Yâsîn Suresi 59–65. Ayetler

Ayrılma Günü: İnsan Kimin Kulu Olduğunu Görecek

Bismillahirrahmanirrahim.

Kardeşlerim…

Yâsîn Suresi’nin 59. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Vemtâzül yevme eyyühel mücrimûn.”

“Ey mücrimler! Bugün ayrılın.”

Dikkat edin…

Allah burada sadece:

“Suç işleyenler ayrılın.” demiyor.

“Mücrimler ayrılın.” diyor.

Mücrim, suçu bir defa işleyip pişman olan insan değildir. Mücrim; yanlışı tekrar ede ede, savuna savuna, normalleştire normalleştire suçu karakteri hâline getiren insandır.

Bir insan yalan söyleyebilir ve sonra pişman olabilir.

Ama yalan söylemek artık onun ticaret yöntemi olmuşsa…

İnsanları kandırmak onun mesleği hâline gelmişse…

Kul hakkı yemek hayatının normal bir parçası olmuşsa…

Zulmettiğinde vicdanı artık sızlamıyorsa…

Yanlışını doğru gibi savunuyorsa…

O zaman suç, yaptığı bir iş olmaktan çıkar; insanın üzerine yapışan bir isim hâline gelir.

İşte “mücrim” budur.

Burada bizim derslerimizde sürekli anlattığımız önemli bir gerçek var:

İnsan bir günde bozulmaz.

İnsan önce küçük bir taviz verir.

Sonra ikinci tavizi verir.

Sonra yaptığı yanlışa bir gerekçe bulur.

Sonra onu savunmaya başlar.

Sonra da kendisine:

“Ben yanlış yapmıyorum.” der.

Artık bilinci kapanmıştır.

İlk gün vicdanını rahatsız eden şey, bir süre sonra ona normal gelmeye başlar.

Örneğin bir insan ilk defa faizli bir işe girdiğinde rahatsız olabilir.

Sonra:

“Herkes yapıyor.” der.

Sonra:

“Bu devirde başka türlü ticaret yapılmaz.” der.

Sonra:

“Ben kimsenin parasını çalmıyorum ki.” der.

Sonra faiz onun ticaret sisteminin temeli olur.

İşte günahın tabiat hâline gelmesi budur.

Bir insan ilk defa yalan söylediğinde utanabilir.

Sonra müşteri kazanmak için…

İşini kaybetmemek için…

Eşini ikna etmek için…

Çocuğunu susturmak için…

Makamını korumak için yalan söylemeye devam eder.

Bir süre sonra artık ne zaman yalan söylediğinin bile farkında değildir.

Çünkü günah onun üzerine isim olmuştur.

Ve hesap günü Allah:

“Bugün ayrılın.” diyecektir.

Çünkü dünyada herkes birbirine karışmış görünür.

Doğruyla yanlış aynı sokakta yürür.

Zalimle mazlum aynı masada oturabilir.

Dürüst insanla sahtekâr aynı şirketin içinde bulunabilir.

Allah’a iman edenle Allah’ı inkâr eden aynı ailede yaşayabilir.

Fakat hesap günü karışıklık bitecektir.

Maskeler düşecektir.

Gerçek ile sahte ayrılacaktır.

Hak ile batıl ayrılacaktır.

Sıddıklarla yalancılar ayrılacaktır.

Salihlerle mücrimler ayrılacaktır.

İşte Allah:

“Bugün ayrılın.” diyor.

Dünyada kimin kim olduğu bazen anlaşılmayabilir. Çünkü insan güzel konuşabilir, güzel giyinebilir, toplum içinde saygın görünebilir.

Fakat Allah görünüşe değil, insanın ne kazandığına bakar.

İnsan hayatı boyunca ne biriktirdi?

Para mı?

Makam mı?

Unvan mı?

Yoksa salih amel mi?

Kendisinden geriye ne kaldı?

Bir insan öldüğünde arkasından insanlar:

“Çok zengindi.” diyebilir.

Fakat zenginlik onunla mezara girmez.

“Çok güçlüydü.” diyebilir.

Fakat gücü mezarın kapısından içeri girmez.

“Çok tanınmıştı.” diyebilir.

Fakat şöhreti hesap gününde onu kurtaramaz.

Oraya insanın yalnızca kazandıkları gider.

Allah bir sonraki ayette şöyle buyuruyor:

“Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana kulluk etmeyin diye söz vermedim mi? Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.”

Burada çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:

Şeytana kulluk etmek nedir?

İnsanların çoğu şeytana kulluğu şöyle düşünüyor:

Bir insan şeytanın karşısına geçecek, ona secde edecek ve:

“Ben sana tapıyorum.” diyecek.

Hayır…

Şeytana kulluk çoğu zaman böyle olmaz.

Şeytana kulluk; onun gösterdiği yolda yürümektir.

Onun vesvesesine itaat etmektir.

Onun ölçüsünü kabul etmektir.

Onun doğru dediğine doğru, yanlış dediğine yanlış demektir.

Allah:

“Adaletli ol.” der.

Şeytan:

“Çıkarını koru.” der.

Allah:

“Doğru söyle.” der.

Şeytan:

“Şimdi doğruyu söylersen zarar edersin.” der.

Allah:

“İnfak et.” der.

Şeytan:

“Verirsen azalır.” der.

Allah:

“Affet.” der.

Şeytan:

“İntikamını almazsan zayıf görünürsün.” der.

Allah:

“Sabret.” der.

Şeytan:

“Hemen olsun.” der.

Allah:

“Bedel öde, emek harca, çaba göster.” der.

Şeytan:

“Kolay yolu bul, kısa yoldan kazan.” der.

Allah:

“Mizana dikkat et.” der.

Şeytan:

“Daha fazlasını iste.” der.

Allah:

“Yetimin hakkını koru.” der.

Şeytan:

“Kimse görmüyor, al gitsin.” der.

İşte insan hangi sese itaat ediyorsa onun kulluğunu yapmaya başlar.

Şeytan bazen insanın karşısına açık bir kötülük olarak çıkmaz.

Zaten açıkça:

“Gel, hayatını mahvet.” dese insan onun arkasından gitmez.

Şeytan kötülüğü güzel bir gerekçenin içine koyar.

Zehri doğrudan vermez.

Zehri insanın hoşuna giden bir şeyin içine saklar.

İnsana:

“Zulmet.” demez.

“Sen hakkını savunuyorsun.” der.

“Kibirlen.” demez.

“Sen kendi değerini biliyorsun.” der.

“Haset et.” demez.

“Sen de bunu hak ediyorsun.” der.

“İsraf et.” demez.

“Bir kere dünyaya geliyorsun, hayatını yaşa.” der.

“Anne babana karşı gel.” demez.

“Sen özgür bir bireysin, kimse sana karışamaz.” der.

“Aileni ihmal et.” demez.

“Sen de kendine zaman ayırmalısın.” der.

“Çocuğunu şımart.” demez.

“Çocuğum hiçbir şeyden mahrum kalmasın.” der.

“Faize gir.” demez.

“Bu fırsatı kaçırırsan bir daha ev alamazsın.” der.

Yani şeytan batılı, hak elbisesiyle getirir.

Zehri altın bir kâsenin içinde sunar.

İnsan kâseye bakarsa zehri içer.

İşte bu nedenle dost ve düşman tasavvurumuzu doğru kurmamız gerekiyor.

Her yüzümüze gülen dost değildir.

Her istediğimizi veren dost değildir.

Her bizi rahatlatan şey faydalı değildir.

Her canımızı acıtan şey de düşman değildir.

Bazen sana doğruyu söyleyen insan seni üzer.

Ama o senin dostundur.

Bazen nefsinin istediğini veren insan seni mutlu eder.

Ama o seni uçuruma götürüyordur.

Bir anne çocuğuna:

“Bu saatte dışarı çıkamazsın.” dediğinde çocuk anneyi düşman zannedebilir.

Arkadaşı ise:

“Boş ver anneni, gel eğlenelim.” der.

Çocuk o arkadaşını dost zanneder.

Fakat kim onun geleceğini koruyor?

Kim onu tehlikeye çağırıyor?

İşte düşman ve dost kavramı burada ortaya çıkar.

Şeytan insana dost gibi yaklaşır.

Aynı Hz. Âdem’e yaklaştığı gibi…

Şeytan Hz. Âdem’e:

“Allah’a isyan et.” demedi.

“Rabbinin emrini çiğne.” demedi.

Ne dedi?

“İki melek olmak ya da ebedî kalanlardan olmak istemez misiniz?”

Ne kadar güzel bir gerekçe…

Ebedîlik…

Yükselmek…

Daha üstün olmak…

İşte şeytan insanın aşırı isteğini bulur ve oradan yaklaşır.

Bizim derslerimizde sürekli söylediğimiz gibi:

İnsan en çok istediği şeyden imtihan olur.

Çünkü şeytan senin istemediğin şeyle sana yaklaşmaz.

Sen makam istemiyorsan makamla seni kandıramaz.

Sen paraya aşırı bağlı değilsen parayla seni yönetemez.

Sen bir insanı hayatının merkezine koymadıysan o insan üzerinden seni esir alamaz.

Ama neyi aşırı istiyorsan şeytan oraya yerleşir.

Evlenmeyi aşırı istiyorsan evlilik üzerinden…

Çocuğu aşırı istiyorsan çocuk üzerinden…

Parayı aşırı istiyorsan para üzerinden…

Makamı aşırı istiyorsan makam üzerinden…

Bir insanın sevgisini aşırı istiyorsan o insan üzerinden seni yönetir.

Bu nedenle insan kendisine sürekli şu soruyu sormalıdır:

Ben neyi kaybetmekten çok korkuyorum?

Çünkü insan bazen kaybetmekten en çok korktuğu şeyin kuluna dönüşür.

Parasını kaybetmekten korkuyorsa para onun efendisi olur.

Makamını kaybetmekten korkuyorsa makamının kulu olur.

Eşini kaybetmekten korkuyorsa eşinin yanlışlarına bile ses çıkaramaz.

Çocuğunu kaybetmekten korkuyorsa çocuğun her isteğine boyun eğer.

İnsanların beğenisini kaybetmekten korkuyorsa hakkı söyleyemez.

İşte şeytana kulluk bazen kula kulluktur.

Bazen paraya kulluktur.

Bazen makama kulluktur.

Bazen eşyaya kulluktur.

Bazen insanın kendi nefsine kulluğudur.

Rabbimiz bunun karşısında 61. ayette şöyle buyuruyor:

“Yalnızca bana kulluk edin. Dosdoğru yol budur.”

Demek ki sırat-ı müstakim sadece bir yolun adı değildir.

Sırat-ı müstakim, insanın kimin emrine göre yaşadığıdır.

Allah’a kulluk etmek sadece dilimizle:

“Ben Allah’a inanıyorum.” demek değildir.

Allah’a kulluk, karar anında ortaya çıkar.

Para ile Allah’ın emri karşı karşıya geldiğinde kimi tercih ediyorsun?

Çevrenin baskısıyla hak karşı karşıya geldiğinde kimi tercih ediyorsun?

Nefsinle ayet karşı karşıya geldiğinde kimi tercih ediyorsun?

İşte kulluk orada belli olur.

Bir insan:

“Allah’a inanıyorum.” diyebilir.

Fakat ticarette Allah’ın ölçüsünü değil piyasanın ölçüsünü uyguluyorsa…

Aile hayatında Allah’ın adaletini değil nefsinin öfkesini uyguluyorsa…

Miras paylaşımında hakkı değil menfaatini tercih ediyorsa…

Çocuk yetiştirirken Kur’an’ın ölçüsünü değil toplumun modasını uyguluyorsa…

O insanın dili Allah’a kulluk ettiğini söylese bile amelleri başka efendilere hizmet ediyor olabilir.

Kulluk sözle değil, tercihle anlaşılır.

Allah’a kulluk etmek, insanı diğer bütün kulluklardan özgürleştirir.

Allah’a kul olan paranın kölesi olmaz.

Allah’a kul olan makamın karşısında eğilmez.

Allah’a kul olan insanların alkışına muhtaç olmaz.

Allah’a kul olan gerektiğinde yalnız kalmayı göze alır.

Çünkü bilir ki gerçek güç Allah’a aittir.

Gerçek rızık Allah’a aittir.

Gerçek hüküm Allah’a aittir.

Gerçek mülk Allah’a aittir.

  1. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Andolsun şeytan sizden birçok nesli saptırdı. Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz?”

Ayetin sonunda çok ağır bir soru var:

“Aklınızı kullanmıyor muydunuz?”

Demek ki şeytanın tuzağından kurtulmanın en önemli yollarından biri akletmektir.

Fakat burada akıl, sadece zekâ değildir.

Bir insan çok zeki olabilir ama akletmeyebilir.

Çok iyi hesap yapabilir.

Büyük şirketler kurabilir.

Üniversiteler bitirebilir.

Bilimsel çalışmalar yapabilir.

Fakat hayatın sonunu düşünmüyorsa akletmiş olmaz.

Akletmek, sebep ile sonucu birbirine bağlamaktır.

Bu yaptığım beni nereye götürür?

Bu ilişkinin sonu ne olur?

Bu kazancın bedeli nedir?

Bu karar ailemi nasıl etkiler?

Bu yalan beş yıl sonra karşıma nasıl çıkar?

Bu haksızlık çocuğuma nasıl döner?

Bu toplum böyle devam ederse yirmi yıl sonra ne hâle gelir?

Akletmek budur.

Şeytan insanı anlık düşünmeye çağırır.

Akıl ise sonuca bakar.

Şeytan:

“Şimdi haz al.” der.

Akıl:

“Sonra ne olacak?” diye sorar.

Şeytan:

“Şimdi parayı kazan.” der.

Akıl:

“Bu paranın hesabını nasıl vereceksin?” diye sorar.

Şeytan:

“Şimdi öfkeni boşalt.” der.

Akıl:

“Bu sözden sonra ilişkin ne hâle gelecek?” diye sorar.

Şeytan:

“Kimse görmüyor.” der.

Akıl:

“Allah görmüyor mu?” diye sorar.

İşte akletmeyen insan, şeytanın sunduğu ilk görüntüye bakar.

Akleden insan ise perdenin arkasındaki sonucu görmeye çalışır.

  1. ayette:

“İşte size vaat edilen cehennem budur.” deniliyor.

Bu ayeti önceki ayetin sonuyla birlikte düşünürsek çok önemli bir anlam ortaya çıkıyor:

“Hiç akletmiyor muydunuz? İşte size vaat edilen cehennem budur.”

Yani akletmemenin sonu cehennemdir.

Hatta insan bazı cehennemleri daha dünyadayken yaşamaya başlar.

Akletmeden evlenen insan evini cehenneme çevirebilir.

Akletmeden borçlanan insan yıllarca borcun ateşinde yanabilir.

Akletmeden konuşan insan ailesini dağıtabilir.

Akletmeden ortaklık kuran insan malını kaybedebilir.

Akletmeden çocuk yetiştiren anne baba, ileride çocuğuyla düşman olabilir.

Akletmeden yönetilen toplumlarda adalet bozulur, aile bozulur, ekonomi bozulur, nesiller bozulur.

Sonra herkes:

“Bu hâle nasıl geldik?” diye sorar.

Hâlbuki ateşe odunu yıllarca kendileri atmıştır.

  1. ayette şöyle buyruluyor:

“İnkâr etmekte ısrar etmenizin karşılığı olarak bugün oraya girin.”

Burada önemli olan kelime “ısrar”dır.

İnsan hata yapabilir.

Allah insanın hiç hata yapmamasını istemiyor.

İnsan yanılabilir.

Düşebilir.

Günah işleyebilir.

Fakat müminin farkı, yanlışta ısrar etmemesidir.

Yanlışını fark ettiğinde geri döner.

Tövbe eder.

Bedelini öder.

Bozduğunu düzeltir.

Yediği hakkı geri verir.

Kırdığı kalbi onarmaya çalışır.

Fakat mücrim ne yapar?

Yanlışını savunur.

Kendisine delil geldiği hâlde inkâr eder.

Uyarıldığı hâlde:

“Ben böyle düşünüyorum.” der.

Ayet gösterildiğinde:

“Bana göre öyle değil.” der.

Çünkü insan kendi görüşünü Allah’ın hükmünün önüne geçirmiştir.

Bu nedenle cehennem keyfî bir ceza değildir.

İnsan kendi ateşini kendi hazırlamaktadır.

Her yalan ateşe atılan bir odundur.

Her kul hakkı ateşe atılan bir odundur.

Her zulüm ateşe atılan bir odundur.

Her kibir…

Her haset…

Her haksız kazanç…

Her haram…

Her bile bile sürdürülen yanlış insanın kendi ateşine attığı yakıttır.

Sonra insan:

“Allah beni neden yaktı?” diye sorar.

Hâlbuki Rabbimiz Hûd Suresi 101. ayette şöyle buyuruyor:

“Biz onlara zulmetmedik; onlar kendi kendilerine zulmettiler.”

Allah kimseye zulmetmez.

Allah kusursuz adalet sahibidir.

İnsan neyi kazanmışsa onun karşılığını görür.

Bu bizim derslerimizde anlattığımız sebep–sonuç sistemidir.

Bir insan ateşe elini sokar ve eli yanarsa:

“Ateş bana zulmetti.” diyemez.

Ateşin bir yasası vardır.

Faizin de bir sonucu vardır.

Zinanın da bir sonucu vardır.

Yalanın da bir sonucu vardır.

İsrafın da bir sonucu vardır.

Kibrin de bir sonucu vardır.

Ailede sınırları bozmanın da bir sonucu vardır.

Çocukları ölçüsüz özgür bırakmanın da bir sonucu vardır.

Allah’ın kurallarını reddedip sonra ortaya çıkan sonuçlardan Allah’ı sorumlu tutamayız.

İnsan kendi ateşini kendisi hazırlamaktadır.

Fakat burada sadece dışarıdan yakan bir ateş düşünmeyelim.

İnsanın içinde de ateş vardır.

Haset bir yürek yangınıdır.

İntikam isteği bir yürek yangınıdır.

Kaybetme korkusu bir yürek yangınıdır.

Aşırı istek bir yürek yangınıdır.

Bir insana bağımlı olmak bir yürek yangınıdır.

Geçmişte yaşananları sürekli düşünmek bir yürek yangınıdır.

Haksızlığa uğradığını düşünüp yıllarca kendisini içeriden yemek bir yürek yangınıdır.

İnsan bazen dışarıdan sağlam görünür ama içeride yanıyordur.

Evi vardır ama huzuru yoktur.

Parası vardır ama uykusu yoktur.

Ailesi vardır ama güveni yoktur.

Şöhreti vardır ama yalnızdır.

İnsanlara gülümser ama geceleri kendi düşüncelerinin içinde yanar.

İşte Kur’an’ın anlattığı azap yalnızca ileride başlayacak bir şey değildir.

İnsan yanlışlarının sonuçlarını dünyada da tatmaya başlar.

  1. ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“O gün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.”

Dünyada insan diliyle kendisini savunabilir.

“Ben yapmadım.” diyebilir.

“Benim niyetim kötü değildi.” diyebilir.

“Beni yanlış anladılar.” diyebilir.

“Ben mecbur kaldım.” diyebilir.

“Herkes yapıyordu.” diyebilir.

Fakat hesap günü dil susacaktır.

Çünkü artık deliller konuşacaktır.

Eller konuşacaktır.

Ayaklar konuşacaktır.

İnsanın gittiği yerler konuşacaktır.

Aldığı şeyler konuşacaktır.

Verdiği şeyler konuşacaktır.

Telefonu konuşacaktır.

Yazdığı mesajlar konuşacaktır.

Baktığı görüntüler konuşacaktır.

Kazandığı para konuşacaktır.

Harcadığı para konuşacaktır.

İnsanların üzerinde bıraktığı izler konuşacaktır.

Bugün teknolojiyle bile insanın nerede olduğu, ne yaptığı, ne yazdığı kayıt altına alınabiliyor.

Telefonlarımız attığımız adımları sayıyor.

Konumumuzu kaydediyor.

Aramalarımızı saklıyor.

Kameralar görüntülerimizi çekiyor.

İnsanların yaptığı sistemler bunları kaydedebiliyorsa, insanı yaratan Allah onun hayatını kaydedemez mi?

İsrâ Suresi 14. ayette şöyle buyruluyor:

“Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak kendi nefsin sana yeter.”

İnsan kendi hayat filmini görecek.

Bir başkasına ihtiyaç kalmayacak.

Kendi vicdanı şahidi olacak.

Kendi elleri şahidi olacak.

Kendi ayakları şahidi olacak.

Kendi kazandıkları şahidi olacak.

Bu nedenle kardeşlerim…

Bugün henüz ağızlarımız mühürlenmeden konuşmalıyız.

Ama bahane üretmek için değil…

Tövbe etmek için konuşmalıyız.

Bugün ellerimiz konuşmadan ellerimizi hayırda kullanmalıyız.

Bugün ayaklarımız şahitlik etmeden ayaklarımızı doğru yola yöneltmeliyiz.

Bugün hayat kitabımız kapanmadan yanlış sayfaları düzeltmeliyiz.

Kendimize soralım:

Benim hayatımda günah, alışkanlık hâline gelmiş mi?

Yanlış yaptığım hâlde kendimi haklı çıkarmaya mı çalışıyorum?

Allah’ın ayetlerini mi ölçü alıyorum, yoksa nefsimin hoşuna gideni mi?

Ben kimin kuluyum?

Paranın mı?

Makamın mı?

İnsanların mı?

Kendi heva ve hevesimin mi?

Yoksa yalnızca Allah’ın mı?

Benim dost bildiğim şeyler beni Allah’a mı yaklaştırıyor, uzaklaştırıyor mu?

Bana güzel görünen şeyin içinde zehir olabilir mi?

Verdiğim kararların sonunu düşünüyor muyum?

Yoksa sadece bugünkü hazzı mı görüyorum?

Ateşime bugün hangi odunu atıyorum?

Bir yalan mı?

Bir kul hakkı mı?

Bir kibir mi?

Bir haset mi?

Bir haksız kazanç mı?

Yoksa bugün o ateşten bir odun çekip çıkarıyor muyum?

Tövbe ederek…

Hakkı geri vererek…

Affederek…

İnfak ederek…

Doğruyu söyleyerek…

Yanlıştan vazgeçerek…

Çünkü hesap günü insanlar ayrılacak.

Ancak o ayrılık kararı hesap gününde verilmeyecek.

İnsan dünyada yaptığı tercihlerle hangi tarafta duracağını bugünden belirliyor.

Her doğru tercih bizi sırat-ı müstakime yaklaştırıyor.

Her bile bile yapılan yanlış ise bizi şeytanın yoluna biraz daha sürüklüyor.

Rabbimiz bizleri suçu tabiat hâline getiren mücrimlerden değil, yanlışını gördüğünde dönebilen kullarından eylesin.

Bizi aklını kullanan, sebep ile sonucu gören, gerçek dostu sahte dosttan ayırabilen kullarından eylesin.

Bizi kula, paraya, makama, eşyaya ve nefsimize kulluktan kurtarıp yalnızca kendisine kul eylesin.

Ellerimizi hayra, ayaklarımızı dosdoğru yola, dilimizi hakka şahit eylesin.

Hayat kitabımızı okuyacağımız gün yüzümüzü ağartacak salih ameller nasip etsin.

Âmin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir