Neden Aynı Hataları Tekrarlarız?

İnsan bazen hayatında aynı çukura tekrar tekrar düşer.

Kardeşiyle problem yaşar, kardeşini suçlar.
Sonra evlenir, eşiyle aynı problemleri yaşar.
Çocuğu büyür, bu defa çocuğuyla benzer sıkıntılar başlar.
İş hayatında da aynı döngü devam eder.
Birileri değişir ama yaşanan problem değişmez.

O zaman insanın durup kendine şu soruyu sorması gerekir:

Ben neden aynı hatayı tekrar ediyorum?

Bu soru kolay bir soru değildir. Çünkü insan genelde kendini sorgulamak istemez. Suçu dışarıda aramak daha kolay gelir. “Kardeşim böyle, eşim şöyle, çocuğum yanlış, patronum kötü, insanlar bozuk…” deriz. Elbette bazen gerçekten karşı taraf yanlış yapabilir. Ama mesele şu:

Ben bu olaylardan ne öğreniyorum?

Çünkü öğrenmediğimiz ders, hayatımızda tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Bilmemek Hata Üretir

Basit bir örnek düşünelim.

Bir mutfak robotu sürekli bozuluyorsa ne deriz?

“Bu marka iyi değil.”
“Bu ürünü kaliteli üretmemişler.”
“Demek ki bu işi iyi bilmiyorlar.”

Bir araba tamircisine gidersiniz. Arabanızı düzgün tamir edemezse ne dersiniz?

“Bu usta bu işi bilmiyor.”

Yani somut konularda hemen sebep-sonuç ilişkisi kurarız. Bir ürün bozuksa, üretimde hata vardır. Bir iş yanlış yapılıyorsa, o işi yapan kişi ya bilmiyordur ya da gereken emeği vermemiştir.

Peki aynı şeyi neden kendi hayatımız için düşünmüyoruz?

Bir insan ilişkilerinde sürekli aynı hatayı yapıyorsa, öfkesini kontrol edemiyorsa, çocuk yetiştirirken sürekli yanlış sonuçlar alıyorsa, para yönetiminde hep zarar ediyorsa, eşini, kardeşini, evladını, çalışanını, komşusunu sürekli kırıyorsa burada da bir öğrenme eksikliği yok mudur?

Bazen insan kötü olduğu için değil, bilmediği için hata yapar.
Ama bilmediğini kabul etmediği için aynı hatayı tekrarlar.

Öğrenmek Bedel İster

İnsan neden öğrenmek istemez?

Çünkü öğrenmek emek ister.
Zaman ister.
Sabır ister.
Ego kırılmasını ister.
“Ben bilmiyorum” diyebilmeyi ister.

Bu da nefse zor gelir.

Mesela bir insan İngilizce öğrenmek istiyor. Biliyor ki öğrenirse daha iyi işler yapacak, daha fazla imkân elde edecek. Ama akşam eve gelince çalışmak yerine dizi izlemek daha kolay geliyor. Çünkü öğrenmek bedel ister, eğlence ise haz verir.

İşte insan çoğu zaman bedelden kaçar, hazza koşar.

Ama bu dünyada bedel ödemeden kalıcı kalite oluşmaz.

Kaliteli pirinç bile bedel ister. Çiftçi toprağı hazırlar, eker, sular, bekler, emek verir. Üretici dürüst davranırsa kaliteli ürün ortaya çıkar. Ama bir yerde hile, tembellik, acelecilik veya açgözlülük girerse ürün bozulur.

İnsan da böyledir.

Kaliteli insan olmak da bedel ister.
Kaliteli anne baba olmak bedel ister.
Kaliteli eş olmak bedel ister.
Kaliteli mümin olmak bedel ister.
Kaliteli dost olmak bedel ister.

Sadece “ben iyi insanım” demek yetmez. İyi insan olmak için öğrenmek, düşünmek, kendini terbiye etmek, nefsin kolayına giden yollardan uzak durmak gerekir.

“Ben Biliyorum” Demek Öğrenmenin Önündeki En Büyük Engeldir

Bugün en büyük problemlerimizden biri şudur:

Herkes her şeyi biliyor.

Kimse “ben bu konuda öğrenciyim” demek istemiyor.
Kimse “ben hata yapmış olabilirim” demek istemiyor.
Kimse “bu konuda öğrenmem lazım” demek istemiyor.

Halbuki öğrenmenin kapısı tevazu ile açılır.

Bir insan “Ben bilmiyorum, öğrenmek istiyorum” dediği anda aklı açılır. Kalbi yumuşar. Dinlemeye başlar. Düşünmeye başlar. Sebep-sonuç ilişkisini kurmaya başlar.

Ama insan “ben zaten biliyorum” dediği anda gelişim durur.

Kur’an’ın ilk emri boşuna “Oku” değildir. Ama bu okuma sadece harfleri okumak değildir.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”
(Alak, 1)

Yani hayatı Allah’ın yarattığı düzen içinde oku.
Olayları oku.
Sebepleri oku.
Sonuçları oku.
Kendi nefsini oku.
Aileni oku.
Toplumu oku.
Yanlışlarını oku.
Acılarını oku.

Çünkü Allah’ın yarattığı dünyada hiçbir şey boşuna değildir. Her sonucun bir sebebi vardır.

Hayat Düşe Kalka Öğretir

Bir çocuğa “sobaya dokunma, yakar” dersiniz. Çocuk bazen dinlemez, dokunur, eli yanar ve bir daha dokunmaz.

İşte hayat da böyledir.

Sözle öğrenmezsek, olayla öğreniriz.
Nasihatle öğrenmezsek, musibetle öğreniriz.
Akılla öğrenmezsek, acıyla öğreniriz.

Atalarımız boşuna dememiş:

“Bir musibet bin nasihatten evladır.”

Aslında musibet bazen sadece ceza değildir. Bazen insanı uyandıran sert bir öğretmendir. Çünkü insan yumuşak uyarıları duymadığında hayat daha sert konuşur.

Ama burada önemli olan şudur:

Musibet geldiğinde sadece ağlamak değil, ders çıkarmak gerekir.

“Bu neden başıma geldi?”
“Ben burada neyi görmedim?”
“Hangi ilişkiyi yanlış kurdum?”
“Hangi sebebi ihmal ettim?”
“Hangi konuda öğrenmekten kaçtım?”

Bu soruları sormayan insan aynı döngüyü yaşamaya devam eder.

Somut Konuda Akıllıyız, Soyut Konuda Gaflete Düşüyoruz

İnsan sağlığı konusunda bazen sebep-sonuç ilişkisini anlayabiliyor.

Mesela yıllarca zararlı yağlar, kalitesiz yiyecekler tüketen biri yıllar sonra kalp problemi yaşayabiliyor. O zaman doktor diyor ki:

“Beslenmene dikkat etmeliydin.”

Bunu anlıyoruz.

Ama aynı şeyi ahlakta, ilişkilerde, kul hakkı konusunda, yalan söylemekte, kibirde, bencillikte, merhametsizlikte çoğu zaman anlamıyoruz.

Bir insan yıllarca eşini kırıyor, sonra evliliği bozuluyor.
Yıllarca çocuğunu dinlemiyor, sonra çocuk uzaklaşıyor.
Yıllarca kardeşine haksızlık ediyor, sonra aile dağılıyor.
Yıllarca insanları kullanıyor, sonra yalnız kalıyor.
Yıllarca kul hakkına giriyor, sonra huzuru kalmıyor.

Sonra da diyor ki:

“Benim başıma neden bunlar geliyor?”

Çünkü hayat sadece bedenle ilgili bir sebep-sonuç düzeni değildir. Ahlakın da sebep-sonuç düzeni vardır. Merhametin sonucu vardır. Zulmün sonucu vardır. Hakkaniyetin sonucu vardır. Haksızlığın sonucu vardır.

Allah’ın sünnetullahı işler.

Peki Her Şeyi Doğru Yapsak Bile Neden Bazen Acı Çekeriz?

Burada ikinci bir mesele vardır.

Bazen insan gerçekten elinden geleni yapar. Dürüst olur, tedbir alır, iyi niyetli davranır ama yine de zarar görür.

Kaliteli pirinç alırsınız ama firma o yıl hile yapmıştır.
Güvendiğiniz insan sizi dolandırır.
İyi davrandığınız kişi size kötülük eder.
Hakkını gözettiğiniz insan sizin hakkınızı yer.

Bu durumda insan şunu unutmamalı:

Biz her şeyi bilemeyiz.
Gaybı bilemeyiz.
İnsanların yarın ne yapacağını bilemeyiz.
Hangi olayın hangi kapıyı açacağını bilemeyiz.

Meleklerin bile söylediği hakikat budur:

“Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur.”
(Bakara, 32)

Bu yüzden insan hem tedbir alacak hem de Allah’a güvenecek. Hem öğrenecek hem de haddini bilecek. Hem çalışacak hem de sonucu Allah’a bırakacak.

Çünkü biz sebepleri kurarız, sonucu yaratan Allah’tır.

Öğrenmek Yetmez, Öğretmek de Gerekir

Bir insan sadece kendini kurtarmaya çalışırsa toplum bozulmaya devam eder.

“Ben iyi pilav yapmayı biliyorum, gerisi beni ilgilendirmez” diyemezsin. Çünkü yarın pirinci üreten kişi hile yaparsa sen de kaliteli pilav yapamazsın.

Yani toplumda herkes birbirine bağlıdır.

Anne baba öğrenmezse çocuk zarar görür.
Öğretmen değer görmezse eğitim zarar görür.
Esnaf dürüst olmazsa müşteri zarar görür.
Müşteri ahlaklı olmazsa esnaf zarar görür.
Yönetici adil olmazsa halk zarar görür.
Halk bilinçli olmazsa yönetim bozulur.

Bu yüzden öğrenmek şahsi bir mesele değildir. Öğretmek de gerekir. Uyarıcı olmak da gerekir. Müjdeleyici olmak da gerekir.

Gerçek dost sadece seni öven kişi değildir.
Gerçek dost gerektiğinde acı hakikati söyleyendir.
Gerçek anne baba sadece çocuğunu seven değil, ona doğruyu öğreten kişidir.
Gerçek mümin sadece kendini düşünen değil, çevresine de hayır taşıyandır.

Çocuklarımızı Korumak mı, Zayıflatmak mı?

Metnin başındaki çocuk örneği çok önemlidir.

Bazı toplumlarda çocuk kendi yemeğini alır, taşır, yer. Anne baba uzaktan izler. Çocuk küçük yaşta sorumluluk öğrenir.

Bizde ise bazen çocuk kendi başına bir şey yapmak istese hemen engellenir:

“Aman düşersin.”
“Aman dökersin.”
“Aman sen yapamazsın.”

İyi niyetle çocuğu koruduğumuzu sanırız. Ama bazen çocuğun öğrenme kapısını kapatırız.

Çocuk düşmeden yürümeyi öğrenemez.
Yanlış yapmadan sorumluluk öğrenemez.
Kendi işini yapmadan özgüven kazanamaz.

Elbette çocuğu tehlikeye atmayacağız. Ama her zorluğu onun önünden kaldırırsak, hayatla baş edecek gücü de elinden alırız.

Sonra büyüyünce sorumluluk alamayan, emek vermek istemeyen, her şeyi hazır bekleyen insanlar ortaya çıkar.

Sonuç: Hayatı Allah’ın Adıyla Okumak

Bu hayat başıboş değildir.

Her şey bir ilişki içindedir.
Pirinç, su, ateş, tuz ve yağ birleşince pilav olur.
Ama bir ölçü bozulursa sonuç da bozulur.

İnsan hayatı da böyledir.

Niyet, emek, bilgi, ahlak, sabır, merhamet, adalet ve dua bir araya gelince kaliteli bir hayat oluşur. Bunlardan biri eksik olduğunda sonuç da bozulur.

Bu yüzden insan sürekli öğrenmelidir.

Yanlışından öğrenmeli.
Acısından öğrenmeli.
Ailesinden öğrenmeli.
Çocuğundan öğrenmeli.
Eşinden öğrenmeli.
Toplumdan öğrenmeli.
Kur’an’dan öğrenmeli.
Allah’ın yarattığı düzenden öğrenmeli.

Ve en sonunda şunu bilmelidir:

Biz öğreniriz ama her şeyi bilemeyiz.
Biz çalışırız ama sonucu yaratamayız.
Biz sebep oluştururuz ama takdir Allah’ındır.

Cennet ehlinin sözü de bunu anlatır:

“Allah bizi hidayete erdirmeseydi, biz hidayete eremezdik.”
(Araf, 43)

Demek ki insanın görevi bellidir:

Okumak.
Düşünmek.
Aklını kullanmak.
Bedel ödemek.
Öğrenmek.
Öğretmek.
Doğru sebepleri oluşturmak.
Sonra da Allah’a teslim olmak.

Çünkü hayatı doğru okuyamayan insan aynı hatayı tekrar eder.
Ama hayatı Allah’ın adıyla okuyan insan, acıdan bile ders çıkarır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir