. Bu dünya geçicidir. Bu dünya eksiktir.
Bu dünyada bazı hesaplar kapanmaz.
Bazı zalimler cezasını hemen görmez.
Bazı mazlumlar hakkını dünyada alamaz.
Eğer hayat sadece bu dünyadan ibaret olsaydı, milyonlarca soru cevapsız kalırdı.
Bir çocuk öldürülüyor.
Bir mazlum yıllarca eziyet görüyor.
Bir anne evladını kaybediyor.
Bir zalim ise rahat içinde yaşayabiliyor.
Eğer her şey bu dünyada bitseydi, bu tablo büyük bir adaletsizlik gibi kalırdı.
Ama biz biliyoruz ki dünya son durak değildir.
Dünya imtihan yeridir. Ahiret ise hesabın, adaletin ve gerçek karşılığın yeridir.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim zerre kadar şer işlerse onu görür.”
Zilzâl Suresi, 7-8. ayetler
Demek ki hiçbir iyilik kaybolmaz.
Hiçbir kötülük unutulmaz.
Hiçbir gözyaşı boşa gitmez.
Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz.
Bu dünyada mazlumun hakkı verilmemiş gibi görünebilir.
Ama Allah katında hiçbir hak kaybolmaz.
Bu dünyada zalim güçlü görünebilir.
Ama ahirette kaçacak yer bulamaz.
Bu dünyada bir çocuk haksız yere acı çekmiş olabilir.
Ama Allah’ın rahmeti ve adaleti o acıyı karşılıksız bırakmaz.
Bu yüzden cennet ve cehennem inancı çok önemlidir.
Cennet, mazlumun kaybolmayan hakkıdır.
Cehennem, zalimin kaçamayacağı adalettir.
Ahiret sadece öldükten sonra gidilecek bir yer değildir.
Ahiret, dünyanın yarım bıraktığı adaletin tamamlanacağı yerdir.
Dünya eksik bırakır; ahiret tamamlar.
Dünya bazen susturur; ahiret konuşturur.
Dünya bazen zalimi gizler; ahiret açığa çıkarır.
Dünya bazen mazluma hakkını vermez; ahiret eksiksiz verir.
Ama burada da yanlış anlaşılmasın.
Ahirete inanmak, “Nasıl olsa Allah ahirette hakkını verir” deyip dünyadaki zulme sessiz kalmak değildir.
Tam tersine ahirete inanan insan daha sorumlu olur.
Çünkü bilir ki kendisi de hesap verecek.
Bir yetimi gördüğümde ne yaptım?
Bir mazlumu gördüğümde yanında durdum mu?
Bir çocuğun acısına sessiz mi kaldım?
Bir zulmü engellemeye gücüm yettiği halde sustum mu?
Bana verilen para, makam, güç ve imkânla kimi korudum?
Kimin yarasına merhem oldum?
Ahiret inancı sadece mazlum için teselli değildir.
Zalim için korkudur.
Mümin için sorumluluktur.
Şimdi dersimizin belki de en önemli yerine geldik.
Biz bu konuları sadece olayları yorumlamak için konuşmuyoruz. Sadece “Bu imtihandır, bu kaderdir, bu ahirette çözülür” demek için konuşmuyoruz.
Biz bu dersleri insanlara yardımcı olmak için yapıyoruz. Yol göstermek için yapıyoruz. Uyarmak için yapıyoruz. Bir insan kötüye gidiyorsa elinden tutmak için yapıyoruz.
Çünkü bir insanın musibet gördüğünü fark ediyorsak, ve bu musibetin sebebinde açıkça faiz varsa, zina varsa, yalan varsa, içki varsa, kumar varsa, kibir varsa, kul hakkı varsa, zulüm varsa, o insanı uyarmalıyız.
Bir insan kötü bir yola gidiyorsa, “Aman bana ne” diyemeyiz.
Bir toplum yanlışlara sürükleniyorsa, “Her şey Allah’tan” deyip susamayız.
Evet, her şey Allah’ın izniyle olur. Ama bu, insanın sorumluluğunu kaldırmaz.
Bir insan içki içip kaza yaparsa, sadece “Allah’tan geldi” deyip geçemeyiz.
Bir insan faizle yuvasını borca batırırsa, sadece “Kader böyleymiş” diyemeyiz.
Bir insan kumarla ailesinin rızkını kaybederse, sadece “İmtihan işte” deyip susamayız.
Bir insan kul hakkı yiyip başkalarını ağlatıyorsa, “Ahirette hesabı var” deyip dünyada hiçbir şey yapmadan duramayız.
Çünkü Kur’an bize sadece sabrı öğretmez; sorumluluğu da öğretir.
Sadece tevekkülü öğretmez; tedbiri de öğretir.
Sadece ahirete bırakmayı öğretmez; dünyada adaleti ayakta tutmayı da öğretir.
Yani “Allah’tan” demek, insanın yanlışını gizlemek için kullanılmaz.
Kader inancı, sorumluluktan kaçma bahanesi değildir.
Bir insan uçuruma doğru yürüyorsa, ona “Her şey imtihan” deyip bakamayız.
Bir genç kumara, içkiye, zinaya, harama doğru gidiyorsa, “Kendi hayatı” deyip kenara çekilemeyiz.
Bir aile faizle, yalanla, kul hakkıyla yıkıma gidiyorsa, “Allah bilir” deyip susamayız.
Bir toplumda haksızlık yayılıyorsa, “Bana ne” diyemeyiz.
Gerçek merhamet, insan düştükten sonra ağlamak değildir. Gerçek merhamet, düşmeden önce uyarmaktır.
Bir anne çocuğunun sobaya yaklaştığını görse ne yapar?
“Bu da onun imtihanı” deyip susar mı?
Hayır.
Elinden tutar. Çeker. Uyarır. Gerekirse sertçe, “Dokunma!” der.
Neden?
Çünkü seviyor.
İşte bazen uyarmak da sevgidir.
Bazen “Kardeşim bu yolun sonu kötü” demek sevgidir.
Bazen “Bu işte kul hakkı var, dikkat et” demek sevgidir.
Bazen “Faiz bereketi götürür” demek sevgidir.
Bazen “Kumar sadece parayı değil, huzuru da bitirir” demek sevgidir.
Bazen “Yalan bir gün bütün güveni yıkar” demek sevgidir.
Bazen “Kibir insanı Allah’tan da insanlardan da uzaklaştırır” demek sevgidir.
Ama uyarırken de üslubumuza dikkat edeceğiz.
Uyarmak başka şeydir, yargılamak başka şeydir.
Uyarmak merhametten doğar.
Yargılamak kibirden doğabilir.
Uyarmak insanı kurtarmak ister.
Yargılamak insanı ezmek ister.
Biz insanlara “Sen bittin” demeyeceğiz.
Biz insanlara, “Kardeşim gel, bu yol iyi değil. Allah’ın rahmeti geniştir. Dönelim. Toparlayalım. Bu gidişatı değiştirelim” diyeceğiz.
Çünkü bizim görevimiz insanları Allah’ın rahmetinden kovmak değil, Allah’ın rahmetine çağırmaktır.
Toplumlar da böyle helake gider.
Bir toplum bir anda çökmez.
Önce yalan normalleşir.
Sonra kul hakkı normalleşir.
Sonra faiz normalleşir.
Sonra zina normalleşir.
Sonra içki, kumar, haksızlık normalleşir.
Sonra kibir yayılır.
Sonra adalet bozulur.
Sonra aile bozulur.
Sonra ticaret bozulur.
Sonra vicdan bozulur.
Ve insanlar hâlâ der ki:
“Ne oldu bize?”
Aslında olan bellidir. Fren sistemi bozulmuştur.
Bir toplumda nasihat yoksa, uyarı yoksa, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak yoksa, o toplumun freni yok demektir.
Freni olmayan araba ne kadar güçlü olursa olsun, sonunda bir yere çarpar.
İşte toplum da böyledir.
Ekonomisi güçlü olabilir.
Binaları yüksek olabilir.
Teknolojisi gelişmiş olabilir.
Ama ahlak yoksa, adalet yoksa, merhamet yoksa, kul hakkı korkusu yoksa, o toplum içten içe çöker.
O yüzden bütün bu konuşmanın özeti şudur:
Hayatın tamamı imtihandır.
Sıkıntı da imtihandır, nimet de.
Yokluk da imtihandır, bolluk da.
Başarı da imtihandır, kayıp da.
Güç de imtihandır, zayıflık da.
Musibet de imtihandır, rahatlık da.
Bazı musibetler uyarıdır.
Bazıları başkalarının zulmüdür.
Bazıları toplumun ihmalidir.
Bazıları hikmetini bilmediğimiz imtihanlardır.
Ama hiçbir şey Allah’ın ilminden, adaletinden ve hesabından kaçmaz.
Bir insan kendi başına gelen musibette muhasebe yapmalı.
Ama başkasının musibetinde merhametli olmalı.
Bir yanlış gördüğünde ise susmamalı.
Çünkü imtihan sadece başımıza gelenlere sabretmek değildir.
İmtihan, gördüğümüz kötülüğe karşı ne yaptığımızdır.
İmtihan, bir mazlum gördüğümüzde elimizi uzatıp uzatmadığımızdır.
İmtihan, bir gencin kötü yola gittiğini gördüğümüzde onu uyarıp uyarmadığımızdır.
İmtihan, bize verilen nimetle şükredip şükretmediğimizdir.
İmtihan, başımıza gelen sıkıntıyla isyan mı ettiğimiz, sabır mı ettiğimizdir.
İmtihan, gücümüz varken zalim mi olduğumuz, adil mi olduğumuzdur.
İmtihan, paramız varken cimri mi olduğumuz, merhametli mi olduğumuzdur.
İmtihan, başarı geldiğinde “Ben yaptım” mı dediğimiz, yoksa Hz. Süleyman gibi “Bu Rabbimin lütfudur” mu dediğimizdir.
O halde her olayda kendimize şu soruyu soralım:
Bu yaşadığım şey beni Allah’a mı yaklaştırıyor, yoksa Allah’tan mı uzaklaştırıyor?
Dert geldiyse sabra mı gidiyorum, isyana mı?
Nimet geldiyse şükre mi gidiyorum, kibre mi?
Başarı geldiyse tevazuya mı gidiyorum, böbürlenmeye mi?
Musibet geldiyse tövbeye mi gidiyorum, inkâra mı?
Bir mazlum gördüysem merhamete mi gidiyorum, duyarsızlığa mı?
Bir kötülük gördüysem uyarmaya mı gidiyorum, susmaya mı?
Çünkü mesele başımıza ne geldiği değildir.
Mesele, başımıza gelen şeyle bizim nereye gittiğimizdir.
Kardeşlerim, son olarak şunu söyleyeyim:
Bu dünya geçici, ahiret ebedidir.
Bu dünya her sorunun cevabının verildiği yer değildir. Bazı cevaplar ahirette tamamlanacaktır.
Bu dünyada mazlumun gözyaşı yere düşer gibi görünür; ama Allah katında kaybolmaz.
Bu dünyada zalim güçlü görünür; ama Allah’ın adaletinden kaçamaz.
Bu dünyada bir çocuk haksızlığa uğrayabilir; ama Allah o acıyı karşılıksız bırakmaz.
Ahiret yoksa çocukların acısı cevapsız kalır.
Ahiret varsa hiçbir gözyaşı boşa gitmez.
Bu yüzden biz hem dünyada sorumluluk alacağız hem de ahiretin adaletine iman edeceğiz.
Hem sabredeceğiz hem uyaracağız.
Hem tevekkül edeceğiz hem mücadele edeceğiz.
Hem Allah’a teslim olacağız hem zulme karşı duracağız.
Hem kendi nefsimizi sorgulayacağız hem insanlara merhametle yol göstereceğiz.
Çünkü mümin sadece “Her şey imtihan” diyen insan değildir.
Mümin, imtihanın içinde doğru duruşu gösteren insandır.
Kapanış
Sıkıntı insanı Allah’a götürürse rahmet olur.
Nimet insanı Allah’tan koparırsa felaket olur.
Musibet insanı tövbeye döndürürse lütuf olur.
Başarı insanı kibre götürürse imtihan kaybedilmiş olur.
Hayatın tamamı imtihandır.
Dünya geçicidir.
Ahiret ebedidir.
Dünya yarım bırakır.
Ahiret tamamlar.
Dünya bazen mazluma hakkını vermez.
Ama Allah hiçbir hakkı zayi etmez.
Ve unutmayalım:
Her şeyi Allah’tan bilmek, hiçbir şey yapmamak demek değildir.
Kader diyerek susarsak, kötülüğün büyümesine izin vermiş oluruz.
İmtihan diyerek kenara çekilirsek, kendi imtihanımızı kaybedebiliriz.
O yüzden Rabbim bizi hem sabredenlerden eylesin, hem şükredenlerden eylesin, hem tövbe edenlerden eylesin, hem de iyiliği emredip kötülükten sakındıran kullarından eylesin.

