Kaderi Bahane Etmek mi, Seçimlerinin Sorumluluğunu Almak mı?

 Kader konusu, insanın en çok karıştırdığı konulardan biridir. Çünkü insan çoğu zaman kaderi anlamak için değil, kendini temize çıkarmak için kullanır. Başarılı olduğunda “Ben yaptım, ben çalıştım, ben başardım” der. Ama yanlış yaptığında, günaha girdiğinde, yalan söylediğinde, kul hakkı yediğinde, faize bulaştığında, zinaya yaklaştığında ya da birine haksızlık ettiğinde hemen “Ne yapayım, kaderimde varmış” demeye başlar.

İşte asıl problem burada başlıyor.

Kader, insanın iradesini yok eden bir bahane değildir. Kader, Allah’ın sonsuz ilmiyle her şeyi bilmesidir. Ama Allah’ın bilmesi başka bir şeydir, insanın seçmesi başka bir şeydir. Bu dersin ana çizgisinde de özellikle şu vurgu var: Allah zamandan ve mekândan münezzehtir; bizim için yarın olan şey, Allah için “yarın” değildir. Çünkü zaman bizim gibi sınırlı varlıklar içindir. Biz başı ve sonu olan varlıklarız; Allah ise sonsuz ve sınırsızdır.

Biz Zamanın İçindeyiz, Allah Zamanın Dışındadır

İnsan bir şeyi anlamak için sınır ister. Geceyi gündüzle, siyahı beyazla, inişi yokuşla anlarız. Çünkü biz sınırlıyız. Aklımız sınırlı, bedenimiz sınırlı, gücümüz sınırlı, ömrümüz sınırlı.

Ama Allah için böyle bir sınır yoktur. Allah’ı bir zamana, bir mekâna, bir ölçüye hapsetmek mümkün değildir. Biz “yarın” deriz, “bir hafta sonra” deriz, “geçmişte oldu” deriz. Çünkü biz zamanı yaşıyoruz. Fakat Allah için geçmiş, bugün, yarın diye bizim anladığımız şekilde bir zaman akışı yoktur.

Bu yüzden Allah’ın bir şeyi bilmesi, bizi robot yapmaz. Allah’ın bilmesi, bizim seçmediğimiz anlamına gelmez. Biz seçeriz; Allah bizim neyi seçeceğimizi bilir.

Allah’ın Bilmesi, İnsanın Seçimini Ortadan Kaldırmaz

Bir insan sabah kalkar. Kahvaltıda ne yiyeceğine karar verir. Yumurta mı yiyecek, tost mu yiyecek, simit mi yiyecek? Bunların hepsi küçük seçimlerdir. Sonra işe nasıl gideceğine karar verir. Arabayla mı, otobüsle mi, yürüyerek mi? Bunlar da seçimdir. Eş seçimi, meslek seçimi, arkadaş seçimi, konuşmak ya da susmak, affetmek ya da kin tutmak, helale gitmek ya da harama yaklaşmak… İnsan hayatı sayısız seçimden oluşur.

Dersin içinde verilen asansör örneği çok güzel: Bir gökdelen düşünün. Katlar yapılmış, daireler hazırlanmış, sistem kurulmuş. Siz asansöre biniyor ve hangi kata çıkacağınıza kendiniz karar veriyorsunuz. Bastığınız düğmeye göre o kata gidiyorsunuz. Katın önceden yapılmış olması, sizin düğmeye basmadığınız anlamına gelmez.

İşte kaderi de böyle düşünmek gerekir. Allah bütün ihtimalleri, bütün yolları, bütün sonuçları bilir. Ama insan yine de kendi düğmesine basar. Hangi kata çıkacağını, hangi kapıyı açacağını, hangi yola gireceğini seçer.

“Kaderimde Varmış” Demek Her Zaman Samimi mi?

Bir insan yanlış yaptığında “Kaderimde varmış” diyor. Peki aynı mantığı günlük hayatta kabul ediyor mu?

Birisi gelip size hakaret etse, sonra da “Kızma, kaderimde sana hakaret etmek varmış” dese kabul eder misiniz?

Birisi sizden borç alsa, sonra geri vermeyip “Kaderimde sana bu borcu ödememek varmış” dese razı olur musunuz?

Birisi hırsızlık yapsa, dolandırıcılık yapsa, iftira atsa, sonra “Ben yapmadım, kader yaptırdı” dese kim buna inanır?

Hiç kimse inanmaz.

Çünkü insan kendi hakkı söz konusu olduğunda hemen adalet ister. Ama Allah’ın hakkı, kul hakkı, ahlak, namus, faiz, yalan, haram söz konusu olduğunda bazı insanlar kaderi bahane etmeye başlar. Dersin içinde bu çelişki çok güçlü anlatılıyor: İnsanlar iyilik yaptığında sahipleniyor, kötülük yaptığında ise sorumluluğu kaderin üzerine atıyor.

Bu samimi bir iman değil; bu, nefsin kendini koruma oyunudur.

Kader Bahane Değil, Sorumluluk Bilincidir

Eğer “Her şey kaderde yazılı, o zaman benim suçum yok” dersek, hayatın bütün anlamı çöker.

O zaman neden ders çalışıyoruz?

Neden iş kuruyoruz?

Neden aile kuruyoruz?

Neden çocuk yetiştiriyoruz?

Neden dürüst olmaya çalışıyoruz?

Neden mahkemeler var, kanunlar var, cezalar var?

Çünkü herkes bilir ki insan seçim yapar. İyilik yapanı takdir ederiz, kötülük yapanı uyarırız. Çalışanı destekleriz, haksızlık yapanı durdurmaya çalışırız. Bu da gösteriyor ki insan fıtraten seçimin ve sorumluluğun farkındadır.

Kader, tembelliğin sığınağı değildir. Kader, “Ben hiçbir şey yapmayayım, Allah ne yazdıysa o olur” anlayışı değildir. Böyle bir kader anlayışı insanı atalete, acizliğe, sorumsuzluğa ve sonunda zulme götürür.

Emek, Çaba ve Bedel Olmadan Hayat Olmaz

İnsanın hayatında her hedefin bir bedeli vardır. Ev almak istiyorsan çalışacaksın. İş kurmak istiyorsan emek vereceksin. İyi bir aile kurmak istiyorsan fedakârlık yapacaksın. Çocuk yetiştirmek istiyorsan sabır göstereceksin. İlim istiyorsan okuyacaksın, düşüneceksin, sorgulayacaksın.

Kaderi yanlış anlayan insan ise bedel ödemek istemez. Çaba göstermeden sonuç ister. Emek vermeden nimet ister. Mücadele etmeden başarı ister. Sonra olmayınca da “Kaderim kötüymüş” der.

Halbuki insanın görevi, bulunduğu yerde salih amel üretmektir. Yani iyi, temiz, dürüst, dengeli, faydalı işler yapmaktır. Bir insan çalışır, çabalar, mücadele eder; sonucu Allah’a bırakır. İşte tevekkül budur.

Tevekkül, koltuğa oturup beklemek değildir. Tevekkül, elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a güvenmektir.

Başarı Gelirse Şükür, Zorluk Gelirse Sabır

Bir insan çalışır, başarılı olur. Burada iki tehlike vardır. Birincisi, “Ben yaptım” diyerek kibirlenmek. İkincisi, “Ben zaten bunu hak ettim” diyerek Allah’ı unutmak.

Dersin içinde verilen çoban örneği bu açıdan önemlidir: Bir insan çok zor şartlardan çıkıp büyük başarı elde edebilir. Çalışmıştır, emek vermiştir, azmetmiştir. Ama yine de şunu unutmamalıdır: Aklı veren Allah’tır, bedeni veren Allah’tır, fırsatı veren Allah’tır, nefesi veren Allah’tır. İnsan çalışır ama sonucu yaratan Allah’tır.

Bu yüzden başarı geldiğinde şükür gerekir.

Zorluk geldiğinde ise sabır gerekir.

Çünkü hayat sadece başarı anlarından ibaret değildir. Bazen başkasının yanlış seçimi bizim hayatımızı etkiler. Bir insan trafikte hata yapar, kaza olur, yol kapanır; bizim işe geç kalmamıza sebep olur. Birinin kötülüğü başka birinin kaderinde imtihana dönüşebilir. Bu yüzden insan yaptığı her seçimin sadece kendisini değil, başkalarını da etkilediğini bilmelidir.

Başkasının Kaderine İyilik Olarak Girmek

Bir insan yolda giderken yerde tehlikeli bir tahta parçası görür. “Bana ne” deyip geçebilir. Ama durup onu kenara alırsa, belki arkadan gelen bir aracın kaza yapmasını engeller. Küçük bir seçim, büyük bir hayra dönüşür.

Aynı şekilde bir insan yalan söyler, bir aileyi yıkar. Bir insan iftira atar, birinin itibarını bitirir. Bir insan faizle, haksız kazançla, kul hakkıyla bir düzen kurar; sonra bunun bedelini sadece kendisi değil, çevresi de öder.

Bu yüzden kader meselesi sadece “Benim başıma ne gelecek?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:

Ben başkasının hayatına nasıl bir sebep olarak giriyorum?

Rahmet olarak mı?

Fitne olarak mı?

Yük olarak mı?

Kolaylık olarak mı?

Zulüm olarak mı?

Salih amel işleyen insan, başkalarının kaderine iyilik olarak dokunmaya çalışan insandır.

Dua Kaderle Çelişmez

Bazı insanlar “Madem Allah biliyor, dua neyi değiştirir?” diye sorar. Bu soru da kaderi yanlış anlamaktan doğar.

Dua da bir seçimdir. Dua etmek, Allah’a yönelmektir. Ama dua tembellik değildir. Dersin içinde bu konuda çok güzel bir örnek var: Bir insan “İş bulamıyorum, çok dua ediyorum” diyor. Ama başvuru yapmıyor, görüşmeye gitmiyor, kapı çalmıyor, kendini geliştirmiyor. Böyle dua olmaz. Önce Allah’ın yasalarına uygun hareket edeceksin, sebepleri oluşturacaksın, sonra Rabbinden yardım isteyeceksin.

Dua, emekten kaçmanın yolu değildir. Dua, emeğe bereket istemektir.

Dua, sorumluluktan kaçmak değildir. Dua, sorumluluğu Allah’ın yardımıyla taşımaktır.

Kaderi Doğru Anlayan İnsan Ne Yapar?

Kaderi doğru anlayan insan:

Başına gelen her şeyi düşünür.

Kendi payını sorgular.

“Ben nerede yanlış yaptım?” diye sorar.

Hatalarını kadere yüklemez.

Günahını süslemez.

Tövbe eder.

Çalışır.

Sebep oluşturur.

Emek verir.

Sabreder.

Şükreder.

Sonucu Allah’a bırakır.

Kaderi yanlış anlayan insan ise ya tembelleşir ya kibirlenir. Başarısız olunca kaderi suçlar, başarılı olunca kendini över. Bu ikisi de insanı hakikatten uzaklaştırır.

Sonuç: Kader, Kaçış Değil Uyanıştır

Kaderi doğru anlamak insanı pasifleştirmez; tam tersine uyandırır.

Çünkü insan şunu anlar:

Ben sınırlıyım, Allah sınırsızdır.

Ben zamanı yaşıyorum, Allah zamandan münezzehtir.

Ben seçiyorum, Allah biliyor.

Ben sebep oluşturuyorum, sonucu Allah yaratıyor.

Ben hata yaparsam tövbe etmeliyim.

Ben nimet görürsem şükretmeliyim.

Ben zorluk yaşarsam sabretmeliyim.

Ben başkasının hayatına zarar değil, hayır olarak dokunmalıyım.

O yüzden kaderi bahane etmeyi bırakıp seçimlerimize bakmalıyız. Çünkü insanın imtihanı tam da burada başlıyor: Neyi seçeceksin? Hangi yola gireceksin? Hangi bedeli ödeyeceksin? Hangi emeği vereceksin? Hangi günahı terk edeceksin? Hangi iyiliğe vesile olacaksın?

Kader, insanı sorumsuz yapmaz.

Kader, insana haddini bildirir.

Kader, insana şunu öğretir:

Sen kul olduğunu unutma. Seçimini doğru yap. Bedelini helalden öde. Emekten kaçma. Sonucu Allah’a bırak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir