“Zaman Bitmeden Uyanmak”

İbrahim Suresi 44–47. Ayetler

“Zaman Bitmeden Uyanmak”

Bismillahirrahmanirrahim.

Sevgili dostlar…

Bugün İbrahim Suresi’nin 44, 45, 46 ve 47. ayetleri üzerinde duracağız.

Bu ayetlerin merkezinde çok güçlü bir uyarı var:

Zaman bitmeden uyanın.

Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri şudur:

“Daha vaktim var.”

Daha sonra tövbe ederim…
Daha sonra Kur’an okurum…
Daha sonra kul hakkını öderim…
Daha sonra namaza başlarım…
Daha sonra ailemle ilgilenirim…
Daha sonra iyilik yaparım…
Daha sonra kendimi düzeltirim…

Fakat “daha sonra” dediğimiz o zamanın bize verileceğinin hiçbir garantisi yoktur.

İbrahim Suresi’nin 44. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün konusunda uyar.”

Burada yalnızca Peygamberimize verilen bir görev yoktur.

Bu vahyin mesajını duyan, öğrenen, bilen herkesin üzerinde bir sorumluluk vardır.

Bir insan uçuruma doğru yürüyorsa ve siz uçurumu görüyorsanız ne yaparsınız?

Susar mısınız?

“Beni ilgilendirmez, kendi hayatı” mı dersiniz?

Hayır.

Eğer o insanı seviyorsanız bağırırsınız:

“Dur! Orası uçurum!”

Bir anne, ateşe doğru yürüyen çocuğunu gördüğünde çocuğun özgürlüğünden söz etmez.

“Çocuk özgürdür, isterse ateşe dokunsun.” demez.

Koşar, elinden tutar, gerekirse çocuğu çeker ve kurtarır.

İşte vahyin uyarısı da böyledir.

Vahiy bir tehdit kitabı değildir.

Vahiy, ilahi merhamettir.

Kur’an’ın uyarıları insanı korkutmak için değil, insanı korumak içindir.

Bir doktor hastasına:

“Bu şekilde yaşamaya devam edersen hastalığın ilerleyecek.” dediğinde hastasına düşmanlık mı yapmış olur?

Hayır.

Onu sevdiği ve kurtarmak istediği için uyarmıştır.

Kur’an da bize sonuçları önceden haber verir.

Faiz yersen bunun bir sonucu olur.

Kul hakkı yersen bunun bir sonucu olur.

Ailene zulmedersen bunun bir sonucu olur.

Yalan söylersen bunun bir sonucu olur.

Kibirlenirsen, haddi aşarsan, mizanı bozarsan bunun bir sonucu olur.

Çünkü bu âlemde hiçbir davranış karşılıksız değildir.

Her şey sebep-sonuç yasası içerisinde ilerler.

Ayetin devamında zalimlerin o gün şöyle diyecekleri bildiriliyor:

“Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin çağrına cevap verelim ve elçilere uyalım.”

Dikkat edin…

İnsan o gün dünyaya geri dönmek için yüz yıl istemiyor.

Bin yıl istemiyor.

“Bize kısa bir süre daha ver.” diyor.

Çünkü o anda zamanın değerini anlıyor.

Dünyada saatleri, günleri, ayları ve yılları değersiz gören insan, ahirette bir dakikanın kıymetini anlayacak.

Bugün bir saatimizi sosyal medyada geçiriyoruz.

Bir günümüzü boş tartışmalarla geçiriyoruz.

Aylarımızı kırgınlıklarla geçiriyoruz.

Yıllarımızı para biriktirmek, makam kazanmak, insanlara kendimizi ispatlamak için harcıyoruz.

Fakat sıra Kur’an’a, ibadete, salih amele ve iyiliğe geldiğinde:

“Vaktim yok.” diyoruz.

Aslında vaktimiz yok değil.

Önceliğimiz yok.

İnsan, önem verdiği şeye zaman ayırır.

Bir insan saatlerce telefonla ilgileniyor ama Kur’an okumaya on dakika ayıramıyorsa mesele zaman değildir.

Mesele değerdir.

Neye değer verdiğimizdir.

Dünyada zamanını hovardaca harcayan insan, ahirette ilave zaman isteyecektir.

Fakat ona şöyle denilecektir:

“Siz daha önce, bizim için hiçbir son ve tükeniş yoktur diye yemin etmiyor muydunuz?”

Yani:

“Bu hayat bitmez sanmıyor muydunuz?”

“Gençliğiniz hiç geçmeyecek sanmıyor muydunuz?”

“Sağlığınız hiç bozulmayacak sanmıyor muydunuz?”

“İşiniz, paranız, makamınız, eviniz, düzeniniz hep devam edecek sanmıyor muydunuz?”

İnsan dünyada kalıcıymış gibi yaşıyor.

Ölümü başkalarına ait bir olay zannediyor.

Mezarlığa gidiyor, ölenleri görüyor ama kendi ölümünü uzak görüyor.

Hastaneleri görüyor ama kendi sağlığını garanti zannediyor.

Yıkılan yuvaları görüyor ama kendi ailesini dokunulmaz zannediyor.

İflas eden şirketleri görüyor ama kendi ticaretini yıkılmaz zannediyor.

Oysa bize verilen hiçbir imkân sonsuz değildir.

Beden emanettir.

Sağlık emanettir.

Eş emanettir.

Evlat emanettir.

Mal emanettir.

Makam emanettir.

İlim emanettir.

Ve zaman en büyük emanetlerden biridir.

Kader derslerimizde de üzerinde durduğumuz gibi insan sınırlı bir varlıktır; gücü, bilgisi, bedeni ve zamanı sınırlıdır. Bize verilen hayat, başlangıcı ve sonu bulunan bir imtihan alanıdır.

İnsan bazen verilen nimetin emanet olduğunu unutuyor.

Sahip olduğunu zannediyor.

“Benim param.”

“Benim evim.”

“Benim çocuğum.”

“Benim başarım.”

“Benim şirketim.”

“Benim hayatım.”

Oysa bunların hiçbiri gerçek anlamda bizim değildir.

Biz yalnızca belirli bir süre kullanıyoruz.

Bir otel odasında kalan insan, odanın sahibi değildir.

Anahtar geçici olarak ona verilmiştir.

Çıkış saati geldiğinde anahtarı teslim etmek zorundadır.

Dünya hayatı da böyledir.

Bize geçici bir anahtar verildi.

Bir beden verildi.

Bir aile verildi.

Bir miktar mal verildi.

Bir miktar zaman verildi.

Ve sonunda anahtar geri alınacak.

Asıl soru şudur:

Bize verilen bu emaneti nasıl kullandık?

İbrahim Suresi’nin 45. ayetinde şöyle buyruluyor:

“Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara ne yaptığımız size açıkça belli oldu ve size örnekler verdik.”

Yani insanın önünde yalnızca vahiy yoktur.

Tarih de vardır.

Geçmiş medeniyetler vardır.

Yıkılan devletler vardır.

Dağılan aileler vardır.

İflas eden şirketler vardır.

Şöhretini kaybeden insanlar vardır.

Bir zamanlar kendilerini vazgeçilmez zanneden ama bugün adı bile hatırlanmayan insanlar vardır.

Biz bugün, bizden önce yaşayan insanların evlerinde oturuyoruz.

Onların yürüdüğü yollarda yürüyoruz.

Onların kurduğu şehirlerde yaşıyoruz.

Onların “Bu düzen asla yıkılmaz.” dedikleri düzenlerin kalıntılarına bakıyoruz.

Ama yine de kendi düzenimizin sonsuz olduğunu zannediyoruz.

Tarih bize bağırıyor:

“Hiçbir güç sonsuz değildir.”

“Hiçbir devlet sonsuz değildir.”

“Hiçbir servet sonsuz değildir.”

“Hiçbir makam sonsuz değildir.”

Fakat insan ibret almıyor.

Çünkü görmek ile ibret almak aynı şey değildir.

Herkes mezarlığı görür ama herkes ölümü düşünmez.

Herkes yıkılmış medeniyetleri görür ama herkes kendi sonunu düşünmez.

Herkes boşanan aileleri görür ama herkes kendi hatalarını düzeltmez.

Herkes iflas eden tüccarı görür ama herkes ticaretindeki haksızlığı bırakmaz.

Ayet bize şunu söylüyor:

Size örnek gösterildi.

Size anlatıldı.

Size tarih gösterildi.

Size sonuçlar gösterildi.

Artık “Bilmiyorduk.” diyemezsiniz.

  1. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Onlar tuzaklarını kurdular. Fakat onların tuzakları Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Tuzakları dağları yerinden oynatacak kadar güçlü olsa bile…”

İnsan plan yapabilir.

Sistem kurabilir.

Hile yapabilir.

İnceden inceye hesap yapabilir.

Kendisine sarsılmaz bir düzen kurduğunu zannedebilir.

Bir şirket kurar, “Beni kimse yıkamaz.” der.

Bir makam elde eder, “Beni buradan kimse indiremez.” der.

Bir çevre oluşturur, “Bana kimse dokunamaz.” der.

Bir servet biriktirir, “Artık geleceğim garanti.” der.

Fakat unuttuğu bir şey vardır:

Allah onun düzeninin en zayıf noktasını bilir.

İnsan, kurduğu sistemin yalnızca güçlü taraflarını görür.

Allah ise zayıf taraflarını da bilir.

Bazen yıllarca kurulan bir düzen, bir gecede çöker.

Bir telefon gelir…

Bir hastalık çıkar…

Bir dava açılır…

Bir ortak ihanet eder…

Bir yangın olur…

Bir deprem olur…

Bir ekonomik kriz çıkar…

Bir insanın “Yıkılmaz.” dediği düzen bir anda yıkılır.

Çünkü insanın yaptığı hesap sınırlıdır.

Allah’ın ilmi ise sınırsızdır.

Burada çok önemli bir ders vardır:

Tedbir alacağız ama tedbiri ilah edinmeyeceğiz.

Çalışacağız ama emeğimizi ilah edinmeyeceğiz.

Para kazanacağız ama parayı güven kaynağı yapmayacağız.

İnsanlarla ilişki kuracağız ama insanları Allah’ın yerine koymayacağız.

Çünkü örümcek ağı gibi görünen bazı dayanaklar vardır.

Dışarıdan güçlü görünür ama en küçük sarsıntıda dağılır.

İnsan Allah’tan başka neye mutlak olarak dayanırsa, sınavı oradan gelir.

Parasına aşırı güvenirse parasıyla sınanır.

Çocuğuna aşırı bağlanırsa çocuğuyla sınanır.

Makamına aşırı bağlanırsa makamıyla sınanır.

Eşine aşırı bağlanırsa eşiyle sınanır.

İnsan için gerçek güven, her şeyin sahibi olan Allah’a güvenmektir.

  1. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sakın Allah’ın elçilerine verdiği sözden döneceğini sanma.”

Allah’ın vaadi haktır.

Hesap vardır.

Ödül vardır.

Ceza vardır.

Çünkü özgür iradenin hakkı sorumluluktur.

Allah insana irade vermiştir.

İnsan doğruyu da seçebilir, yanlışı da.

İyiliği de seçebilir, kötülüğü de.

İman etmeyi de seçebilir, inkâr etmeyi de.

Allah insanı zorlamamıştır.

Fakat seçim yapma özgürlüğü, sonuçlardan kaçma özgürlüğü değildir.

Futbol oynarken topu elinize alıp koşabilirsiniz.

Bunu yapmanıza fiziksel olarak engel yoktur.

Ama o zaman oyunun kuralını ihlal etmiş olursunuz ve ceza alırsınız.

Trafikte kırmızı ışıkta geçebilirsiniz.

Özgür iradeniz vardır.

Ama kazanın ve cezanın sonucuna katlanırsınız.

İş yerinde patronun kurallarına uymayabilirsiniz.

Fakat işten çıkarılma sonucunu göze alırsınız.

Allah’ın mülkünde yaşayıp Allah’ın kurallarını yok sayan insan da yaptığı seçimin sonucuyla karşılaşacaktır.

“Ben özgürüm.” demek, “Ben sorumsuzum.” demek değildir.

Özgürlük ile sorumsuzluğu birbirine karıştırıyoruz.

İnsan seçiminde özgürdür.

Ama seçiminin sonucundan özgür değildir.

Suyu getirenle testiyi kıran bir tutulamaz.

İyilik yapanla zulmeden bir tutulamaz.

Kul hakkı yemeyenle insanların hakkını yiyen bir tutulamaz.

Doğru söyleyenle yalan söyleyen bir tutulamaz.

Çalışanla tembellik eden bir tutulamaz.

Bedel ödeyenle kaçan bir tutulamaz.

Çünkü böyle bir eşitlik adalet değil, zulüm olurdu.

Allah El-Adl’dir.

Kusursuz adalet sahibidir.

Ayetin sonunda:

“Allah Azîz’dir, intikam sahibidir.”

buyruluyor.

Buradaki intikamı, insanlar arasındaki öfke ve kin duygusu gibi anlamamak gerekir.

Buradaki anlam şudur:

Allah hiç kimsenin yaptığını yanına bırakmaz.

Kimseye zulmü kâr kalmaz.

Kimseye kul hakkı kâr kalmaz.

Kimseye hile kâr kalmaz.

Kimseye yalan kâr kalmaz.

Kimseye iyilik de karşılıksız kalmaz.

Bir insan gizlice iyilik yapmış olabilir.

Kimse bilmemiş olabilir.

Allah bilir.

Bir insan gizlice zulmetmiş olabilir.

İnsanları kandırmış olabilir.

Delilleri yok etmiş olabilir.

Allah bilir.

İnsanlardan kaçabilirsiniz.

Mahkemeden kaçabilirsiniz.

Hesaptan kaçabilirsiniz.

Fakat Allah’ın ilminden kaçamazsınız.

Sevgili dostlar…

Bu ayetler bizi karamsarlığa değil, uyanmaya çağırıyor.

Çünkü hâlâ zamanımız varsa hâlâ fırsatımız var demektir.

Nefes alıyorsak kapı kapanmamıştır.

Bugün kul hakkını ödeyebiliriz.

Bugün tövbe edebiliriz.

Bugün ailemizden özür dileyebiliriz.

Bugün namaza başlayabiliriz.

Bugün Kur’an’ı hayatımıza indirebiliriz.

Bugün yanlış ticaretten vazgeçebiliriz.

Bugün kırdığımız kalbi onarabiliriz.

Bugün aşırılıklarımızı azaltabiliriz.

Bugün mizanı yeniden kurabiliriz.

Ama bunu yarına bırakmamalıyız.

Çünkü yarın bizim değildir.

Bizim olan tek zaman şu andır.

Kendimize şu soruları soralım:

Bana verilen zamanı ne için harcıyorum?

Hayatım bugün bitse, ertelediğim hangi iyilik içimde kalır?

Kimin hakkını henüz ödemedim?

Kimden özür dilemem gerekiyor?

Hangi yanlışımı biliyor ama bırakmıyorum?

Hangi düzenimi yıkılmaz zannediyorum?

Neye Allah’tan fazla güveniyorum?

Ve bana bir gün daha verilirse, o günü nasıl değerlendireceğim?

Unutmayalım…

İnsan ahirette:

“Bana biraz daha zaman ver.” diyecek.

Fakat akıllı insan, o cümleyi ahirette söylemeden önce dünyada kendisine söyler:

“Yakup, sana bugün bir gün daha verildi.”

Peki bu günü ne yapacaksın?

Allah bizleri zamanı hovardaca tüketenlerden değil, kendisine verilen her nimetin emanet olduğunu bilenlerden eylesin.

Bizi uyarıyı duyduğunda kibirlenenlerden değil, düşünüp kendini düzeltenlerden eylesin.

Bizi hakkı bilen ama bedelinden korktuğu için erteleyenlerden değil, doğruyu bildiğinde uygulayanlardan eylesin.

Rabbim bizlere doğruyu doğru olarak gösterip ona uymayı, batılı batıl olarak gösterip ondan uzak durmayı nasip etsin.

Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir