Zıtlıklar Atlası
ZITLIKLAR ATLASI: VAROLUŞUN ŞİFALI DENGESİ
Kainatın üzerine inşa edildiği o muazzam dengeyi anlamak, her şeyden önce zıtlıkların dilini çözmekle başlar. Allah’ın yarattığı bu sistemde hiçbir şey rastgele değildir ve her zıtlık, aslında bir diğerinin şifasını bünyesinde barındırır. Bizler genellikle hayatlarımızı birleştireceğimiz insanları seçerken, farkında olmadan kendimize en zıt olanı tercih ederiz. Bu, tesadüfi bir çekim değil; tıpkı bir mıknatısın zıt kutuplarının birbirini delicesine çekmesi gibi, ruhun kendini tamamlama arzusudur.
Başlangıçta bu zıtlıklar bize eğlenceli, heyecan verici ve çekici gelir. Ancak zaman geçtikçe, o “farklılık” dediğimiz özellikler yavaş yavaş şikayet konularına, tahammülsüzlüklere ve karşılıklı bir “gıcık olma” haline dönüşür. Oysa asıl gerçeği kaçırıyoruz: Zıtlıklar olmasaydı, biz bu hayatta hiçbir şeyi idrak edemezdik. Bir kavramın varlığı, ancak zıttının mevcudiyetiyle tanımlanabilir.
Bir İdrak Sahası Olarak Dünya Okulu
Bu dünya, aslında Allah’ın sistemini ve bizzat O’nu tanımak için gönderildiğimiz büyük bir okuldur. Yolculuğumuz bebeklikteki o saf, her şeyi ezbere kabul eden halimizle başlar. Önce dünyayı, dili, kuralları ezberleriz; ancak bir süre sonra “anlama” süreci devreye girmelidir. İnsan gerçekten anlamaya başladığında; sorunlarının, dertlerinin, varoluş gayesinin ve hatta ölümün nedenini kavramaya başlar. Bu idrak kapısını aralamanın şartı ise niyetleri temiz tutmak, salih bir amel peşinde koşmak ve her şartta doğru, dürüst bir insan olmaya azmetmektir.
Anlama süreci, sadece kendi nefsimizle veya kişisel ihtiyaçlarımızla sınırlı kalmamalıdır. Bizler genellikle bir domatesi, bir eriği veya bir eti sadece “ihtiyacımız olduğu ve yiyeceğimiz için” görürüz. Oysa derinleşen bir insan için her şeyin rengi, her varlığın neden orada olduğu birer tefekkür konusudur. Gecenin gündüzle, inişin yokuşla, fakirliğin zenginlikle neden bir arada olduğunu; öfkenin ve iyiliğin neden aynı dünyada var olduğunu sorgulamalıyız. Eğer sadece ihtiyacımıza odaklanırsak, hayatı sadece tüketiriz; ama hikmeti ararsak, hayatı yaşarız.
İlişkilerdeki Kör Düğüm: Sınav mı, Ayna mı?
Bugün ikili ilişkilerde, özellikle evliliklerde yaşanan temel sorun, tarafların birbirini “anlamaya” çalışmamasıdır. Neden zıt karakterlerde olduğumuzu, neden farklı düşünce dünyalarına sahip olduğumuzu sorgulamak yerine, çatışmayı seçiyoruz. Çocuklarımızla sınav oluyoruz, çünkü onları kendi kalıplarımıza, kendi beklentilerimize hapsetmeye çalışıyoruz. Eşimizle sınav oluyoruz, çünkü o bizim istediğimiz gibi davranmadığında öfkeleniyoruz.
Bu zıtlıkları anlamadığımızda, gerçek ile sahteyi, faydalı ile zararlıyı birbirinden ayıramaz hale geliriz. Helal ile haram, hak ile batıl birbirine karışır. İşte bu karmaşa içinde, hayata dair bir “ezber” geliştiririz. Ezbere yaşanan bir hayat ise kaçınılmaz olarak düşüşleri, depresyonları, anksiyete ve kaygı bozukluklarını beraberinde getirir. Bilincin bu şekilde kapanması, Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle tam bir “dalalet” (kaybolmuşluk) sürecidir.
Ateşin Suyu, Öfkenin Şifası
Kurtuluş reçetesi, zıtlıkların birbirini yok etmek için değil, birbirini iyileştirmek için var olduğunu anlamakta gizlidir. Ateşin şifası sudur. Benim içimdeki yakıcı öfkenin ve kızgınlığın panzehiri, karşımdaki insanın sükuneti veya benim o durumu su gibi bir dinginlikle karşılamamdır. Eşimde gördüğüm ve belki de başlangıçta tahammül edemediğim o özellikler, aslında benim karakterimdeki bir boşluğu dolduracak şifadır. Aynı şekilde, bendeki iyi özellikler de onun eksiklerini tamamlayan birer ilaçtır.
Bizler özümüzde kötü yaratılmadık; ancak zamanla yanlış modelleri örnek alarak, nefsimizin arzularına kapılarak veya geçici çıkarlar uğruna yalana sığınarak karakterimizi zedeliyoruz. İlmi ve hikmeti bir kenara bıraktığımızda, anlık yalanlarla günü kurtardığımızı sanırken büyük bir zarara uğruyoruz. Evliliklerde de sadece anlık zevklerin veya anlık tatminlerin peşine düştüğümüzde, uzun vadedeki gerçek huzuru ve bağlılığı feda etmiş oluyoruz.
Güç, Zulüm ve Sınırların Bilinci
Zıtlıklar arasındaki dengesizliğimiz, toplumsal duruşumuza da yansıyor. Zalime karşı nasıl bir tavır alacağımızı bilemiyoruz. Eğer karşımızdaki zalim güçlüyse, korkup tavizler veriyoruz; ancak güç bizim elimize geçtiğinde, bu sefer biz zalimleşiyoruz. Merhameti, sadece zayıf olduğumuzda hatırlıyoruz. Oysa her şeyin nedenini anlayan bir insan için güç, bir zulüm aracı değil, bir adalet vesilesidir.
Unutmamalıyız ki bizler, her şeyiyle sınırlı varlıklarız. Siyahı beyazdan, inişi yokuştan ayıran o zıtlıklar, bize sınırlarımızı hatırlatır. Sınırsız olan tek varlık Allah’tır. İnsan ne zaman ki kendini sınırsız sanmaktan vazgeçer, ömrünün ve gücünün bir sınırı olduğunu idrak ederse, işte o zaman düğümler çözülmeye başlar. Çocuğunu veya eşini ilahlaştırmadan, onları birer imtihan ve şifa vesilesi olarak görerek yaşamak, bizi takva zırhına büründürür. Bu karmaşadan çıkışın, bu zıtlıklar atlasında yolunu bulmanın tek bir yolu vardır: Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve O’na hakkıyla tevekkül etmek.

