Bir evin tek oğlu Caner’in Hikayesi
Bu hikayenin resimli pdf sunum dosyasını indirmek için tıklayınız.
Ve yıllar sonra Caner, o evde kazandığı yanlış özgüvenle, ailesinin uyarılarını hiçe sayarak Çiğdem’le evlenir. Hani Furkan suresinin anlattığı o ilk büyük uyarı gibi: “Hak ile batılı ayırt edemeyen, seçimini duygunun gölgesine bırakan insan, hatayı kader sanır.”
Caner’in yaptığı tam buydu.
Sonra evlilik acıya döndü. Çiğdem’in dili, davranışları, zulmü… Caner’in evi cehenneme çevrilmişti. Bir yandan çok sevdiği kızı Füsun, öte yandan itibarını, huzurunu, erkekliğinin onurunu ezen bir eş… Kaçtı. Çaresizliğin olduğu yerde insan kaçmayı tercih eder. Ve Feriha çıktı sahneye. O da yanlış bir kapıydı. İlk yanlışın devamı, daha renkli, daha cazip ama daha tehlikeli bir kapı.
Ve Caner, ikinci kez kendi elleriyle imar ettiği evin bu defa kendi başına yıkılışını seyretti. Çünkü Feriha da aldattı. İki evlilik, iki yanlış, iki acı, iki kız çocuğu… ve iki yük.
Ama bakın asıl büyük yıkım nerede?
Çocuklarını ilahlaştırdığı yerde.
Kızının sevgisini satın almaya çalışan bir baba… Ona dünyaları verip, kalbini kazanacağını sanan bir adam… Halbuki insan sevgisi böyle çalışmaz. Bir babaya duyulan sevginin kaynağı para değil, adalettir; huzurdur; güven duygusudur.
Caner, Füsun’a verdi, verdi, verdi… ama o kız doymazdı. Çünkü doymayı bilmeyen bir anneden yetişmişti. Çiğdem, Caner’ı çamur gibi karaladı, kendini melek gibi gösterdi. Çocuk da tabi ki annesinden ne duyduysa onu aldı. Bu bir kader değil, bir öğretidir. Annenin adaletsizliği, babanın hatalarıyla birleştiğinde ortaya öfke dolu bir evlat çıkar. Füsun’un Caner’a “her şeyi ver, o zaman görüşürüm” diyerek yaklaşması bundan.
Peki Caner’ın ikinci kızı Saadet?
Daha küçükken babaya karşı nankörlüğü başladı. Çünkü Caner aynı hatayı onda da yaptı. Anne babanın zamanında Caner’i şımarttığı gibi… Caner da kızlarını şımartıyor. Oysa aynı kitap bize bunu yüzlerce örnekle şöyle anlatır: “Bir insanı ilahlaştırdığın anda, o insan seni mutlaka parçalar.”
Caner şu anda bunun farkında değil. Çocuklarına haddinden fazla değer veriyor, ama kız kardeşlerine bedel ödemediği için onları da hak ettiği yere koymuyor. Halbuki gerçek destek, gerçek omuz, gerçek sadakat kimden geliyor? Arka planda sessizce duran o dört kız kardeşten. Yıllardır Caner için çırpınan, sırtında taşıyan, evine barkına koşan, abilerini gözünden sakınan, şımartılmadıkları halde sevmeyi bilen o dört kadından.
Caner’in kız kardeşleri Caner’e bedel ödedi. Ama Caner kızlarına bedel ödetmiyor, tam tersine onlara bedel ödüyor. Bu dengenin adı “zulümdür; çünkü mizan bozulmuştur. Mizan bozuldu mu, sevgi çöker.
Bir gün gelecek… O iki nankör, şımarık, bencil kız Caner’i terk edecek. Çünkü çıkar ilişkisi hiçbir zaman bağlılık üretmez. Para bitince sevgi de biter. İlgi azalınca saygı da kaybolur.
Ama o dört kız kardeş? Onlar koşarak gelecek. Çünkü onlar Caner’i, Caner oldukları için seviyorlar; Caner’in cebi dolu diye değil. Ama Caner bugün bunu görmüyor.
Bu hikâyede en acı olan şu:
Caner’in hayatındaki tüm felaketlerin temelinde iki şey var:
Gençliğinde hak ile batılı ayırt edememesi
Şimdi ise kızlarını ilahlaştırması
Ve insan, ilah edindiği şeyden mutlaka tokat yer. Bu bir sünnetullahtır, değişmez.
Caner’in hayattaki en büyük imtihanı eşleri değil, çocukları değil…
Caner’in en büyük imtihanı kendi hatalarını görme cesareti.
Günün sonunda onun yanında duracak olan da kızları değil, menfaati bitince kaçacak olan da kızları değil…
Kardeşleri… O dört sabırlı, vefalı kadın.
Ama Caner bunu fark ettiğinde belki de çok geç olacak.
İşte dram burada. İşte ibret burada.
Ve işte ders burada.

.png)