Korku mu Bizi Yönetiyor, İman mı? Teslimiyet, Emek ve Seçimlerimiz
23 Nisan 2025
Hayatta önümüze bir engel çıktığında ilk ne yapıyoruz? Korkup geri mi çekiliyoruz, yoksa doğru bildiğimiz yolda ilerlemeye mi çalışıyoruz?
Bazen bir karar veririz. Ardından defalarca düşünürüz: Acaba yanlış mı yaptım? Başka türlü mü davranmalıydım? Gelecek kaygısı, kaybetme korkusu ve belirsizlik bizi yorar.
Soru: Her şeyi kontrol etmek zorunda olduğumuzu düşünmek, bizi ne kadar yoruyor?
Hz. Musa’nın yaşadıkları, bu soruya yeniden bakmamızı sağlıyor.
Denizin Önünde: Güvenmek Ne Demek?
Tâhâ suresi 77. ayette Allah’ın Hz. Musa’ya, kullarıyla gece yola çıkmasını ve denizde onlar için kuru bir yol açmasını vahyettiği anlatılır. Ardından yakalanmaktan korkmaması ve endişeye kapılmaması bildirilir.
Bir tarafta Firavun’un baskısı var. Diğer tarafta deniz. İnsan gözüyle bakınca yolun kapandığı bir an.
Ama ayetin merkezinde yalnızca tehlike yok. Allah’ın yönlendirmesi ve bu yönlendirmeye güvenme çağrısı da var.
Korkunun varlığı, doğru yoldan vazgeçmek için tek başına bir gerekçe değildir.
Vahyin Hz. Musa’ya nasıl ulaştığını bütün ayrıntılarıyla bildiğimizi söyleyemeyiz. Bazen insanın zihnine doğan bir fikirle bunu anlamaya çalışabiliriz. Fakat bu, vahyin mahiyetini kesin olarak açıkladığımız anlamına gelmez.
Asıl üzerinde durmamız gereken şey şu: Hz. Musa’ya bildirilen görev açık. Yola çıkmak ve korkuya teslim olmamak.
Biz de hayatımızda önümüzdeki yolu her zaman bütünüyle göremiyoruz. Bir iş yürümeyebiliyor. Emek verdiğimiz bir plan sonuçsuz kalabiliyor. Bazen daha fazla ısrar etmek yerine yön değiştirmemiz gerekiyor.
Yıllarca büyük ve gösterişli aydınlatma ürünleri üzerinde çalışıp istediği sonucu alamayan birinin, şirketini kapatmayı düşündüğü sırada küçük bir masa lambasıyla yeni bir fırsat yakalaması buna bir örnek.
İnsan uzun süre tek bir kapıya bakabiliyor. Sonra beklemediği bir yerden başka bir kapı açılıyor.
Bu tecrübe bize her kararın mutlaka istediğimiz sonucu vereceğini söylemez. Ancak sonucun yalnızca bizim kurduğumuz planlardan ibaret olmadığını düşündürür.
Bilmediğimiz Şeyden Neden Korkarız?
Soru: Bizi korkutan şey her zaman tehlikenin kendisi mi, yoksa ne olacağını bilmemek mi?
Bir otomobilin motorundan duman çıktığını düşünelim. Aracın nasıl çalıştığını bilmeyen insan hemen endişelenebilir. Aynı durumu bir usta daha sakin karşılayabilir. Çünkü neye bakacağını bilir.
Elektrik tesisatından anlayan biri için bir arızanın anlamı da farklıdır. Bilgi, sorunu çözebilmek için bir yol gösterir.
Hayatın belirsizliklerinde de öğrenmenin böyle bir tarafı var. İnsan anlamaya başladıkça korkusunu tanır. Her şeyi bilemese bile neyle karşı karşıya olduğunu daha iyi görür.
Ölüm düşüncesi de bu yüzden insanı derinden etkiler. Nerede, ne zaman ve nasıl karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bu belirsizlik, sahip olduklarımızı kaybetme korkusuyla birleşebiliyor.
Para, iş, eş, çocuklar ve gelecek… Bunları kaybetmekten duyulan endişe bazen hayatımızın merkezine yerleşiyor.
Oysa ölüm üzerine düşünmek, bugünü değersizleştirmek demek değil. Tam tersine, bugün nasıl yaşadığımızı ciddiye almak demek.
Kur’an’ı okumak, ayetler üzerinde düşünmek ve öğrendiklerimizi hayatımıza taşımak bu bakımdan önem kazanıyor. Bilmek yalnızca bilgi biriktirmek değil. Bildiğimizin davranışımıza yansıması.
Bu değişim de bir anda gerçekleşmiyor. Korkularımızı bir günde yenmiyoruz. Anlayışımız, seçimlerimiz ve davranışlarımız zamanla değişiyor.
Firavun’un Seçimi ve Bolluğun Sınavı
Tâhâ suresi 78. ayette Firavun’un askerleriyle birlikte Hz. Musa ve beraberindekilerin peşine düştüğü, ardından denizin onları kapladığı anlatılır.
Burada iki farklı tutum görüyoruz. Hz. Musa’nın Allah’a güvenerek ilerlemesi ve Firavun’un baskıdan vazgeçmemesi.
Soru: Önümüze doğruyu değiştirecek fırsatlar çıktığında biz neyi seçiyoruz?
İnsanlar yalnızca sıkıntı zamanlarında sınanmıyor. Bolluk da bir sınav olabiliyor. Yoklukta sabretmek ne kadar önemliyse, imkân elde ettiğimizde ölçüyü korumak da o kadar önemli.
Bir insan emek verip büyük bir iş kurabilir. Yoksulluk görmüş, yıllarca çalışmış ve biriktirdiği her şeyin kıymetini öğrenmiş olabilir.
Fakat çocuğu aynı süreci yaşamamış olabilir. Her ihtiyacına hemen ulaşan biri, o imkânların arkasındaki emeği fark etmeyebilir.
Bu fark bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: Bir nimete sahip olmakla onun değerini bilmek aynı şey değil.
Geçmiş kuşakların açlık, yoksulluk ve savaş içinde yaşadıklarını dinlediğimizde bugün elimizde bulunanların nasıl bir emekle mümkün olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Bir zamanlar ayakkabı bulamayan, mısır koçanını öğütüp yemek zorunda kalan insanların hayatlarıyla bugünün bolluğu arasında büyük bir fark var.
Nimeti korumanın yollarından biri, ona ulaşmak için ödenen bedeli unutmamaktır.
Sevgi Bazen Sınır Koymayı Gerektirir
Çocuk yetiştirirken de benzer bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Sevgi, her isteğe hemen evet demek midir?
Bir çocuğun telefonu sınırsız kullanmak istemesi anlaşılabilir. Arkadaşlarının hayatına bakar. Kendisi için de aynı imkânları ister.
Ama anne babanın görevi yalnızca bir cihaz satın almak değildir. O cihazın nasıl kullanıldığını konuşmak ve çocuğun gelişimini gözetmek de sorumluluğun parçasıdır.
Telefon süresini sınırlamak tek başına yeterli olmayabilir. Neden sınır konulduğunu açıklamak gerekir. Çocuğun sorularına cevap vermek, onunla vakit geçirmek ve birlikte anlamaya çalışmak da emek ister.
Burada yetişkin bir ağaçla yeni dikilmiş fidan benzetmesini düşünelim. Fidan henüz gelişme aşamasındadır. Ona nasıl bakıldığı önemlidir.
Çocuk da öğrendiklerinden, izlediklerinden ve çevresindeki karşılaştırmalardan etkilenir. Bu nedenle rehberliğe ihtiyaç duyar.
Soru: Çocuklarımızın her istediğini karşılamak mı daha kolay, yoksa onlarla ilgilenip nedenlerini anlatmak mı?
Bir sınır koyduğumuzda onun gerekçesini anlatabiliyorsak, çocuk bunun yalnızca yasak olmadığını anlayabilir.
Bunun için bağırmak değil, sabır ve zaman gerekir. Sorumluluk çoğu zaman tam da bu emeği göstermektir.
Seçebildiklerimizden Sorumluyuz
Hayatta her şeyi seçemiyoruz. Yaşadığımız şartlar, ulaşabildiğimiz imkânlar ve önümüze çıkan seçenekler her zaman aynı değil.
Ama seçebildiğimiz konularda kendi kararımız var. Bir ürünü almak ya da almamak, bir davranışı sürdürmek ya da değiştirmek, bir düşünceyi sorgulamak ya da yalnızca kalabalığı izlemek…
Bir şeyi herkesin yapması, bizim için otomatik olarak doğru hâle getirmiyor.
Soru: Bir tercihimizin gerekçesi yalnızca “Herkes böyle yapıyor” olabilir mi?
Bir başkasının kararı, bizim kararımızın yerine geçmez. Kendi imkânımızı, bilgimizi ve sorumluluğumuzu hesaba katmak zorundayız.
Üstelik tercih ettiğimiz şeyi başkasına anlatabilmek için önce kendimizin neden o yolu seçtiğini bilmesi gerekir.
Hz. Musa’nın karşısındaki denizi düşünelim. Önünde bilinmezlik vardı. Yine de kendisine bildirilen yolda ilerledi.
Biz de her sonucu önceden bilemeyiz. Fakat bugün hangi niyetle hareket ettiğimizi, hangi emeği verdiğimizi ve hangi tercihi yaptığımızı sorgulayabiliriz.
Korkuyu yok saymadan güvenmeyi, bollukta şımarmadan şükretmeyi, çocuklara ilgisiz kalmadan sınır koymayı ve başkalarını bahane etmeden kendi seçimimizi üstlenmeyi öğrenebiliriz.
Sonuç her zaman elimizde değildir. Ama bugün hangi yönde adım atacağımız, üzerinde düşünmemiz gereken en önemli sorudur.
