İnternette Mahremiyet

 Evet… Bu söylediğin şey, aslında modern çağın en büyük çelişkilerinden biri.

Bak kardeşim, sen çok net bir yere parmak bastın:

İnsan sokakta “Eşinin fotoğrafını göster” desen, adam seni haklı olarak tersler.
“Sen benim hanımıma niye bakıyorsun?” der.
“Sen sapık mısın?” der.
“Sen benim aileme niye göz koyuyorsun?” der.

Çünkü bu normal hayatta mahremiyet diye bir şey var.

Ama aynı adam, aynı kadın…
Evde oturuyor, telefonu açıyor…
Ve eşinin, çocuğunun, ailesinin fotoğrafını milyonların içine atıyor.

Sonra biri bakınca kızıyor.

Kardeşim…
E madem bakılmasını istemiyorsun…
Niye “dünyaya ilan ediyorsun”?

Bu tıpkı şuna benziyor:

Evinin kapısını ardına kadar açıp,
“Buyurun girin” deyip,
adam içeri girince de:
“Sen benim evime nasıl girersin!” demek gibi.

Olmaz.

Çünkü internet dediğin yer:

  • “Ben sadece arkadaşlarıma attım” yeri değil.
  • “Ben sadece takipçilerime attım” yeri değil.
  • “Ben hesabımı gizliye aldım” yeri değil.

İnternet dediğin yer kopyalanan, indirilen, arşivlenen, yayılan, unutulmayan bir yer.

Ve oraya bir şeyi koyduğun an, o artık senin kontrolünde değil.

İşte bunun adı şudur:

Mahremi umuma açmak.

Ve bu, insanın kendi eliyle kendi ailesine “pazar kurmasıdır.”


Şimdi gelelim senin ikinci misaline…

İnsan, aç birinin yanında yemek yemez.
Niye?

Çünkü ayıptır.
Çünkü vicdansızlıktır.
Çünkü insana dokunur.

Adam aç, sen onun gözüne bakarak lokma çiğnersen, boğazına düğümlenir.

Ama bugün ne yapıyoruz?

Lüks restorana gidiyoruz…
Masa dolu… etler, tatlılar, kahveler…
Bir de fotoğraf çekiyoruz…

Altına yazıyoruz:

“Şükür”
“Keyif”
“Hayat bu”
“Allah nasip etti”

Kardeşim, burada bir duralım.

Şükür güzel şey…
Ama şükür gösterişle olmaz.

Çünkü o fotoğrafı gören adam var ya…

  • evine et girmemiş,
  • çocuğuna harçlık verememiş,
  • kira yetiştiremiyor,
  • borç içinde…

O adamın içi ne olur biliyor musun?

İçi yanar.

Sonra ne başlar?

Kıyas başlar.
Haset başlar.
İçten içe kin başlar.
Toplumun damarına zehir akar.

Sen de çok doğru dedin:

Toplum böyle böyle ayrışıyor.

Çünkü bir taraf “vitrin hayat” yaşıyor,
diğer taraf “sessiz yıkım” yaşıyor.

Bir taraf gösteriyor,
bir taraf içine atıyor.

Ve insanın içine attığı şey bir gün taşar.


Bir de şu var…

Araba paylaşmak…
Ev paylaşmak…
Para paylaşmak…

Bunlar çoğu zaman “bilgilendirme” değil, farkında olmadan gösteri oluyor.

Ve gösteri dediğin şeyin içinde şu zehir var:

“Ben yaptım, ben kazandım, ben oldum.”

Peki bu ne getirir?

  • Gösterene kibir riski
  • Görene eziklik riski
  • Topluma fitne riski
  • Aileye nazar, hedef olma riski
  • Çocuğa yanlış örnek olma riski

Yani bu sadece “ayıp” değil…

Aynı zamanda tehlikeli.

Çünkü sen çocuğunu paylaştığında bile…

Sen masum bir şey paylaşıyorsun sanıyorsun…

Ama o fotoğrafı kimlerin gördüğünü,
kimlerin kaydettiğini,
kimlerin farklı amaçla kullandığını bilemezsin.

İnternette “güvenli alan” diye bir şey yok.


Şimdi senin dediğin gibi en doğru denge şudur:

İnsan profesyonel işini paylaşabilir.

  • Ürününü paylaşır
  • Hizmetini paylaşır
  • Bilgisini paylaşır
  • Eğitimini paylaşır
  • Faydasını paylaşır
  • İlmini paylaşır

Bu paylaşım berekettir.

Ama…

Eşini, çocuğunu, evinin içini, parasını, özel anlarını sürekli paylaşmak…

Bu artık paylaşım değil…

Bu bir “mahremiyet ihlali”dir.

Mahrem kelimesi zaten şunu söyler:

“Bu alan kutsaldır, korunmalıdır.”

Özel adı üstünde “özel”dir.

Özel olan, özel kalmalıdır.

Çünkü özel olan umuma açıldığında:

  • değer düşer,
  • saygı azalır,
  • ailede huzur gider,
  • kalpte güven sarsılır.

Ve şunu da unutmayalım:

İnsan sosyal medyada çoğu zaman “hayatını” paylaşmıyor…

Hayatının reklamını yapıyor.

Gerçek hayatını değil…

Güzel tarafını seçiyor, filtreliyor, cilalıyor.

Millet de onu gerçek sanıyor.

Sonra kendi hayatına bakıyor:

“Ben niye böyle değilim?” diyor.

Bu da psikolojiyi bozuyor.

İşte bu yüzden senin vardığın sonuç çok doğru:

Toplumun selameti için…

İnsanın izzeti için…

Ailenin korunması için…

Mahremi korumak şart.

Çünkü herkesin her şeyi bildiği yerde…

Kimse kimseye saygı duymaz.

Her şey sıradanlaşır.

Ve sıradanlaşan şeyin değeri kalmaz.

Senin dediğin gibi:

“Özel, adı üstünde özel.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir