Başörtüsü, Farz Bilinci ve Merhamet: Kur’an’ın Dengeli Bakışı

Başörtüsü ve örtünme konusu konuşulduğunda mesele çoğu zaman iki uç arasında sıkışıp kalıyor.

Bir tarafta dini neredeyse yalnızca dış görünüş üzerinden değerlendiren, başı açık bir kadının bütün imanını ve ahlakını sorgulayan bir anlayış var.

Diğer tarafta ise Kur’an’da örtünmeyle ilgili açık bir emir yokmuş, bu mesele tamamen kültürden ibaretmiş gibi davranan bir yaklaşım var.

Oysa Kur’an’ın ölçüsü bu iki yaklaşımın da ötesindedir.

Kur’an bize hem Allah’ın hükmünü ciddiye almayı hem de insanlara karşı merhametli olmayı öğretir.

Hakikati gizlememek gerekir.
Ama hakikati anlatırken insanı da kırıp dökmemek gerekir.

Örtünme meselesini doğru anlayabilmek için konuyu yalnızca “saç açık mı, kapalı mı?” seviyesinde değerlendirmemek gerekir.

Bu mesele aynı zamanda iman, teslimiyet, niyet, çevre, yetişme biçimi, nefis, mücadele, sorumluluk ve merhamet meselesidir.

Örtünmenin Kur’an’daki Dayanağı

Kur’an’da örtünme yalnızca toplumun oluşturduğu bir gelenek olarak anlatılmaz.

Nûr Suresi’nde mümin kadınlara açık bir emir verilir:

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, görünen kısımlar dışında ziynetlerini göstermesinler ve başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar…”
Nûr Suresi 31

Ayette geçen ifade şöyledir:

وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِهِنَّ

Burada geçen “humur”, “hımar” kelimesinin çoğuludur. Baş üzerine alınan örtüyü ifade eder.

Ayet, kullanılan bu örtünün yaka ve göğüs bölgesini de örtecek şekilde indirilmesini emreder.

Nûr Suresi’nin başında da şöyle buyrulur:

“Bu, indirdiğimiz ve hükümlerini farz kıldığımız bir suredir. Düşünüp öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik.”
Nûr Suresi 1

Dolayısıyla örtünme, Müslüman kadın açısından yalnızca kültürel bir alışkanlık veya kişisel moda tercihi olarak görülemez.

Kur’an’daki açık emir sebebiyle bu konu Allah’a teslimiyet ve kulluk bilinciyle ilgilidir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor:

Bir hükmün farz olduğunu söylemek başka şeydir, o farzı yerine getiremeyen insanı değersiz ilan etmek başka şeydir.

Farzı Kabul Etmek Başka, İnsanları Mahkûm Etmek Başkadır

Bir insan Allah’ın bir emrini yerine getiremiyor olabilir.

Namazında eksik olabilir.

Faizden uzaklaşmakta zorlanabilir.

Öfkesini kontrol edemeyebilir.

Dilini koruyamayabilir.

Bakışlarını korumakta zorlanabilir.

Örtünme konusunda mücadele yaşıyor olabilir.

Bunların hiçbirisi Allah’ın emrini ortadan kaldırmaz.

Fakat insanın eksikliği ile Allah’ın hükmünü inkâr etmesi de aynı şey değildir.

Bir kadın şöyle diyebilir:

“Ben bunun Allah’ın emri olduğunu biliyorum. Fakat henüz bunu hayatımda gerçekleştiremiyorum. Rabbim bana güç versin.”

Bir başka insan ise:

“Allah böyle bir şey emretmemiştir. Ben bu hükmü kabul etmiyorum.”

diyebilir.

Bu iki tavrın aynı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Birincisinde insan kendi eksikliğinin farkındadır.

İkincisinde ise Allah’ın hükmüne karşı farklı bir tavır söz konusudur.

Bu nedenle insanları değerlendirirken son derece dikkatli olmak gerekir.

Biz hükmü söyleriz.

Ama insanların kalplerinin hesabını tutamayız.

Kimin hangi şartta yetiştiğini, ne yaşadığını, ne kadar bilgiye ulaştığını, hangi korkularla mücadele ettiğini bütünüyle bilemeyiz.

Allah şöyle buyurur:

“Allah sizden yükü hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”
Nisâ Suresi 28

İnsan gerçekten zayıftır.

Hepimiz farklı alanlarda sınanıyoruz.

Bilgi ve Sorumluluk

Kur’an’da sorumlulukla bilgi arasında da önemli bir bağ vardır.

Allah şöyle buyurur:

“Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz.”
İsrâ Suresi 15

Bu ayet bize Allah’ın insanı bilgisizliğiyle, kendisine ulaşmayan gerçekle veya anlamadığı bir meseleyle aynı seviyede değerlendirmediğini düşündüren önemli bir ölçü verir.

Bugün birçok insan dini doğru kaynaktan öğrenmiyor.

Bazıları dini sevgiyle değil baskıyla tanıyor.

Bazıları ailesinde gördüğü yanlış davranışları din zannediyor.

Bazıları sosyal medyadaki kötü örnekler üzerinden İslam’ı değerlendiriyor.

Bazıları ise doğruyu bildiği hâlde nefsine karşı mücadele veriyor.

İşte bu nedenle Kur’an, Allah’ın yoluna çağırırken bize şu yöntemi öğretir:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.”
Nahl Suresi 125

Dikkat edelim:

Allah yalnızca “çağır” demiyor.

Nasıl çağıracağımızı da öğretiyor.

Hikmetle.

Güzel öğütle.

İnsanı aşağılamadan.

Onurunu kırmadan.

Ama hakikati de gizlemeden.

Çoğunluk Hakikatin Ölçüsü Değildir

Bugün dünyanın büyük bir kısmı örtünmüyor olabilir.

Müslüman toplumlarda bile örtünme bilinci geçmiş dönemlere göre zayıflamış olabilir.

Fakat çoğunluğun bir şeyi yapması veya yapmaması tek başına hakikat ölçüsü değildir.

Kur’an şöyle buyurur:

“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
En’âm Suresi 116

Hakikat sayı ile belirlenmez.

Tarih boyunca peygamberlerin karşısında çoğu zaman büyük topluluklar vardı.

Hz. Nûh’un karşısında çoğunluk vardı.

Hz. İbrahim’in karşısında toplumunun büyük kısmı vardı.

Hz. Musa’nın karşısında güçlü bir düzen vardı.

Peygamberimizin karşısında Mekke’nin ileri gelenleri vardı.

Dolayısıyla:

“Herkes böyle yapıyor.”

sözü, Allah karşısında bir delil değildir.

Bugünün dünyası insana sürekli şunu söylüyor:

“Görün.”

“Göster.”

“Dikkat çek.”

“Beğenil.”

“Kendini bedenin üzerinden ifade et.”

Kur’an ise insana başka bir değer ölçüsü öğretir:

“Allah katında en değerliniz, O’na karşı sorumluluk bilinci en yüksek olanınızdır.”
Hucurât Suresi 13

İnsanın değeri yalnızca dış görünüşünden, güzelliğinden, kilosundan, kıyafetinden veya insanların ona gösterdiği ilgiden oluşmaz.

İnsanın asıl değeri Allah karşısındaki duruşuyla ilgilidir.

Kur’an Meseleyi Sadece Kadına Yüklemez

Örtünme konuşulduğunda toplumda çoğu zaman bütün sorumluluk kadınların üzerine bırakılıyor.

Oysa Nûr Suresi’ne baktığımızda Allah önce erkeklere hitap eder:

“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.”
Nûr Suresi 30

Ardından kadınlara hitap edilir:

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar, iffetlerini korusunlar…”
Nûr Suresi 31

Bu çok önemli bir dengedir.

Kadının örtünme sorumluluğu varsa erkeğin de bakışını koruma sorumluluğu vardır.

Kadın iffetten sorumluysa erkek de iffetten sorumludur.

Kadın davranışından sorumluysa erkek de davranışından sorumludur.

Bir erkek:

“Kadın açık giyindi, ben ne yapayım?”

diyerek kendi sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.

Allah erkeğe doğrudan:

“Gözünü sakın.”

demektedir.

Demek ki Kur’an meseleyi yalnızca kadının kıyafetine indirgemiyor.

Önce insanın bakışını, kalbini ve ahlakını terbiye ediyor.

Örtünmenin Hikmeti

Ahzâb Suresi’nde şöyle buyrulur:

“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: Dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmaları ve incitilmemeleri için daha uygundur.”
Ahzâb Suresi 59

Bu ayette örtünmenin hikmetlerinden birine de dikkat çekilir.

Kadının saygınlığı.

Kadının şahsiyeti.

Kadının bedenden ibaret görülmemesi.

Kadın yalnızca reklamların kullanacağı bir beden değildir.

Sosyal medyanın beğeni toplayacağı bir görüntü değildir.

Başkasının bakışları için yaşayan bir nesne değildir.

Kadın bir insandır.

Allah’ın kuludur.

Akıl sahibidir.

Ruh sahibidir.

Şahsiyet sahibidir.

Onur sahibidir.

Fakat aynı şekilde şunu da açıkça söylemeliyiz:

Bir kumaş parçası insanı otomatik olarak ahlaklı yapmaz.

Başını örten bir kadın da:

Dilinden,

ahlakından,

adaletinden,

merhametinden,

kibrinden,

dedikodusundan,

davranışlarından,

niyetinden sorumludur.

Örtünme kulluğun bir parçasıdır.

Kulluğun tamamı değildir.

“Kalbim Temiz” Sözü Yeterli midir?

Sık duyduğumuz ifadelerden biri şudur:

“Benim kalbim temiz.”

Kalbin temiz olması elbette çok değerlidir.

Fakat gerçek bir soru sormamız gerekir:

Allah’ın emrini bilerek hayatımızdan tamamen çıkarmakla “kalbin temizliği” aynı şey olabilir mi?

Kalbin temiz olması, Allah’ın hükmünü gereksiz görmek anlamına gelmez.

Kalbin temiz olması, Allah’ın emrine karşı kibirlenmemektir.

Kalbin temiz olması, eksikliğini kabul edebilmektir.

Bazen insan şöyle diyebilmelidir:

“Rabbim, ben senin emrinin doğru olduğunu biliyorum ama nefsime yeniliyorum. Bana yardım et.”

Bu cümlenin içinde kulluk vardır.

Çünkü insan kendi eksikliğini kabul etmektedir.

Kur’an’da iman ile amel sürekli birlikte anılır:

“İman edenler ve salih ameller işleyenler…”

İman kökse amel onun meyvesidir.

Bu nedenle:

Örtü kalpten başlar ama kalpte kalmaz.

Kalpte başlayan teslimiyet zamanla hayata yansımak ister.

Namaza dönüşür.

Ahlaka dönüşür.

Dile dönüşür.

Bakışa dönüşür.

Helal-haram hassasiyetine dönüşür.

Örtünmeye dönüşür.

Fakat insanların değişim hızlarının aynı olmadığını da unutmamak gerekir.

Bir insan bir nasihatle değişebilir.

Bir başkası yıllarca mücadele edebilir.

Allah her kulunun içindeki mücadeleyi bilir.

Farzı Yapamamak ile Farzı Yok Saymak Aynı Değildir

Burada çok hassas bir çizgi vardır.

Farzı yapmamak da önemsiz değildir.

Bir emri bile bile terk etmek insanın üzerinde sorumluluk oluşturur.

Ancak daha tehlikeli olan, insanın kendi eksikliğini savunabilmek için Allah’ın hükmünü değiştirmeye çalışmasıdır.

“Ben yapamıyorum.”

başka bir cümledir.

“Allah zaten bunu emretmedi.”

başka bir cümledir.

Birincisinde insan eksikliğini kabul eder.

İkincisinde insan hükmün kendisini tartışmaya açar.

Bu yüzden yapılması gereken, günahı normalleştirmek değildir.

Ama günah işleyen insanı Allah’ın rahmetinden kovmak da değildir.

Allah şöyle buyurur:

“De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Zümer Suresi 53

Ne kadar muhteşem bir denge vardır.

Allah günahı günah olmaktan çıkarmıyor.

Ama günah işleyene de:

“Sen artık bittin.”

demiyor.

Rahmet kapısını açık tutuyor.

İnsanları Yargılamak Yerine Uyandırmak

Bugün dini anlatırken yaptığımız en büyük hatalardan biri dengeyi kaybetmektir.

Bazıları Allah’ın emrini anlatırken Allah’ın merhametini unutuyor.

Bazıları da Allah’ın merhametini anlatırken Allah’ın emrini görünmez hâle getiriyor.

Oysa ikisi birlikte olmalıdır.

Emri gizleme.
Ama insanı ezme.

Hakikati söyle.
Ama kibirle konuşma.

Yanlışı yanlış olarak anlat.
Ama insanı rahmetten kovma.

Allah, Peygamberimize şöyle buyurur:

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.”
Âl-i İmrân Suresi 159

Dini anlatan herkesin bu ayeti tekrar tekrar düşünmesi gerekir.

Sertlik insanı susturabilir.

Ama susturmak ikna etmek değildir.

Korku insanın görüntüsünü değiştirebilir.

Ama görüntünün değişmesi kalbin değiştiği anlamına gelmez.

Asıl hedef kalbin uyanmasıdır.

Bir kadına:

“Sen başın açık olduğu için cehennemliksin.”

demek kolaydır.

Ama bize böyle bir hüküm verme yetkisi verilmemiştir.

Biz Allah’ın hükmünü anlatırız.

Hesabı Allah görür.

Çünkü biz hiç kimsenin son hâlini bilmiyoruz.

Bugün başı açık olan yarın örtünebilir.

Bugün Allah’tan uzak görünen yarın çok yakın olabilir.

Bugün başını örten biri de kendisini garanti altında görmemelidir.

Belki onun sınavı kibirdir.

Belki dilidir.

Belki kul hakkıdır.

Belki parayla imtihan edilmektedir.

Belki insanların üzerinde üstünlük kurma arzusuyla mücadele etmektedir.

Herkesin sınavı farklıdır.

Örtülü ve Örtüsüz Üzerinden İnsanları Bölmek de Yanlıştır

Toplumda bir başka sorun daha var.

İnsanlar birbirlerini kıyafetleri üzerinden kategorilere ayırmaya başladı.

Başı açık olana:

“Dinsiz.”

denilebiliyor.

Başı örtülü olana başka siyasi veya toplumsal kimlikler yüklenebiliyor.

Oysa insanları sadece dış görünüşlerinden hareketle etiketlemek büyük bir haksızlıktır.

Örtülü bir kadın bütün örtülüler adına konuşmaz.

Başı açık bir kadın da bütün açık kadınların temsilcisi değildir.

Her insan ayrı bir şahsiyettir.

Kıyafet bize bir insanın bütün hayat hikâyesini anlatmaz.

İmanını ölçmez.

Ahlakının tamamını göstermez.

Düşüncelerini bütünüyle ortaya koymaz.

Bu nedenle Kur’an’ın ölçülerini anlatırken toplumsal ayrışmanın diliyle değil, Allah’ın adalet ve merhamet diliyle konuşmalıyız.

Sonuç

Kur’an’da örtünme emri vardır.

Müslüman kadın açısından bu emir kulluk ve teslimiyetin bir parçasıdır.

Bunu sırf kültür veya gelenek diye ortadan kaldırmak doğru değildir.

Fakat örtünmenin farz olduğunu kabul etmek, örtünmeyen kadınları aşağılamak veya onların ahiretleri hakkında kesin hüküm vermek anlamına da gelmez.

Biz emri biliriz.

Allah insanın bütün hikâyesini bilir.

Biz dışarıdan görüneni biliriz.

Allah kalpte olanı da bilir.

Bu yüzden Müslümana yakışan ölçü şudur:

Hakikati saklama.
Günahı normalleştirme.
Ama insanı da küçümseme.

Bir kadın örtülü olabilir; kendisini sorgulamaya devam etmelidir.

Bir kadın henüz örtünmemiş olabilir; Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir.

Bir erkek ise bütün meseleyi kadınların kıyafetine indirgemeden önce kendi bakışına, diline, iffetine ve davranışlarına bakmalıdır.

Çünkü Kur’an yalnızca kadının başını değil, insanın bütün hayatını terbiye etmek ister.

Örtü yalnızca başa konulan bir kumaş değildir.

Örtü, Allah’ın emrine karşı duyulan teslimiyetin hayatımızdaki karşılıklarından biridir.

Ve o teslimiyetin yanında ahlak, adalet, merhamet, haya, iffet ve kulluk da bulunmalıdır.

Son sözümüz şu olsun:

Örtünmek Kur’an’ın emridir.
İnsanı yargılamak bizim görevimiz değildir.
Hakikati anlatmak sorumluluğumuzdur.
Merhameti kaybetmemek ise mümin ahlakıdır.

Allah’ın emrini küçültmeyelim.

Allah’ın kulunu da küçümsemeyelim.

Hakikati merhametle taşıyalım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir