Kapının Ardındaki İmtihan

Hikâyeyi bütünüyle yeniden kurdum. Bu yeni metinde sahiplenmek; değer vermek, korumak, yanında durmak ve hakkına sahip çıkmak anlamında olumlu biçimde kullanıldı. Yanlış olan ise insanı kendi mülkü saymak, iradesini yok etmek ve sevgi adı altında baskı kurmak olarak ayrıldı.

Ankebût Suresi’nin ilk 13 ayetindeki iman–imtihan ilişkisi, anne babaya iyilik ve yanlışta itaat etmeme ölçüsü, insan baskısını Allah’ın azabı gibi görme yanılgısı, kimsenin başkasının günahını taşıyamayacağı ve yanlış yönlendirenlerin sorumluluğu; 41-43. ayetlerdeki örümcek evi temasıyla tek olay örgüsünde buluşturuldu. Canlı dersteki “insanın kalbi de kapısı bulunan bir evdir; izin, sınır, rıza ve teslimiyet gözetilmelidir” düşüncesi hikâyenin temelini oluşturuyor. fileciteturn2file0

:::writing{variant=”document” id=”61427″}

Kapının Ardındaki İmtihan

Yağmur, evin geniş salonundaki camlara ağır ağır vuruyordu. Sokağın sarı ışıkları ıslak kaldırımda uzuyor, her araba geçtiğinde parçalanıp yeniden birleşiyordu. Meryem Hanım, pencerenin önünde durmuş, bir eliyle perdeyi aralarken diğer eliyle telefonunu sıkıca tutuyordu.

Saat gece yarısına yaklaşmıştı.

Kızı Elif henüz eve dönmemişti.

Meryem Hanım birkaç dakika içinde telefonu yedinci kez aradı. Elif yine cevap vermedi. Kadının içinde büyüyen endişe, her cevapsız aramada biraz daha öfkeye dönüşüyordu.

“Bir insan annesini bu kadar merakta bırakır mı?” diye söylendi.

Kocası Selim Bey, salondaki koltukta sessizce oturuyordu. Eşinin aynı cümleleri tekrarlamasını bir süre dinledikten sonra sakin bir sesle:

“Belki telefonu sessizdedir,” dedi.

Meryem Hanım hızla ona döndü.

“Sen de her zaman onu savunuyorsun. Başına bir şey gelse ne yapacağız? Arkadaşları kim, nereye gidiyor, ne yapıyor; hiçbir şey bilmiyoruz.”

Selim Bey cevap vermedi. Çünkü aslında eşinin söylediklerinde bir haklılık payı olduğunu biliyordu. Anne baba çocuğuna sahip çıkmalı, onu tehlikelerden korumalı, yanlışını gördüğünde uyarmalıydı. Ancak Meryem’in korkusu son zamanlarda ölçüsünü kaybetmişti. Elif’i korumakla onun hayatının her ayrıntısını kontrol etmek arasındaki sınır silinmişti.

Tam o sırada dış kapının kilidi döndü.

Meryem Hanım hızla antreye çıktı. Elif, yağmurdan ıslanmış saçlarını omuzlarından geriye atarak içeri girdi. Annesinin yüzünü görünce durdu.

“Neredeydin?” diye sordu Meryem Hanım.

“Elif daha ayakkabılarını bile çıkarmadı,” dedi Selim Bey.

Fakat Meryem Hanım onu duymadı.

“Kaç defa aradım seni? Telefon neden kapalı? Kiminleydin?”

Elif derin bir nefes aldı.

“Telefonum kapalı değildi anne. Sessizde kalmış. Arkadaşım Zeynep’in yanındaydım.”

“Gece yarısına kadar ne işin varmış Zeynep’te?”

“Biraz konuşmamız gerekiyordu.”

“Neyi konuşuyordunuz?”

Elif bir an annesinin yüzüne baktı. Sonra başını eğerek:

“Özel bir konu,” dedi.

Bu iki kelime, Meryem Hanım’ın içindeki bütün korkuları ayağa kaldırdı.

“Senin benden özelin mi olur?”

Elif yorgun gözlerle annesine baktı.

“Olur anne. Her insanın özel bir alanı olur.”

Meryem Hanım bu cevabı saygısızlık olarak kabul etti.

“Ben senin annenim. Seni ben büyüttüm. Senin için nelerden vazgeçtim, biliyor musun? Ben senin iyiliğini düşünmeyeceksem kim düşünecek?”

“İyiliğimi düşünmen başka, her şeyimi bilmek istemen başka.”

Bu söz salonda ağır bir sessizlik oluşturdu.

Elif ayakkabılarını çıkardı ve odasına doğru yürüdü. Meryem Hanım da arkasından gitti.

“Konu daha bitmedi.”

“Çok yoruldum anne. Yarın konuşalım.”

“Şimdi konuşacağız.”

Elif odasına girdi ve kapıyı kapatmak istedi. Meryem Hanım elini kapının arasına koydu.

“Kapıyı yüzüme kapatamazsın.”

“Yüzüne kapatmıyorum. Biraz yalnız kalmak istiyorum.”

“Telefonunu ver.”

Elif şaşkınlıkla annesine baktı.

“Neden?”

“Kimlerle konuştuğunu göreceğim.”

“Telefonumu vermeyeceğim.”

“Ben senin annenim!”

Elif’in yüzündeki yorgunluk bir anda acıya dönüştü.

“Anne olmak, benim hiçbir sınırımın olmaması mı demek?”

Meryem Hanım cevap vermedi. Kapıyı iterek odaya girdi.

Elif yatağının kenarına oturdu. Ellerini yüzüne kapattı.

“Lütfen çık,” dedi. “Şu an konuşursak birbirimizi kıracağız.”

Meryem Hanım geri dönmedi. İçindeki ses ona, geri çekilirse annelik görevini yerine getirmemiş olacağını söylüyordu. Kızını o anda konuşturmalı, gerçeği öğrenmeli ve kontrolü yeniden eline almalıydı.

“Ben senin düşmanın değilim,” dedi. “Sana sahip çıkmaya çalışıyorum.”

Elif başını kaldırdı.

“Sahip çıkmak, beni dinlemeden her şeyi benim yerime belirlemek değil. Sahip çıkmak, zor durumda kaldığımda yanımda olmaktır. Ama ben sana bir şey anlatmaya korkuyorum. Çünkü önce beni dinlemiyor, hemen yargılıyor ve sonra ne yapacağımı sen belirliyorsun.”

Bu sözler Meryem Hanım’ın canını acıttı. Fakat canının acıması onu düşünmeye değil, kendini savunmaya yöneltti.

“Demek ben kötü bir anneyim!”

“Ben öyle demedim.”

“Bunca yıl verdiğim emeklerin karşılığı bu mu?”

Elif’in gözleri doldu.

“Beni yine dinlemiyorsun anne.”

O gece söylenen her söz, bir sonraki sözü biraz daha sertleştirdi. Anne sevgisini, fedakârlığını ve korkularını anlattı. Kızı ise anlaşılmak istediğini, artık yetişkin olduğunu ve kendi kararlarının sorumluluğunu almak istediğini söyledi.

İkisi de birbirini seviyordu.

İkisi de diğerini kaybetmekten korkuyordu.

Fakat sevginin içine korku, korkunun içine ego, egonun içine de kontrol arzusu karışınca aynı evin içinde birbirlerine ulaşamaz hâle gelmişlerdi.

Kapı açıktı ama kalpler kapalıydı.

Meryem Hanım sonunda odadan çıktı. Kapıyı arkasından sertçe kapattı. Salona döndüğünde Selim Bey hâlâ aynı yerde oturuyordu.

“Bir şey söylemeyecek misin?” diye sordu.

Selim Bey eşine baktı.

“Seni anlıyorum,” dedi. “Elif’e sahip çıkmak istiyorsun. Bu güzel bir şey. Bir anne çocuğuna sahip çıkmalı. Fakat sahip çıkmakla sahip olmak aynı şey değil.”

Meryem Hanım kaşlarını çattı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Sahip çıkmak; korumak, değer vermek, gerektiğinde müdahale etmek, yanlışında uyarmak ve düştüğünde elinden tutmaktır. Sahip olmak ise onun iradesinin de sana ait olduğunu düşünmektir. Elif bizim kızımız ama bizim mülkümüz değil.”

Meryem Hanım cevap vermedi.

Gece yatağına girdiğinde uzun süre uyuyamadı. Kızının sözleri zihninde dönüp duruyordu:

“Sahip çıkmak, beni dinlemeden her şeyi benim yerime belirlemek değil.”

Sabah ezanından bir süre önce uykuya daldı. Gözlerini açtığında güneş yükselmişti. Telefonunda, mahalledeki Kur’an dersinden gelen bir mesaj vardı:

“Bugünkü ders: Ankebût Suresi 1-13 ve 41-43. ayetler. İman, imtihan ve sahte dayanaklar.”

Meryem Hanım önce gitmek istemedi. İçinde hem öfke hem de kırgınlık vardı. Fakat evde kaldıkça Elif’le yeniden tartışacağını düşünerek hazırlandı.

Mescide girdiğinde ders henüz başlamamıştı. Sessizce arka sıraya oturdu. Bir süre sonra dersi veren Hatice Hanım önündeki Kur’an’ı açtı.

“Ankebût Suresi,” dedi, “insana daha ilk ayetlerinde çok önemli bir soru sorar: İnsanlar yalnızca ‘İman ettik’ demekle, imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannediyorlar?”

Meryem Hanım başını kaldırdı.

Hatice Hanım devam etti:

“İman yalnızca dilde söylenen bir söz değildir. İnsan inandığını söylediği her konuda sınanır. Sabırlı olduğunu söylüyorsa sabrını zorlayan biri gelir. Adaletli olduğunu söylüyorsa kendi menfaatiyle başkasının hakkı arasında kalır. Allah’a güvendiğini söylüyorsa kontrol edemediği bir olayla karşılaşır. Merhametli olduğunu söylüyorsa merhametiyle egosunu ayırması gereken bir imtihan yaşar.”

Meryem Hanım’ın aklına önceki gece geldi.

Kızını sevdiğini söylemişti.

Peki sevginin imtihanı neydi?

Onun her kararını kendi elinde tutmak mı, yoksa doğruyu gösterdikten sonra onun iradesine ve sorumluluğuna alan açmak mı?

Hatice Hanım üçüncü ayete geçti.

“Allah bizden öncekileri de sınadı. Böylece doğru olanlarla sözünde samimi olmayanlar ortaya çıkar. Demek ki imtihan Allah’ın bilmediğini öğrenmesi için değildir. İnsanın kendi gerçeğini görmesi içindir.”

Meryem Hanım’ın yüzü ciddileşti.

O güne kadar kızının sınavda olduğunu düşünmüştü. Arkadaşları, tercihleri ve dış dünyanın tehlikeleri Elif’in imtihanıydı.

Fakat şimdi ilk defa kendisinin de sınavda olduğunu fark ediyordu.

Belki Elif’in eve geç gelmesi yalnızca Elif’in değil, annesinin de imtihanıydı.

Olay aynıydı ama sorular farklıydı.

Elif doğru bir seçim yapacak mıydı?

Meryem korkusunu ölçülü bir uyarıya mı dönüştürecek, yoksa öfke ve baskıyla mı hareket edecekti?

Hatice Hanım dördüncü ayeti açıkladı:

“Kötülük yapanlar Allah’ı geçebileceklerini mi zannediyorlar? İnsan bazen yaptığı davranışın adını değiştirerek onun sonucundan kaçacağını düşünür. Baskıya sevgi der. Kontrole koruma der. Kibre tecrübe der. Haksızlığa iyilik der. Fakat bir davranışın adını değiştirmek onun hakikatini değiştirmez.”

Bu cümle Meryem Hanım’ın içine ağır ağır yerleşti.

Kızını korumak istiyordu. Bundan şüphesi yoktu. Fakat her yaptığının korumak olup olmadığını hiç sorgulamamıştı.

İnsan iyi bir niyetle yanlış bir yöntem kullanamaz mıydı?

Çocuğunu kurtarmaya çalışırken onun güvenini yıkamaz mıydı?

Hatice Hanım sözlerine devam etti:

“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki Allah’ın belirlediği vakit mutlaka gelecektir. Hepimiz yaptıklarımızla Rabbimizin huzuruna çıkacağız. O gün ‘Ben anneydim, ben babaydım, ben onun iyiliğini istedim’ demek tek başına yetmez. Allah niyetimizi de yöntemimizi de bilir.”

Meryem Hanım ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Hatice Hanım altıncı ayeti okudu ve açıkladı:

“Kim çaba gösterirse kendisi için çaba göstermiş olur. Allah’ın bizim davranışlarımıza ihtiyacı yoktur. Anne baba çocuğu için emek verir ama o emek öncelikle kendi kulluk sınavının bir parçasıdır. ‘Ben senin için bunları yaptım, o hâlde bana istediğim karşılığı vermelisin’ dediğimizde iyiliği borca dönüştürürüz.”

Meryem Hanım’ın zihninde önceki gece söylediği cümle yankılandı:

“Bunca yıl verdiğim emeklerin karşılığı bu mu?”

Bir anne evladına verdiği emeği onun boynuna borç olarak asabilir miydi?

Elbette çocuk anne babasına vefalı olmalı, onlara güzel davranmalı ve emeklerini unutmamalıydı. Fakat anne baba da yaptığı iyilikleri kullanarak çocuğunun bütün iradesini teslim alamazdı.

Hatice Hanım yedinci ayette iman eden ve salih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceğini ve yaptıklarının en güzeliyle karşılık göreceğini anlattıktan sonra sekizinci ayette durdu.

“İşte burada anne baba ile çocuk arasındaki mizan anlatılıyor,” dedi. “Allah insana anne babasına güzel davranmasını emrediyor. Fakat anne baba, çocuklarını Allah’a ortak koşmaya veya bilmediği yanlış bir şeye zorlarlarsa onlara itaat edilmemesini söylüyor.”

Sınıftakiler dikkatle dinliyordu.

“Demek ki Kur’an iki ucu da reddediyor. Bir uçta anne babayı değersiz görmek, kaba davranmak ve emeklerini inkâr etmek var. Diğer uçta ise anne babanın her istediğini mutlak doğru kabul etmek var. Kur’an hem iyiliği hem de sınırı birlikte öğretiyor.”

Meryem Hanım bu sözleri dikkatle dinledi.

“Anne baba çocuğa sahip çıkacaktır,” diye devam etti Hatice Hanım. “Çocuğun yanlış arkadaşını görürse uyaracak, tehlikeye gidiyorsa önlem alacak, henüz sorumluluk taşıyamayacak yaştaysa onun adına gerekli sınırları koyacaktır. Fakat kendi korkusunu, alışkanlığını veya toplum baskısını Allah’ın emri gibi sunmayacaktır.”

Meryem Hanım’ın zihninde yeni bir kapı açıldı.

Demek ki sınır koymak yanlış değildi.

Yanlış olan sınırın kaynağını ayırt edememekti.

Bir sınır gerçekten çocuğu korumak için mi konulmuştu, yoksa anne babanın bütün kontrolü elinde tutma arzusundan mı doğmuştu?

Hatice Hanım dokuzuncu ayete geçti:

“İman eden ve salih amel işleyenler salihlerin arasına katılacaktır. Salih olmak yalnızca namaz kılmak veya güzel söz söylemek değildir. İlişkileri onarmak, hakkı gözetmek, emanete zarar vermemek de salih ameldir.”

Sonra onuncu ayeti anlattı:

“İnsanlardan bazıları ‘Allah’a iman ettik’ der. Fakat insanlar yüzünden bir sıkıntıya uğradıklarında, insanların baskısını Allah’ın azabı gibi görürler.”

Hatice Hanım sınıfa baktı.

“Bu ayet aile ilişkilerinde de çok önemlidir. Bazen çocuk, anne babasının öfkesinden Allah’ın hükmünden korkar gibi korkar. Anne babasının onaylamadığı her şeyi Allah’ın da onaylamadığını zanneder. Bazen eş, eşinin baskısını dinin emri sanır. İnsanların tepkisi ile Allah’ın hükmü birbirine karıştırılır.”

Meryem Hanım’ın kalbi sıkıştı.

Acaba Elif, annesinin kızdığı her konuda kendisini Allah’a karşı da suçlu mu hissediyordu?

Hatice Hanım sözlerini sürdürdü:

“Bir anne veya baba kendi isteğini Allah’ın emri gibi sunmamalıdır. ‘Beni dinlemiyorsan Allah da senden razı olmaz’ cümlesi çok ağır bir cümledir. Önce söylenen şey gerçekten Allah’ın emri mi, yoksa bizim isteğimiz mi, bunu ayırmak gerekir.”

Meryem Hanım dün gece doğrudan böyle bir cümle kurmamıştı ama yıllardır kızına aynı duyguyu hissettirdiğini düşündü. Kendi kararını ahlakın, saygının ve imanın tek ölçüsü hâline getirmişti.

On birinci ayette Allah’ın iman edenleri de ikiyüzlü davrananları da bildiği anlatıldı.

Hatice Hanım:

“İnsanların önünde nasıl göründüğümüz değil, baskı geldiğinde nasıl davrandığımız gerçek hâlimizi gösterir,” dedi. “Sakin zamanlarda herkes anlayışlı olabilir. Asıl kişilik, korku ve öfke geldiğinde ortaya çıkar.”

Sonra on ikinci ve on üçüncü ayetlere geçti.

“Gerçeği inkâr edenler iman edenlere, ‘Bizim yolumuza uyun, günahlarınızı biz taşıyalım’ derler. Fakat kimse başkasının günahını taşıyamaz. Yanlış yola çağıranlar kendi yüklerinin yanında yönlendirdikleri insanların yüklerinden de pay alırlar.”

Meryem Hanım bu ayetlerin bir anne ile çocuk arasındaki ilişkiye nasıl bağlanacağını merak etti.

Hatice Hanım soruyu duymuş gibi devam etti:

“Bazen anne baba çocuğuna, ‘Sen benim dediğimi yap, bir şey olursa sorumlusu benim’ der. Fakat her insan büyüdükçe kendi seçiminin sorumluluğunu taşır. Anne baba nasihat eder, tecrübesini paylaşır ve koruyucu tedbir alır. Ama çocuğun yerine ömür boyu karar verirse onun sorumluluk kasının gelişmesine engel olur.”

Sınıftaki genç kadınlardan biri:

“Peki çocuk yanlış karar verirse?” diye sordu.

Hatice Hanım gülümsedi.

“Yaşı, aklı ve karşı karşıya olduğu tehlikenin derecesi önemlidir. Küçük bir çocuğu ateşe yaklaşırken serbest bırakmak sınırına saygı değildir; ihmaldir. Fakat yetişkin bir insanın her kararını zorla yönetmek de sahip çıkmak değildir; iradesini etkisizleştirmektir. Mizan budur. Her durum kendi ölçüsüyle değerlendirilir.”

Meryem Hanım ilk defa rahat bir nefes aldı.

Çünkü ders ona anneliğini bırakmasını söylemiyordu.

Tam tersine, daha bilinçli bir anne olmasını istiyordu.

Kızını sahiplenecek, koruyacak ve onun hakkına sahip çıkacaktı. Fakat bunu yaparken kızının Allah tarafından verilmiş aklını, iradesini ve sorumluluğunu yok saymayacaktı.

Ders kısa bir aranın ardından Ankebût Suresi’nin kırk birinci ayetiyle devam etti.

Hatice Hanım ayetin anlamını okudu:

“Allah’tan başka dostlar ve dayanaklar edinenlerin durumu, kendisine ev yapan örümceğin durumuna benzer. Evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Keşke bilselerdi.”

Meryem Hanım başını kaldırdı.

Hatice Hanım tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:

DAYANAK

“Örümcek ağı karmaşık ve düzenli görünür,” dedi. “Fakat insanı yağmurdan, soğuktan ve tehlikeden koruyacak bir ev değildir. Bazı ilişkiler de dışarıdan çok güçlü görünür. Herkes birbirine bağlıdır, herkes diğerinin ne yaptığını bilir, kimse tek başına karar veremez. Bu yapı dışarıdan aile birliği gibi görünebilir. Fakat güven yerine korku, sevgi yerine baskı, sorumluluk yerine bağımlılık varsa o ev örümcek evine dönüşür.”

Meryem Hanım’ın gözünün önüne kendi evi geldi.

Elif’in telefon şifresini bilirse, arkadaşlarının ailelerini tanırsa, nereye gittiğini dakika dakika takip ederse kızını tamamen koruyabileceğini zannetmişti.

Kontrolü güven sanmıştı.

Oysa kontrol arttıkça Elif daha çok gizlenmiş, daha az konuşmuş ve annesinden uzaklaşmıştı.

Hatice Hanım:

“Bir anne çocuğunu sahiplenmelidir,” dedi. “Sahiplenilmeyen çocuk kendisini değersiz ve yalnız hisseder. Fakat sağlıklı sahiplenmenin temeli Allah’a dayanır. ‘Ben yanında olacağım, seni korumak için çabalayacağım, yanlışında uyaracağım; fakat seni mutlak olarak kontrol edemem. Seni Allah’a emanet ederim’ diyebilmektir.”

Sonra tahtaya ikinci bir cümle yazdı:

SAHİP ÇIKMAK, MÜLK SAYMAK DEĞİLDİR.

“Sahip çıkmak,” dedi, “insanın zor gününde yanında bulunmak, hakkını savunmak, kıymetini bilmek, zarar görmemesi için emek vermek ve düştüğünde elinden tutmaktır. Mülk saymak ise ‘Senin düşüncen, kararın ve hayatın bana aittir’ demektir. Biri sevgidir, diğeri hâkimiyet arzusudur.”

Meryem Hanım’ın gözleri doldu.

Hatice Hanım kırk ikinci ayeti anlattı:

“Allah, insanların kendisini bırakıp neye yöneldiklerini bilir. O güçlüdür, hikmet sahibidir. Bazen insan Allah’a güvendiğini söyler ama asıl güvenini kendi denetimine bağlar. ‘Ben takip etmezsem her şey bozulur. Ben karar vermezsem yanlış olur. Ben kontrol etmezsem çocuğum mahvolur’ der. Böylece kendi gücünü mutlak dayanak hâline getirir.”

Meryem Hanım, kızının doğduğu günü hatırladı.

Elif’i ilk defa kucağına aldığında onu her türlü kötülükten koruyacağına dair kendi kendine söz vermişti. Fakat yıllar geçtikçe bu sözün içine korku karışmıştı. Kızının acı çekmesini tamamen engelleyebileceğini sanmıştı.

Oysa hiçbir anne çocuğunu hayatın bütün imtihanlarından koruyamazdı.

Çocuğunu imtihansız bırakmaya çalışmak, onun olgunlaşmasını da engellemekti.

Hatice Hanım kırk üçüncü ayeti okuyarak dersi tamamladı:

“Bu örnekleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.”

“Kur’an’daki örümcek yalnızca dışarıdaki bir canlı değildir,” dedi. “İnsan kendi hayatındaki ağı bulmalıdır. Kimi parasına ağ örer, kimi makamına, kimi eşine, kimi çocuğuna, kimi de insanların onayına… Sonra bunlardan birinin kendisini mutlak biçimde koruyacağını düşünür. Oysa sağlam dayanak yalnızca Allah’tır.”

Ders sona erdiğinde Meryem Hanım uzun süre yerinden kalkmadı.

Hatice Hanım onun yanına geldi.

“Bir şey düşünüyorsun,” dedi.

Meryem Hanım başını salladı.

“Kızımı korumak istiyorum. Ona sahip çıkmak istiyorum. Ama galiba korkumu sahip çıkmak zannetmişim.”

Hatice Hanım yanına oturdu.

“Bir anne çocuğuna sahip çıkmazsa kim çıkacak?” dedi. “Elbette koruyacaksın. Fakat önce tehlikenin gerçek mi, yoksa korkunun ürettiği bir ihtimal mi olduğunu ayıracaksın.”

“Ya gerçekten yanlış yapıyorsa?”

“Doğruyu açıkça anlatırsın. Delilini, sebebini ve muhtemel sonucunu gösterirsin. Gerekli yerde sınır koyarsın. Ama onu aşağılamaz, korkutarak susturmaz ve kişiliğini ezmezsin.”

“Bazen beni dinlemiyor.”

“Senin görevin her sözünü kabul ettirmek değil. Senin görevin doğruyu doğru yöntemle söylemek. Hidayet, idrak ve kalbin açılması Allah’ın elindedir.”

Meryem Hanım sustu.

“Peki dün gece odasından çıkmamı istediğinde çıkmalı mıydım?”

“Ortada hemen müdahale edilmesi gereken açık bir tehlike yoksa, konuşmayı ertelemek bazen en doğru davranıştır. Nur Suresi bize ‘Geri dönün denildiğinde geri dönün; bu sizin için daha temizdir’ der. Bu vazgeçmek değildir. Kapıyı kırmadan, uygun vakti beklemektir.”

“Ya odasında kendisine zarar verecek bir şey olsaydı?”

“O zaman kapıda beklemezsin. Çünkü sahip çıkmak bazen müdahale etmeyi gerektirir. Kur’an bize aklı, delili ve mizanı birlikte kullanmayı öğretir. Ayeti düşünmeden tek bir duruma uygulamak da doğru değildir.”

Meryem Hanım bu cevabı duyunca rahatladı.

Demek ki mesele çocuğun her isteğine boyun eğmek değildi.

Mesele korkuyla değil, hikmetle hareket etmekti.

Eve döndüğünde Elif’in odasının kapısı kapalıydı. Dün gece olduğu gibi elini kapının koluna uzattı. Fakat bu kez kapıyı açmadı.

Yavaşça kapıyı çaldı.

“Elif, müsait misin?”

İçeriden yorgun bir ses geldi:

“Ne oldu anne?”

“Seninle konuşmak istiyorum. Fakat şu an istemiyorsan sonra gelebilirim.”

Kapının ardında birkaç saniye sessizlik oldu.

“Girebilirsin.”

Meryem Hanım kapıyı açtı. İçeri girdikten sonra hemen yatağın üzerine oturmadı.

“Yanına oturabilir miyim?” diye sordu.

Elif şaşkın bir ifadeyle başını salladı.

Meryem Hanım kızının karşısına oturdu. Söze nasıl başlayacağını düşündü.

“Dün gece sana sahip çıkmaya çalıştığımı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir